Türkiye’de Meclis’e kapağı attınız mı hem daha önce işlediğiniz her türlü suç dosyası rafa kalkıyor, hem de bile bile Anayasa’da suç olarak belirtilen eylemlerde bulunsanız bile “dokunulmazlığım var, bana kimse dokunamaz”
demeyi sürdürebiliyorsunuz.
İtalya Başbakanı Berlusconi’nin geçen yıl seçilir seçilmez kendisi için çıkartılmasını sağladığı “yargı dokunulmazlığı”nı Anayasa Mahkemesi “eşitlik ilkelerine aykırı” bularak kaldırmış. Böylece hakkında rüşvet ve yolsuzluk davaları açılmış olan İtalya Başbakanı yakında yargıda ifade verecekmiş.
Gördüğümüz gibi “Ben ifade vermem” diyemiyor. Meclis Başkanı veya Başbakan Yardımcısı çıkıp “Onu göndermeyiz, alamazlar, protesto edelim vb.” diyemiyor. Yargıya karşı gelmelerini kimse dinlemez çünkü.
“Acaba Anayasa Mahkemesi Türkiye’de böyle bir karar verse ne kıyamet kopardı” diye düşünüyor insan... Türkiye’nin “yargı devleti” haline geldiği iddialarından başlayıp, üyelere ve yüksek mahkemelere hakarete kadar vardırırlardı işi... İşte onun için Türkiye hâlâ hukuk devleti olamıyor ve hukuk “gücü kapanın elinde oyuncak” haline geliyor.
Şimdi aralarında Murat Belge, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar gibi isimlerin olduğu bir grup akademisyen ve gazeteci “sivil ve demokratik bir anayasa” için ortaya çıkmışlar ki zaten yakında “yeni bir anayasa” girişimi geleceğinin işaretleri uzun süredir verilmekte... Acaba içinde dokunulmazlıkların kalkması, yargı ve medya bağımsızlığının sağlanması, yolsuzlukların önlenmesi, seçim ve partiler yasalarının demokratikleşmesi var mıdır?
Yoksa bu “demokratik anayasa” sadece onların (ve iktidarın) istediği konuları mı kapsayacak, bu sorunun cevabını çok merak ediyorum doğrusu!
*****
GAZETECİLİK DEĞİL ZAVALLILIK!
AB Komisyonu’nun 14 Ekim’de yayımlayacağı İlerleme Raporu’nda Türkiye’de “basın özgürlüğüne kesilen ceza”nın önemli konu başlıklarından biri olarak yer aldığı açıklandı. Hem yüksek cezaların “grubun yaşayabilirliğine kastettiği” vurgulandı, hem bu grubun gazetelerine yönelik boykot çağrılarına dikkat çekildi, hem de gazetecilere açılan davalar eleştirildi.
AB üyesi ülkeler “Bir ülkenin Avrupa Birliği’ne üye olabilmesi için basının tamamen özgür olması gerekir, kriter tam bir basın özgürlüğüdür” açıklamaları yaptılar. Ve bunlar olurken Türk basınında akıla, insafa sığmaz bir intikam furyası aldı başını gitti. Yargının önünü kesip vergi cezası konusunda ortaya çıkacak olumlu bir gelişmeyi baştan önlemek için çırpınan ve bin türlü yalanı okuyucuya manşetten reva görenler mi istersiniz... “Onun işi bitti, şimdi sıra bunda” diye kendini Gestapo zanneden demode, garip yazar tiplemeleri mi istersiniz...
Bugünkü durumun geçmişte farklı gazete grupları arasındaki olaylardan; rekabetten, çekişmeden farklı olduğunu, konunun: ülkede yargıdan sivil toplum kuruluşlarına, üniversitelerden basına kadar özgürce çözüm üretecek, eleştiri hakkını kullanacak, doğru ile yanlışı ayıracak tüm kurumların baskı altına alınması olduğunu, iki gazetenin rekabet içinde söyledikleri ile “Al Capone benzetmesi gibi dehşet verici bir benzetmeyi” bir başbakanın yapmasının arasında dağlar kadar fark olduğunu bilmiyor, anlamıyormuş gibi hâlâ ama hâlâ “Ama onlar da zamanında şöyle demişlerdi, böyle yapmışlardı...”
Eh pes yani, size başka ne denebilir ki? İnsanda biraz okuyucusuna saygı, biraz zekâ ve gelecek vizyonu olur... Olmayınca (!) mabut, nişlesin Mahmut?
İntikam uğruna, çoğu geçmişteki kişisel husumetlerini tatmin uğruna şimdi yola dizilmiş kendilerini paralayarak, yüzleri kızarmadan bin çeşit yalanla mahkemeleri etkilemeye bir yandan da “kimin siyasi güce daha çok biat ettiğini” ispatlamaya çalışıyorlar. Neredeyse yere yapışmış durumda...
Yine basın adına ve tabii insanlık adına ne zavallı bir görüntü ama!

