Nurgül Yeşilçay insanları iki sınıfa ayırdığını söylemiş: Akıllılar ve salaklar... Enteresan, ama biraz yüzeysel sayılır yine de, çünkü salaklık insanın elinde olmadığı için bununla suçlamak gibi oluyor. Oysa salaklar arasında da kendini bilen, bir akıllıdan daha yararlı olabilen insanlar vardır, onlara değerini vermek gerekir.
Asıl sorun salak olduğu halde kendini akıllı zanneden gruptur, yani haddini bilmezler... Hatta daha da beteri; sadece kendini akıllı zannedenidir. Meselâ yazar ise okuyucusundan, televizyoncu ise izleyicisinden daha akıllı olduğunu, herşeyi yutturabileceğini sananlardır.
Ben de insanları sembolik olarak iki sınıfa ayırırım; sürüngenler ve kartallar... Sürüngenleri tarife hacet yok ama kartallar “ilkeleri olan, önce kendine sonra topluma saygısı olan, yalpalamayan, fırsatçılıktan-ucuzculuktan medet ummayan, yalana ve göz boyamaya sapmayan, yararlı insanlar” sınıfıdır ki onların yokluğunda mutlaka bir eksiklik hissedersiniz. Düzgün özelliklere sahip, onurlu insanlar -salak bile olsa ki ben onlara salak demiyorum, ’vasat zekalı’ denebilir meselâ- bu sınıfa girebilir.
Akıllı çoğunluk gibi bende kartallara saygı duyarım... Sürüngenler ise ayrı bir dünyaya aittirler, her türlü pislikle karşılaşılabilen bambaşka bir dünyaya...
BİLİRKİŞİNİ SÖYLE, KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM
Bir değil, erkek ve kadın birkaç tane bilirkişisi (!) var Türkiye’nin... Öyle “bilir”ler ki kim daha zeki, en iyi yazar, eğlenceli sadece onların tekelindedir. Bazen de oturdukları köşeden diğer yazarları değerlendirirler.
Eh bunca pohpohlanırsa eksik kişi, sanar kendini en dişi... Veya er kişi... Olan budur. Bilirkişilerin ortak özelliği aslında kimseciklerin değil, sadece kendilerinin ‘en zeki, en eğlenceli, en bilgili, en mütevazı, en en de, en en’ oluşlarıdır. Yani birilerini yerer veya överken aslında sadece kendilerini övmekte, zavallı egolarıyla baş başa şişinip (çaktırmadan tabii) durmaktadırlar.
İngilizlerin ‘sen benim sırtımı kaşı, ben senin’ sözünde olduğu gibi köşelerde, röportajlarda birbirlerini övüp duran isimlerdir, bellidir bunlar. Bir gün o öbürünün sırtını kaşır, bakarsınız üç gün sonra diğeri onu tepeden tırnağa kaşımış...
Geçenlerde bunlardan biri, böyle bir yetkiyi ona kim vermişse ve hangi bilgiyle bunu yapacaksa oturduğu yerden, adımı da başlığa çekerek yazımı sıkıcı bulduğunu filan yazmış. Yazı ‘katır kutur’ olmuşmuş (okuyucu ise “katır kutur değil, kütür kütür olmuş” diyor)...
‘Şu yazıyı biraz daha oyuncaklı hale getireyim’ dememişim. Adam gibi çakmayı bilmiyormuşum. Bilirkişini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim’ demek lazım.
SENDEN ZEKİ OKUYUCU
Tam tersine, mecbur bırakılmayı hiç mi hiç istemem, bu durumlarda çok da zor yazarım ama “adam gibi çakmayı” iyi bilirim evelallah. Onun gibilerle karşılaşa karşılaşa öğrendim... Çaktım mı cevap veremez saçmalarlar ancak. (Yazıyı bir çırpıda okuyup hatmettikten sonra “anlaşılmıyor” filan derler...) Bu öyle seks takıntısına, fantezi yazmaya benzemez. Ben de bir ders vereyim o zaman: Önce dürüst olacaksın, açık ve net olacaksın, sözlerinde yalan, iftira olmayacak, yalnız gerçeklerden söz edeceksin ki karşındaki yeni yalanlar türetmedikçe sıvışamasın.
Bunun için de ben zekiyim, eğlenceliyim, vs’yim diye kendini övüp durman yetmez, güldürür sadece. Zekanın yanında bilgi birikimin, geldiğin çevre, eğitimin, yaşantın ve herşey önemlidir. Kof isen ve “dur biraz da şuraya el atayım, beni bilgili de sansınlar” yapıyorsan sırıtır, senden zeki olduğunu hiç düşünmediğin okuyucu anlar.
Vee en önemlisi, bir yazarın zekasına, yazısının veya konuşmasının akıcılığına, bilgisine, eğlencesine, yaratıcılığına okuyucusu, izleyicisi karar verir. Tekrarlayayım; dış kapının tokmakları değil.
OYUNCAK İSTEYENE...
Çoğu kimse, özellikle de kafayı sekse takmamış, bu konuda eksiği olmayanlar, örneğin seks takıntılı, döne döne cinsellik işleyen, her satıra ilgili, ilgisiz bir seks çağrışımı sokuşturulmuş yazıları sıkıcı bulur. Bazıları ise anlamadığı, kafasının basmadığı yazıları sıkıcı bulur.
Onun için fazla “sıkmayalım”... Bir yazar olduğu gibi, en doğal haliyle, en içten duygularını (özel yatak muhabbetlerinden söz etmiyoruz tabii) anlatıyorsa onun için “yazıyı oyuncaklı hale getirme” gayretine gerek yoktur. Okuyucusu onun zekasını, üslubunu, neyi anlattığını gayet iyi anlamaktadır zaten, o bağ çoktan kurulmuştur.
Kimin ne kadar yaratıcı olduğu, ne kadar izlendiği ise artık bilgisayar çağında zaten ortadadır. Mesela eğer 3 saatlik bir haber programı izleyiciye çok kısa geliyor, “lütfen uzatın” deniyorsa ya da bir yazar günde yüzlerce mail ve yorum alıyorsa onun sıkıcı olduğunu ancak cahiller söyleyebilir.
Başta Adana olmak üzere Türkiye’nin her köşesinden, Avrupa’dan, Amerika’dan yazan çok sayıda okurum bu yazarın köşesinde yazdıklarına çok sinirlendiklerini, yerlerimiz çok farklı olduğu için asla cevap yazmamamı, kendimi de üzmememi ekleyerek göndermişler yorumlarını, mektuplarını... Bu nedenle genel olarak ‘değeri kendinden menkul bilirkişileri’ yazdım.
Tüm okurlarıma teşekkür ediyorum.
Kartallar ve sürüngenler
Haberin Devamı

