Kendisi ve tüm ailesi Bingöllü olan bir Kürt okurumuzdan uzun bir mektup aldım dün...
“Bütün programlarınızı merak ve sabırsızlıkla bekliyor, ailece zevkle izliyoruz. Çok seviyeli devam eden ve kesinlikle tarafsızlık ilkeleriyle yönetilen programınızda sevgili ülkemizin birlik ve beraberliğini, üniter yapımızı savunduğunuzu her vesileyle hissettiren samimi ve kararlı sözlerinize aynen katılıyoruz” diye başlayan mektuptan bazı bölümleri birlikte okuyalım:
“Ailemizde etnik kimlik iddiasına inanılmaz. Tarihi belgelere dayanmayan, uzman görüşü olmayan iddialara mesafeli durulur. Maalesef planlı bir biçimde oluşturulmaya çalışılan yeni kimliğe, duygusal yaklaşan bir kesim aydınımızla, iktidar sahibi bazı siyasiler ilgi göstermiş, hatta kısmen de kabul etmişlerdi... Hoşgörünün, sosyal yaklaşımın hâlâ faydalı ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak dağa çıkarak ayırt etmeksizin küçük büyük her insanın canına kastetmenin, yine insanları eğiten öğretmenin öldürülmesinin, yol yapan dozerin yakılmasının hiçbir mantıklı açıklaması olamayacağına inanıyorum. Uluslararası bazı güçlerce de desteklendiği artık açığa çıkmış bulunan terörün durdurulmasının hoşgörü ve tavizlerle mümkün olamayacağı da anlaşılmıştır.
Biz doğduğumuz günden beri ‘Zaza’ veya sayılarını arttırmak isteyenlerin ‘Kürt’ diye andıkları, ancak kendisini büyük Türk milletinin bir ferdi kabul eden, bütün vatandaşlarımızı kardeş gören, Zeybek ve Halay oyununu seyrederken aynı hislerle heyecanlanan vatandaşlarız. Kökenimiz aynı yerden gelmesine rağmen bütünlüğü savunan, sayısı bölücülerden çok daha fazla olan reorganize sessiz çoğunluğuz. Atatürk’ün yaşam felsefesini ve Misak-ı Milli görüşünü içine sindirmiş yurttaşlarız. Bu güzel ülkemizi adım adım bölmeye çalışan bölücü örgüt ile temsilcileri olan siyasallar bizlerin çok azını temsil etmektedir.”
Mektubu yazan okurum ismini açıkça yazdığı gibi; fırsat verirsem örgütün hedefi olmayı göze alarak programıma çıkmayı ve “terörle bir yere varılamayacağını, bin yıllık tarihin bizleri ayırmak isteyenlere engel olacağını” anlatmak istediğini bildiriyor.
O göze almış ama ben Zeki B. isimli bu vatandaşımızı hedef yapmayı göze alamıyorum. Yerel seçimlerde verilen oylarda “kapıların altından atılan tehdit mektuplarının etkili olduğu” haberlerini hâlâ hatırlıyorum. Ama şurası da muhakkak ki bu mektup çok sayıda Kürt vatandaşın duygularını yansıtıyor. Onların “birlikte ve kardeşçe, barış içinde yaşama” isteğini, teröre olan nefretini anlatıyor. “Bütün Kürtlerin temsilcisiyiz” diyen ve “bölünme” isteyen siyasetçileri de, onlara destek veren gazete ve yazarları da utandıracak şekilde... “Zaza’dan çok Zazacı olmak” diye buna denir herhalde!
(Not: Zeki B.’ye “bize bu duyguları anlattığı için” çok teşekkürler)
YALANLAR VE BİLGİ KİRLİLİĞİ
Topluma birçok konuda “siyasi yalanlar” söyleniyor; bir türlü açılamayan Deniz Feneri davası konusunda da, Ergenekon soruşturması ile ilgili olarak da, terör örgütü lideri Karayılan’ın devlet tarafından muhatap alınmasıyla ilgili olarak da ortada hem bilgi kirliliği, hem gizlenen gerçekler, hem yalanlar var.
İktidar partisinin yönetim kadrosunun zaman zaman yaptığı konuşmalar örneğin; Ergenekon diye yapılan tutuklamaların çoğunda bir “intikam veya konuşabilen, cumhuriyetçi isimlerin (hukukçu, rektör, gazeteci fark etmez) kasten susturulması” amacının bulunduğunu ele veriyor. Peki o zaman bu Ergenekon operasyonları denilen tutuklamaların çoğu hangi yalanlar üzerine kurulmuştur diye merak etmek hata mıdır? Deniz Feneri davasının hâlâ açılamaması, gerçeklerin mümkün olabildiği kadar uzun süre halktan gizlenmek istendiğinin kanıtı değil midir?
Bir de gerçeği saptırma var ki her gün, her adımda karşımıza çıkıyor; yapılan aynen “din istismarı ile iktidar yağcılığını birleştiren” bazı gazetelerdeki çabalara benziyor.
Mesela Sabih Kanadoğlu’ndan Uğur Dündar’a, şimdi bazılarının “bilgisi ve inandırıcılığı” nedeniyle rahatsız olmaya başladığı Ceza Hukukçusu Ümit Kocasakal’a kadar birçok ismi aynı anda yemeye kararlı bu gazetelerde şöyle bir cümleye de rastlamanız her gün mümkündür: “Halkımızın okuduğu Kur’an’la, ibadetiyle, kıyafetiyle uğraşıyorlar.” Herkesin sınırsız özgürlükle ibadetini yaptığı, Kur’an’ını okuduğu, istediği gibi giyindiği Türkiye’de böyle bir yalan nasıl ve hangi niyetle söylenebilir? Asıl “o niyeti” sorgulamak lazım... (Ayrıca öznesiz yazılan bu cümleler kimleri kastetmektedir?) Ama bunlar hep söyleniyor ve tek bir nedenle: Laik rejimi korumak, din baskısını önlemek üzere “Sadece devlet daireleri ve okullarında dinî kıyafet-ibadet yasağı” nedeniyle... Oysa bu; kişilerin değil devletin bir kuralı ama tümüyle saptırılarak dindar insanlar “sanki birileri dine-inanca karşı imiş ve onlar uğraşıyormuş veya engelliyormuş gibi” kışkırtılarak kullanılıyor.
Bir başka örnek de Başbakan’ın “gerçekle uyuşmayan” sözleri; “Kendi ülkesinin Başbakanı’nı İsrail’in Cumhurbaşkanı’na karşı kimlerin eleştirdiğini, hakaretler savurduğunu bu millet gördü. CHP’nin ve MHP’nin monşer eskilerinin İsrail karşısındaki haklı ve onurlu duruşumuzdan nasıl rahatsız olduğunu bu millet açık açık gördü” diyor mesela...
Oysa hiç kimse onu “İsrail Cumhurbaşkanı’na karşı” eleştirmedi, kimse hakaretler savurmadı... Sadece tepkisinin (hangi cumhurbaşkanına karşı olursa olsun) hiç de diplomatik olmadığı, bir başbakanın “daha sakin ve hakaret etmeden” de olayları anlatabileceği ve anlatması gerektiği söylendi ki bugün “AB’ye girmemizi isteyenlerin de aleyhimize dönmesinden ve bu tavrı şiddetle eleştirmelerinden, Türkiye’ye gelen İsrailli turist sayısının geçen yılın aynı ayına kıyasla üçte bir oranda düşmesine kadar” birçok veri bu “tarz”ın yanlışlığını gösteriyor.
O “monşer eskileri” diye hakaret ettiği deneyimli diplomatları dinleselerdi böyle bir konuşma yapılmaz ve üstelik hatalı bir konuşma sık sık iç politikaya alet edilmezdi. Üstelik bu diplomatlar herhangi bir partinin veya partilerin değil devletin görevlileri ve her parti döneminde görev yapıyorlar. Memleketine uzun yıllar hizmet vermiş insanlara “monşer eskileri” diye hakaret etmek, hele de “bir veya iki partinin adamı” yapmak hem ayıp, hem de haksızlık değil mi?
Hükümetin ve Başbakan’ın gerçekten özeleştiriye ihtiyacı var, iş giderek iyice çığrından çıkıyor zira!

