Mahalle baskısı mı? Espri herhalde!

Haberin Devamı

Yıllar önce defalarca yapılmış bir girişim son derece gereksiz bir zamanda tekrarlanıyor... Yeniden, tazecik ve son derece gereksiz bir kutuplaştırma yaratılıyor, yapılanın başka bir anlamı yok.

“Soyunma” haberinin etkisi geçince bu kez “örtünme” ye gelmiş olmalı sıra... Olabilir, ister soyunur, ister örtünür, demokratik bir ülkede (devlet alanları dışında) herkesin kendi tercihidir. Hele de Türk geleneklerinden çok Alman geleneklerine yakın (Mami’si hâlâ Türkçe’yi Almanca gibi konuşan) birinin soyunup giyinmesi Türkiye’yi hiç ilgilendirmez.

Ama... Eğer soyunan kişi bir sonraki adımda “sanki türbanın karşıtı mini etekmiş gibi, tesettüre girmeyen kadınlar sadece mini etek giyiyormuş gibi” bir anlam çıkarılacak ya da artık azalmış görünen bir ötekileştirmeyi yeniden başlatacak bir işe kalkışmışsa ilgilendirir. Yapılan basit bir şey değil, bu tür karşılaştırmalar sonucunda Cumhuriyet Mitingleri’ne katılan on binlerce kadını bir kalemde “dekolte” yapan akademisyenler gördü bu toplum.

Biliyorsunuz söz konusu yazar, Nihal Bengisu Karaca ile röportaj yaparak -her ikisi de o kesimleri temsil edemeyecekleri halde- yine bir kutuplaşmaya imza atmış, sözüm ona “laik kesimin kadını” ve “dindar kesimin kadını” olarak iki mahallenin karşı görüşlerini gündeme getirmişti.

Bu yazıdan çıkan sonuç da laik kesimin inançlarının zayıf olduğu, kadınlarının dekolte giyinen ve aşırı özgür yaşayan kadınlar olduğu, dindar kesimin tamamının ise Bengisu Karaca’nın “saf dindardan çok İslâmcı” yani dini siyasete alet eden görüşlerini taşıdığı şeklindeydi.

Bu yanlış genellemeler ve yanlış kişiler tarafından yapılan yorumlar toplumda keskin ayrışmalara ve yanlış anlamalara neden oluyor. Geçmişte fazlasıyla yapıldı ve ülke bunun zararını yeterince çekti. Bugün artık türbanın devletin zirvesinde; Cumhurbaşkanlığı’nda, Başbakanlıkta bulunduğu, türbanlı kadın sayısının türlü çeşit yöntemlerle kat kat arttığı, isteyen kadınların kar kıyafeti gibi tesettür mayolarıyla, erkeklerin diz altı haşemalarla denize-havuza girdiği bir dönemde hâlâ “türban, çarşaf, haşema, mini etek üzerinden o mahalle-bu mahalle tartışması” yaratmaya çalışmak komik derecede anlamsızdır.

Özellikle de olayın “dinin siyasallaştırılmasına, siyasi İslâm’a” teslim olmuş her Müslüman çoğunluklu ülkede görülmüş olduğu gibi sonunda artık kılık kıyafeti aşıp “yargı dahil tüm devlet kurumlarını ele geçirme, cumhuriyetçi kurum ve kişileri susturmaya” geldiği noktada tümüyle anlamsızdır.

Türbanlı kadınlar uçağa, vapura, otobüse binince, kafelere, otellere gidince bir olay mı oluyor ki, Nişantaşı’nda Louis Vuitton, Valentino gibi mağazalardan türbanlı kadınlar yıllardır türbansızlardan daha az mı alışveriş ediyor ki, türbanlı-çarşaflı kadınlar içki içilen, dans edilen mekânları (örneğin Reina’yı) mı tercih ediyor ki, mahalle baskısı Anadolu’dan çok İstanbul, İzmir’de ve üstelik sadece kıyafet konusunda mı yaşanıyor ki bu gözlemler bir anlam ifade edecek?.. (TRT’deki “küçük çocuklara oruç baskısı yapan çizgi filmler, yuva çağındaki çocukları tesettüre sokmalar ve benzer baskılar dururken hala türban geyiği yapmak komik değil mi yani?)

Artık oy uğruna din istismarının partiler tarafından paylaşılamaz hale geldiği, bir klasik müzik konserine bile “alkol veriliyor” bahanesiyle tekbir getirerek saldırı yapılabilen, artık iyice gelecek endişesine düşmüş bir ülkede türban üzerinden mahalle baskısı tartışması anlaşılır bir durum değildir. Espri ise aradıkları, hakikaten de iyi bir espri olmuş.

Nasılsa artık herşey eğlence konusu... Güleriz biz ağlanacak halimize!


***



Velev ki vatan haini olsak...

Biliyorsunuz Çevre Bakanı Veysel Eroğlu Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı’na karşı çıkmayı vatan hainliği ile eş tutmuş... “Yabancı ülkeler bu konuda bölge insanını tahrik ediyor. Türkiye’de de o bölgedeki insanların kalkınmasını istemeyenler var” sözleriyle bu büyük tarihî öneme sahip bölgenin baraj için sular altında kalmasına karşı çıkan sanatçıları da “alet olmakla” suçlamış. Bir de Atatürk Barajı örneği vermiş; “Ona da karşı çıkanlar olmuştu, şimdi gidin bizim su verdiğimiz insanların mutluluğunu görün” diyerek...

Çevre Bakanı’nın anlamadığı şey; böylesine önemli, tarihi 10 bin yıl öncesine dayanan ve yalnız Türkiye için değil dünya için “kuşaktan kuşağa korunması gereken tarihî bir servet” olan Hasankeyf kalıntılarının kendi partisinin veya herhangi bir iktidarın tercihi ile sudan bir mezara tıkılamayacağı... Onların tasarrufunda olmadığı, olamayacağı...

“Dış mihraklar”, yabancı ülkeler bölge insanını kötülük olsun diye tahrik etmiyorlar, böyle bir hazinenin kurban edilmesini istemedikleri için uyarmaya çalışıyorlar. Zira onların elinde olsaydı, hiçbir nedenle bunu yapmaz, tam aksine Hasankeyf’i bir turizm merkezi haline getirerek gelir kaynağı yapmayı mutlaka başarırlardı. Biz bu konuda sınırsız bir beceriksizliğe sahip olduğumuz için yapamıyoruz, bunun yerine yok etmek istiyoruz.

Sezen Aksu, Tarkan, Orhan Gencebay ve Hasankeyf’in korunması için destek veren diğer insanlar (ben de dahil) eğer bu nedenle vatan haini olacaksak olalım... Kimsenin bundan gocunacağını sanmıyorum. Ama eğer Hasankeyf sular altında bırakılırsa bunu yapanlar (örnek olarak da 26 yıl önce kıyaslanamayacak bir bölgede yapılmış barajı gösterenler) kuşaklar boyu Türk insanı ve dünya tarafından tarih ve çevre katilleri olarak anılacaklardır.

Bunu akıllarından hiç çıkarmasınlar!

DİĞER YENİ YAZILAR