“Tek vücut” mu, nerede?

Haberin Devamı

Haberleri yanyana koyup hepsine bir arada baktığınızda yorumlar da değişiyor, daha derin bir tablo görüyorsunuz.

İranda polis tarafından başından ve göğsünden vurularak öldürülen 16 yaşındaki Nida ülkede seçimde hile iddialarıyla ve “demokrasi isteğiyle” başlayan isyanı daha da ateşledi. Her ne kadar -Ahmedinejad’ın baskı rejimine duydukları sevgiyle- Türkiye’de bile aynen İran’ın dinî lideri Hamaney ağzıyla “Hayır efendim, bu Batı’nın İran’daki İslâm rejimini yıkma oyunudur” veya “Batılı yaşam isteyenlerin gösterisi” gibi alâkasız yorumlar yapanlar çıkıyorsa da olay ABD’ye, İngiltere gibi Avrupa ülkelerine bile sıçradı. Oralarda da İranlılar aynen İran’daki gibi “Nida’nın öldüğü anda çekilen fotoğrafının posterleriyle” sokaklara döküldüler.

İngiltere ve İran karşılıklı olarak 2’şer diplomatı sınır dışı ettiler. İran’da İslamcı baskı rejimine artık isyan eden ve (görüntüde demokratik ama hem hileli yapılan hem de seçim öncesi “dini lider”in Ahmedinejad’ı işaret ettiği seçimi de saymayarak) demokrasi isteyen halkın durumu, bizde sözüm ona “demokratikleşme”yi kastederek söylenen ama aslında “daha çok baskıyı” kastettiği saklanamayan “birdenbire olmaz, alıştıra alıştıra” benzeri sözlere ve Türkiye’de yapılmak istenen değişikliklere toplumun tüm dikkatini yoğunlaştırması için yeterli olmalı...

İran Anayasa’yı Koruyucular Konseyi (yani mollalar bile) seçimlerde 50 ayrı bölgede usulsüzlük yapıldığını kabul ediyor ama “bunun seçim sonucunu etkilemeyeceği” söylenerek Musavi’nin yargılanması gündeme geliyor. İşte böyle; ortada hukuk olmayınca halkın nereye başvuracağını, nerede çözüm arayacağını bilemediği bir ülke olunuyor. Türkiye’de de birçok konuda “derdini ancak Marco Paşa’ya anlatabileceğin” bir hukuksuzluk almış başını gitmekte (seçim hilesi iddiaları dahil, kim dinliyor?)

Bakın diğer haberlere:

İki gün önce Kaş’ta çıkan ve 10 hektar kızılçam ormanının yok olmasına neden olan yangının ardından Foça’da çıkan yangında 160 hektar alan yandı (60 hektarı orman)...

Hükümet bu yangınları hiç sorun ediyor mu? Mardin’deki katliamı, uyuyan bir şoför yüzünden oluşan trafik cinayetinde ölen çok sayıda gencecik öğrenciyi, yaşlı adamın tecavüzüne uğrayan küçücük çocuğu (ruh sağlığı iyice bozulmuş sonunda Adli Tıp ve adamı serbest bırakanlar şimdi mutlu mu acaba), hiçbir medeni ülkede görülmeyecek şekilde “direği yüksek gerilim hattına takıldığı için” teknesinde ölen vatandaşı, budalaca ihmallerden çıkan tren kazalarını, Uludağ’da yine ihmallerle kaybettiğimiz genci, bu devirde hastane yangınında yanarak ölüme terkedilen yoğun bakım hastalarını dert ediyorsa bunu da ediyordur... Gerçekleri söyleyince de bozuluyor, bu defa medyaya kızıyorlar.

MEDYA CEZASI NE OLACAK?

Cumhurbaşkanı Gül: “Özgür basın bir ülkeyi şeffaf hale getirir. Bir ülke şeffaf değilse, doğrular rahatça yazılamıyorsa o ülkede yanlış yapma meyli daha çok olur” demiş. Kutlarım kendisini, bu sözler tümüyle doğru. Ama...

Sonra “Türkiye’de basın özgürlüğünün arttığını, herkesin istediğini söyleyip yazabildiğini” belirtmiş ki işte bu hiç doğru değil. Tam aksine, herkesin eli de, dili de titriyor. Siyasi korumaya alınmış bir kesim dışında gazetecisi de akademisyeni ve hatta tümüyle üniversiteleri de sivil toplumcusu da yargısı da herkes korku içinde...

Zira bu devirde intikam duygusuyla herşeyin yapılabileceğini gördüler. Hakimi de işinden olur, medyası da çökertilebilir. Medyaya “boykot” çağrıları da zirveden yapılabilir, o yetmezse hiç yoktan tarihte benzeri görülmemiş bir vergi cezası çıkartılarak koca bir medya grubu şantajla susturulmaya da çalışılabilir. (Hukuk ve medya giderse ne olacağını hep İran örneğiyle hatırlamakta yarar var.) Onun için Abdullah Gül’ün bu konuşmayı yapmadan önce hükümetle “medya ve yargı baskısı” üzerine ciddi ve acil bir toplantı yapması gerekirdi.

GÖSTERGESİ NE?

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un her fırsatta “Demokrasiye saygılıyız” demesine, emekli generaller yargılanırken “yargıya saygılıyız” demesine, eski Genelkurmay 2’inci Başkanı Org. Edip Başer’in “Orduyla hükümet arasında bunalım yoksa bu, ordunun ve komutanların demokrasiye saygısındandır” demesine rağmen yakında AB’den de “Türkiye’de yine darbe tehlikesi var, halkın iradesi hiçe sayılıyor” benzeri açıklamalar gelirse hiç şaşırmayalım.

Çünkü Başbakan Erdoğan’ın AB büyükelçilerine, iktidar medyasının da yakınlık kurdukları yabancı gazetecilere anlattığı budur.

Başbakan onlara bunca tepkiye, ülkenin en önemli hukukçularının “hukuksuzluk had safhada” uyarılarına rağmen halâ “Belge Türkiye’yi etkilememiştir. Kurumlar, partiler hepimiz tekvücut halindeyiz” diyor...

Devletin valisinin bile iktidar ağzıyla “gerçekliği kanıtlanmamış belge ve iddiaları” gerçek sayarak devlet kurumlarına saldırdığı, güven bunalımı içinde bir ülkede bu “anlayış birliği”ne hangi gösterge onu inandırmış acaba?

Başbakanlar kendi toplumlarına olduğu gibi, diğer ülkelere de “gerçeği, yalnız gerçeği” anlatmakla yükümlüdür.

DİĞER YENİ YAZILAR