ABD ile uçurumun kenarı!

Haberin Devamı

FBI’ın eski Türkçe tercümanı Sibel Edmonds’ın “Amerika 11 Eylül saldırısına kadar Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan’da gizli operasyonlar için Türkiye’yi kullandı. Susurluk da bunun bir parçasıydı. Daha sonra da gizli operasyonları açığa çıkmasın diye Susurluk olayının örtbas edilmesini sağladılar” şeklindeki açıklaması bana kısa süre önce eski bir hariciyeciyle yaptığım konuşmayı hatırlattı.

Türkiye-ABD ilişkilerinde rol oynayan önemli bir dış ilişkiler uzmanı... Son görüşmelerinde Amerikalı siyasetçileri uyarmış:

“Türkiye üzerinde oynadığınız oyunları fark edilmediğini sanmayın, hepsi fark ediliyor. Diğer ülkelerde yaptığınız ciddi yanlışları unutarak Türkiye’yi de geleceği belirsiz bir yola itiyorsunuz, şu anda uçurumun kenarındayız. Eğer işler rayından çıkar, laik-demokratik rejim kaybedilirse Türk halkı onu uçuruma itenleri asla affetmeyecektir”...

Amerikalılar; “Ya korktuğunuz gerçekleşmezse” demişler.

“O zaman da affetmeyecektir, ‘Bizi uçurumun kenarına getiren kim’ diye soracaktır” cevabını vermiş.

ABD, kendi emellerine ulaşmak için, kendi çıkarları için altüst ettiği ülkelere (özellikle Müslüman ülkeler) sırtını dönüp çekilebiliyor. Veya “gelin düzeltmeme yardım edin” diye diğer devletleri yardıma çağırıyor. Ama o ülke bir daha iflah olmuyor. Dikkat edelim de onların “Amerikan rüyası” bizim “kâbusumuz” olmasın!


***



Atatürkçü çizgi ve çizgisizler!

Kartallar ve Sürüngenler” başlıklı yazımı hatırlayacaksınız. Nurgül Yeşilçay’ın insanları “akıllılar ve salaklar” olarak ikiye ayırdığından başlamış ve benim insanları “kartallar ve sürüngenler” olarak ayırdığımı anlatmıştım.

“Sürüngenler” bölümünü (nedense) üstüne alınanlar, gocunanlar olmuş, alındıkları gibi beni de “kartal” yapmışlar. Çok teşekkürler doğrusu... Sürüngen özelliklerine uymadığım kesin de “ben kartalım” filan hiç dememiştim, çünkü genel tanımlardı bunlar...

Neyse; yalapşap, tabii yine “sevgili sohbeti” içeren (böyle olunca sıkıcı olmuyor, her lafa sevgili veya seks sokuşturacaksın) yazılar...

Adı “ilkeli kartal” olan program yapılırsa izlenirmiş de, hatta bu yazının olduğu bir tişört yaptırmalıymışım da... Mecburen, mecburiyetten “espri” saymak zorundasınız bunları...

Böylece sıkıcılıktan kurtulup kendisiyle dalga geçen kadın olunuyormuş (öğrenin bakın... Temel’in dediği gibi “bu da bize ders olsun”..)

Asıl ilginç cümle “Atatürkçü çizgime de oturması”... (Yazının entelliği de eksik kalmamış yani, sevsinler.)

Bir programın izlenmesi için “ilkeli kartal” ismi gerekmez, bu bir... İsmi ne olursa olsun iyi bir gazeteci, dürüst, ilkeli bir programcı program yaparsa izleyici onu zevkle izler, zirveye oturtur, oyuncaklı (!) buluşlara, espri zannedilen önerilere kimsenin ihtiyacı yok yani... Kanıtlanmış, görülmüştür bu, tavsiyede bulunanlar bir denesinler de onları da görelim.

Kartallarla sürüngenleri ayırmak için de tişörte yazmaya gerek yoktur zaten ağzını açınca kimin ne olduğu şıp diye anlaşılır, bu da iki...

Atatürkçü çizgiye gelince... O çizgi zaten kartallara mahsustur, sürüngenlerin orada işi olmadığı için bu çizgiyle boğuşur dururlar. Ki böylece de zaten sürüngen oldukları anında ortaya çıkar.

Geriye ne kaldı?.. Şu kaldı; birileri aşkla meşkle, giyinmeyle soyunmayla iştigal ederken, birilerinin de (birikimi, dikkati yeterli olanların) ciddi konulardan söz etmesi hele de Türkiye gibi bir ülkede kaçınılmazdır. Anlayanlar, sorumlu vatandaşlar, yaşadıkları ülkenin geleceğiyle ilgilenen, “dalgasını geçmeyenler” için ülkenin sorunları kesinlikle sıkıcı değildir, internet çağında bunu verilerle görmek de son derece kolaydır.

Bir insanı yazdığı konular değil, kendini çok akıllı ve hatta herkesten akıllı sanması, sürekli bunu vurgulamaya çalışması, “bir konuya saplantılı” olması ve abuk subuk lafları espri sanması sıkıcı yapar. Bunun kararını da yine yalnızca okuyucu verir.

Aslına bakarsanız kendine sürüngenliği yakıştıranlara internette “Kartallar ve Sürüngenler” başlıklı yazımın altındaki okuyucu yorumlarına göz atmalarını öneririm. Cevabı okur fazlasıyla vermişti.

Bundan sonra, bir meslektaşımın dediği gibi “bohçacı kadın” üslubuyla yazanları muhatap almamak gerekiyor. En uçlarda bir görüntü sergileyip arkasından “o mahalle-bu mahalle” röportajlarında kendilerini “laik kesimi temsil eden kadın” olarak gösterseler bile...

Gerçekten de bu üsluptan korkmak lazım, sınırları yoktur malumunuz. Nokta, SON!

DİĞER YENİ YAZILAR