İtalya’da Başbakan Berlusconi’nin seks haberlerini yayımlayan La Republica gazetesi, Berlusconi’nin iş adamlarına “Bu gazeteye ilan vermeyin” çağrısı yapmasının ardından Berlusconi hakkında dava açtığını duyurmuş.
Gazete, dava dilekçesinde “Berlusconi’nin piyasa kurallarını ve rekabet prensibini çiğneyerek medya üzerinde hakimiyet kurmak istediğini” belirtmiş.
Bu gazete böyle bir durumda kolayca hakkını yargıda arayabiliyor. Neden? Çünkü orada yargı başbakanın güdümünde değil. Ve orada başbakan siyasetçiden başlayarak yargı mensubuna kadar kendi görüşüne karşı çıkan herkesi “söz ola kestire başı” benzeri dehşet verici bir sözle sindirme hakkına da sahip değil.
Orada insanlar (özellikle de yargı mensupları, rektörler, gazeteciler) henüz ne olduğu, kimin suçlu kimin suçsuz olduğu belli olmayan bir soruşturma sürecinde yargının “terör örgütü denmeyecek” ısrarına rağmen; bir “sanık”la fotoğrafı var diye veya telefonda konuşmuş diye gazete manşetlerinden suçlu ilan edilemiyor. Cezaevine tıkılamıyor, birkaç kurunun yanında çok sayıda yaş yakılamıyor. Bu nedenle de gerçek bir demokrasi var, komedisi değil.
Burada bir gazete aynı durumda olduğunda asla dava açamaz. Bırakın davanın büyük ihtimalle iktidarın seçtiği hakimlere düşürülerek kaybedilme ihtimalini (Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üzerindeki iktidar baskısı son günlerde daha açık şekilde ortada. İstedikleri karar çıkana kadar Adalet Bakanı ile müsteşarı toplantıları bloke ediyor, baskı yapıyor), dava açan medya grubunun bir daha kendini toparlayamayacak işkencelerle karşılaşacağına şüphe yoktur.
Ki bunun daha beteri yapılıp, halk “bir koca medya grubunun gazetelerini almamak üzere boykota” çağrıldığında bile kimse dava açamadı. Normalde açmasına gerek kalmadan bir savcının suç duyurusu yapabileceği olay kapatıldı, medya grubuna bir de üstelik yıkıcı bir vergi cezası kesildi.
Berlusconi ile Erdoğan medyaya karşı tutumlarında çok benzeşiyorlar ama gördüğünüz gibi İtalya ile Türkiye adalet açısından hiç benzeşmiyorlar... Onun için artık kimse demokrasi, demokrasi diye milleti aldatmasın, artık yemezler.
(Not: Sayfama üst üste tam sayfa ilan geldiği için buraya geçiyorum, kusura bakmayın lütfen!)
AKP “yeni bir dava”dan korkmuyor mu?
Dün “imam hatipler ile meslek liselerine uygulanan farklı katsayının kaldırılması” ile ilgili yazımda siyaset bilimci ve hukukçuların görüşlerini yazmıştım. Hukukçular “imam hatipler için katsayıyı kaldırma girişimi AKP’ye açılan kapatma davasında en önemli gerekçelerden biriydi ve bu gerekçeler sonunda parti AYM’de oy çokluğu ile ‘laikliğe karşı eylemlerin odağı’ olarak belirlendi” demişlerdi.
Yazıma gelen mail ve yorumlarda bazı okuyucular şöyle diyor: “AKP zaten yeni bir kapatma davasından rahatsız olmaz, hatta belki de buna çalışıyor. Çünkü, kapatılma nedeni de sayılabilecek ‘laikliğe karşı eylemleri’ sırayla gerçekleştirir ve kapatılmazsa kendi tabanında zafer kazanır ve 2011 seçiminde oyunu arttırır. Kapatılırsa mağdur olur ve yine yüksek yargıyı TSK güdümlü, bu davayı da yargı darbesi ilân ederek bir taşla birkaç kuş vurur. Hem ordu bir kez daha yüksek yargıyla birlikte okka altına gönderilir, hem de ‘Anayasa Mahkemesi’nin hemen demokratikleşmesi gerekir’ tartışması başlatılır. Kavram kargaşası yaratarak veya dikkatleri anında yeni bir Ergenekon operasyonuna çekerek kolayca yol almaya alıştılar nasılsa.”
Enteresan buldum, bazen çoğumuzun aklına gelmeyen ihtimaller, birkaç okuyucunun aynı anda aklına gelebiliyor.
Demek ki AYM’ye gidilebilirmiş
Anayasa Mahkemesi “mayınlı arazi yasası”nın ihale işlemlerini düzenleyen 2’inci maddesinin bazı bölümleri ile asıl tartışmaya neden olan 3’üncü maddedeki “arazinin temizlenmesi karşılığında o firmaya tarımsal faaliyetlerde kullanılmak üzere belli bir süre verilmesi” ibaresinin yürürlüğünü durdurmuş.
Biliyorsunuz “44 yıllığına verilecek” deniyordu ve tartışma özellikle de yabancı firmalara böyle stratejik konumda bir arazinin uzun süreyle verilmesinden kaynaklanıyordu. Şimdi o maddenin düzeltilmesi gerekecek.
Başbakan “33 kere Anayasa Mahkemesi’ne gittiler” diye şikayet ediyordu ama bu karar “gitmenin gerekli olduğunu” gösteriyor. Demek ki gerçekten “Dünyada anayasa mahkemelerinin meclislerin kararlarını denetlemek için kurulmuş olması” da doğru bir karar. Aksi halde çoğunluğu ele geçiren her parti (hangisi olursa olsun) istediği yasayı zararlı da olsa dayatabilir, değil mi?

