Cuma günü yazıma gelen 90’a yakın okuyucu yorumuna bakarken yazanların çoğunun “dokunulmazlıklar kalkmadan hiçbir şeye inanmayacakları” noktasında buluştuklarını gördüm. AKP’nin seçim öncesi verdiği “dokunulmazlıklar kalkacak” sözünü tutmasını istiyorlardı.
Örneğin, bir okurumuz: “Karşımdakinden ahlâklı olmasını beklerken önce kendim ahlâklı olmalıyım, milletvekili dokunulmazlıkları kalkmadan kimse ahlâktan bahsedemez” derken bir başkası: “Yasa yapanları anlamakta güçlük çekiyorum. Bunların hepsinin dosyaları var, önce kendi yasalarını çıkarsınlar da yargıya gitsinler. Aklandıktan sonra yasa yapsınlar ve onaylasınlar. AKP, dokunulmazlıkları kaldırsın ben de oyumu bu partiye vermezsem namerdim” diyordu.
Tabii ki bunlar milletvekili dokunulmazlığının derhal sınırlandırılmasını isteyen milyonların içinden gelen sesler... Ve bu sesleri AKP de elbette duyuyor, peki sivil yargı dedikleri yargı da iktidarın etkisinde, baskısında olduğu halde dokunulmazlıkları kaldırmaya neden hâlâ yanaşmıyor? Herkesin cevabını merak ettiği soru bu...
TEMİZ TOPLUMUN ÖNÜNDEKİ BÜYÜK ENGEL!
Ben de her zaman olduğu gibi en doğru cevabı bulabilmek için birden fazla hukukçuyu arıyorum. Şunları söylüyorlar: “Yargı baskı altında ama yargıda herkes taraflı veya herkes baskıya boyun eğmiş değil. Adalet her şeye rağmen işleyebilir. Milletvekilleri suçlu bulunabilir. Başbakan, cumhurbaşkanı ve bakanlar ise Yüce Divan’da yargılanırlar ki bu mahkeme Anayasa Mahkemesi üyelerinden oluşur. Yüksek mahkemelerin henüz iktidar baskısına girmediği düşünülürse dokunulmazlıkların kaldırılmamasının ‘iktidar için yerinde bir karar’ olduğu anlaşılacaktır.
Türkiye’de ancak hükümetler düştüğü zaman üyeleri yeni gelen iktidar ve parlamento tarafından Yüce Divan’a gönderilebiliyor. Örneğin: Mesut Yılmaz, Yaşar Topçu, Cumhur Ersümer gibi isimleri AKP Yüce Divan’a göndermişti ama aynı şeyi kendileri için yapmadılar.
Bu durumun bir sakıncası da birkaç dönem milletvekilliği yapan isimlerle ilgili dosyaların uzun yıllar bekletilmesi, bu uzun sürede deliller tümüyle karartılabildiği gibi olayların da gündemden düşmesidir. Bu nedenle milletvekilleri tutuklanmasalar da yargılanmaları mutlaka sağlanmalıdır, aksi takdirde toplumun adalete olan güveni haklı olarak ortadan kalkıyor, suç işlemiş insanların ülke yönetmesine izin verilebileceği inancı yayılıyor.”
Gördüğünüz gibi durum apaçık ortada... Peki bu durumda halk “temiz eller”e, “temiz siyaset”e nasıl inansın? Meclis çoğunluğunu ele geçiren bir partinin dosyaları, dokunulmazlıkları unutturmasını nasıl engellesin?
Deniz Feneri gibi dev bir yolsuzluğun bile üstünü örtüp, “asıl failler” denilen isimlere dava açılmasını önleyen, tam aksine koltuğunda tutan hükümete nasıl “dur” desin?
Millet çırpınıyor ama sesini duyuramıyor ve Türkiye’de temiz siyaset hayal oluyor. Bakalım ne zamana kadar...
Misafire abartılı ikram!
Ermenistan Milletvekili Stephan Safarian Kasım’da yapılacak Türkiye-Ermenistan milli maçına Abdullah Gül tarafından davet edilen Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkasian’ın “sınır kapısının açılması” isteğinin yerine getirileceğini, onun da bu kapıdan geçerek maça geleceğini iddia etmiş.
Ülkenin bütün deneyimli diplomatları sınırın açılmasını “Ermeni soykırım iddiasından vazgeçmeleri ve Karabağ sorununun halledilmesi” şartına bağlı olmasının gerektiğini, bunun “Türkiye’nin elindeki en önemli koz” olduğunu açıkladılar. Bırakın iddiadan vazgeçmeyi Ermenistan “arşivleri, belgeleri birlikte incelemek, masaya oturmak için” yıllardır tarihçi bile göndermiyor. Azerbaycan’ın; Karabağ’da Rusya’yla birlikte Azerilere yaptıkları katliamı, bölgeyi hâlâ işgal altında tutmalarını önemsemiyor görünen Türkiye’ye kırgınlığı ise ortada...
Peki durum buyken, Ermenistan hiçbir konuda en ufak bir geri adım atmıyorken acaba sınır kapısının açılacağı uydurma bir söylem midir yoksa Türkiye maça gelsin diye Sarkasian’a “ülkenin menfaatlerini düşünmeden” fazlasıyla abartılı bir ikramda mı bulunacaktır?
Hükümetin “yeni bir emrivaki” yerine bu konuyu Meclis’e ve topluma hemen açıklaması gerekiyor.

