Dün “dananın kuyruğu yargıda kopacak, hukukçuların paniği bundandır” diyerek bitirmiştim “Yargıda panik var” başlıklı yazımı...
Çok sayıda yorum ve e-posta gelmiş ama içlerinden biri “Bence yargıda değil, sizde panik var” diyor.
Olup bitene bakınca bende, sende, onda, bizde, sizde, onlarda panik olması son derece doğal, keşke yazan kişi de olayların gerçek yüzünü fark etseydi o zaman aynı panikten nasibini alırdı ki bir toplumun doğru zamanda paniklemesi hiç de fena bir şey değildir.
Aksine (sonradan dizlerini döveceğine) çok yararlı olabilir.
Mesela “yargıda panik dediğiniz yeni yapılacak düzenleme bugün birçok medeni ülkede de var” diyenler de olmuş. Yani “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu” üyelerinin bir kısmını Parlamento’nun seçmesinin diğer bazı demokratik ülkelerde de uygulandığını söylüyorlar ama aradaki fark demokrasinin en önemli garantisi olan “erkler (kuvvetler) ayrılığı”nın o ülkelerde korunuyor olmasıdır.
Bizde olduğu gibi Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nın hakim ve savcıların patronu durumunda olmasına asla izin verilmez. Bu ikili “istedikleri karar çıkana kadar” yargının can damarı bir kurumu sabote edip çalışamaz halde tutamaz. Hakim ve savcıların tüm atama taslakları, teftişleri ve tabii (istediklerine açtıkları) soruşturmalar, Kurul’un sekreteryası, hatta tüm izinler Bakanlığın (Bakan’ın) tasarrufunda tutulamaz. Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık hakim ve savcıları adım adım izleterek, dinleterek baskı ve korku altına alamaz.
Kısacası yasama (meclis) ve yürütme (hükümet) tümüyle tek partinin kontrolünde olsa bile ortada bağımsız bir yargı, bağımsız bir medya vardır. Ayrıca parlamentonun o tek partiye bağlı çoğunluğu da lider tarafından değil, halk tarafından seçildiği için ortada “gerçek bir demokrasi” vardır, sadece adı değil.
Ballı börek...
Kim istemez?
Burada ise tüm demokratik kurumların bir iki kişinin emrine alınmış olduğu bir durumdan söz ediyoruz. Şimdi de sıra yargıda... Hakim ve savcılar iktidar partisinin (hükümetin) hakimleri durumuna getirilirken gözler yüksek yargıya dikilmiş durumda.
Peki neden dananın kuyruğu orada kopacak? Neden “yüksek yargı üyelerini seçecek olan” HSYK’ya el atılmak isteniyor?
Çünkü Meclis çoğunluğu ile alınan ve alınacak kararların denetlemesini Danıştay ve Anayasa Mahkemesi yapıyor. Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini zedeleyecek veya hatalı olan yasalar Anayasa Mahkemesi’nden dönebiliyor. Bir parti ile ilgili kapatma davalarını Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı açıyor, Yargıtay ise temyiz mahkemesi; bir davayla ilgili en son kararların alındığı yer... Parti kapatma davalarının sonuçlandığı merci ise bildiğiniz gibi yine Anayasa Mahkemesi...
Hepsi hayati önemde yani... Bir şey daha var, unutmayalım; bir parti iktidardan düştüğünde “Yüce Divan”lık bir durum varsa buna bakacak olan da Anayasa Mahkemesi... (Kendin seç, kendin kurtul.)
Tahmin edileceği üzere bir iktidarın (kendisi ve cumhurbaşkanı ile) çoğunluğunun seçtiği bir HSYK, onun seçtiği üyelerle Danıştay ve Yargıtay, onların seçtiği isimlerden “iktidar partili cumhurbaşkanı”nın atadığı AYM üyeleri ballı börektir. Ve herkes ballı börek ister ama bu kadar korkusuzca hepsini “tek elle” yemek isteyen (!) de bugüne kadar görülmemişti.
Kısacası efendim; bugünlerde bazı gazetelerin köşelerinde görebileceğiniz veya görmüş olduğunuz: “Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri de ne demek, onlar da değişecek göreceksiniz” benzeri cümleler boşuna söylenmiyor. Artık zamanı geldi de ondan söyleniyor. Hele bir yüksek yargıyı demokratikleştirsinler (!) hep beraber bunu da göreceğiz.
Eh, uyanmanın da zamanıdır. Günaydın!
Özgürlük mü, nerede?
Bir süredir Zülfü Livaneli’yi “Özgürlük” isimli unutulmaz şarkısı için “yazdığına yazacağına pişman etmek”le meşguller. Kim bunlar, kim bunlar?
Önce hayranları, sonra onu “siyasi rakip” görenler...
Aslında bence bu solcu romantizmi, hayran kitlesi tutuculuğu filan değil, bu gidişle yakında özgürlüğü artık yalnızca bu şarkıda duyabileceklerini hissediyor olmalarıdır neden...
Nedir bu yahu? Çocuk yaşlarından beri kendini müziğe, edebiyata adamış, yıllarca sürgün yaşamına varıncaya kadar her türlü sıkıntıyı çekmiş değerli bir aydın ve müzisyene, anasının sütü gibi helâl, alnının teriyle yazdığı bir şarkının “reklamda kullanılmasına izin verdiği” için nefes aldırmıyorlar. Bitmek bilmedi “vermeliydin, vermemeliydin”ler. Bu işten para kazanması bile suç sanki...
Neden? Yolsuzluk mu yapmış, başkasının hakkına el mi uzatmış? (Bunları yapanlar çok huzurlu bu ülkede, uykuları kaçmıyor, hesap filan da hak getire...) Kendi eseri, ister satar ister satmaz, ister para kazanır ister kazanmaz, kime ne?
“Özgürlük” şarkısının halka malolmuş olması bence o halka “yazarını” hayatından bezdirme hakkını vermez. Siyasi kıskançlık meselesine gelince; saçmalığın bu boyutuna söyleyecek tek kelime bulamıyorum.

