“Koruculuk” tartışmalı ya aşiretler?

6 Mayıs 2009

İçişleri Bakanı Beşir Atalay Mardin’de yaşanan ve 44 kişinin hayatını kaybettiği silahlı saldırıyla ilgili olarak “korucuların olayın içinde olmasının, silahların korucu silahları olmasının üzüntü verici olduğunu” söylemiş.Dün Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın olayla ilgili olarak “kendi ihmallerini, hatalarını halka ‘3’üncü kişiden bahseder gibi’ şikayet ettiklerini, hiçbir tehlikeye, vahşete önlem alınmayan bir ülkede 7 yıldır yönetimde bulunanların ‘üzüntü bildirmesinin’ timsah gözyaşından farksız olduğunu” söylemiştim. Bugün aynı şeyleri İçişleri Bakanı’nın konuşması için söylemek mümkün.Koruculara silahlar “köylerini eşkıyaya, teröriste karşı korusunlar diye” veriliyor. Bu kanlı olay ise açıkça gösterdi ki o silahlar kanundışı eylemler için, haydutluk için de rahatça kullanılabilmekte...Silahın; erkeklik, kabadayılık göstergesi zannedildiği, aşağılık kompleksi gidermek için bile silah taşınan bir ülkede “korucuların silahı” elbette akla bile gelmiyor. Bizim aklımıza gelmiyor ama devlet her şeyi, her ihtimali düşünmek ve önlem almak zorunda... Güneydoğu Anadolu’da kan davalarının, töre cinayetlerinin ve tabii aşiret düzeninin yaygın olduğunu bilen devlet bugüne kadar bu bölgedeki vahşet olaylarına son vermek için sıkı bir çalışma yaptı mı?“Sebep eğitimsizlik” deyip duruyorlar, her ailede en az 15 çocuğun bulunduğu bölgede bu çocuklara nasıl eğitim ve iş sağlayabileceğini düşündü mü?Sağlayamıyor ve bu çocukların sokaklara salıverildiğini, “polise saldırmaktan dağa çıkmaya kadar” her tür şiddet eylemine karıştığını defalarca gördüğünde örneğin “devlet 2-3 çocuktan fazlasını eğitemez, doyuramaz, üçten fazla çocuk yapan aile yüksek vergi ödeyecek” benzeri bir uygulama düşündü mü?Tam aksine “en az üç çocuk, beş çocuk” tavsiyeleriyle yıllardır beyin yıkadılar.TÖRE VE SİLAHKorucuların seçimi bile aşiret reisleri eliyle yapılıyor. Güneydoğu’da aşiretler devlet içinde devlet gibi, tam bir derebeylik sistemi hakim. Seçimde vatandaşın oyunu bile derebeyleri, pardon aşiret reisleri belirliyor. Ve tabii bu da iktidarların, siyasi partilerin pek hoşuna, pek kolayına gidiyor. Sen “reis”le anlaş, o halletsin. Bu “halletme” de elbette ezerek, baskıyla zorbalıkla, şiddet gösterileriyle yürüyor... Devletin önce Güneydoğu halkını bu sistemden kurtarması, kalkındırması, o bölgeye gerçek demokrasi getirmesiyle mümkün. Terörün artık bir siyasi partiyle özdeşleşmesi, Güneydoğu insanlarının aşiret reisleri yanında bir de “siyasi destekli terör baskısı”na maruz kalması da hep bu çaresizlik, kalkınmamışlık, güçsüzlük yüzünden...Hükümetin bu bölgeye yönelmesi, topraksız köylüye toprak, işsize iş düşünerek çözüm üretmesi bir yandan da “töre” anlayışını eğitimle ortadan kaldırması için daha kaç vahşet olayı yaşanması gerekir bilmiyorum ama olaylarda büyük payları olduğuna hiç şüphe yok. Bir yandan acilen bu çözümlere ve eğitime eğilmeleri, silah kullanımını, kabadayılığı, düğünlerde havaya ateş edilmesini önlemeleri, TV’lerde film ve dizilerdeki “cinayet, silahlı saldırı” sahnelerini kaldırmaları, koruculara ise “silahlarını görev dışı kullanmaları halinde ağır ceza” getirmeleri gerekiyor.Yaptırım olmadan hiçbir suç önlenemez, hele Türkiye’de hiç önlenemez bunu da iyi bilsinler! *** “İşsiz sosyolog”Toplumsal sorunlara çözüm üretebilecek olanlar en başta “sosyolog”lardır ama nedense Türkiye’de sosyologların “şiddet, silahlanma, töre” gibi konular yerine hep siyasetle, türbanla, dinle ilgili açıklamalarını, “Türk toplumu Müslümanlıkla barıştı” gibi anlamsız yorumlarını duyarız. Diğer konularda şimdiye kadar çözüm üretici bir açıklamaya, çalışmaya, zahmete rastlamadık. Bunun yanında bir de sanki ülkede yeni sosyologa gerek yokmuş gibi genç sosyologların çektiği sıkıntılar var. Dün “İşsiz sosyolog” rumuzuyla yazıma yorum gönderen bir okurumuz şöyle diyor:“Bir ülke düşünün 63 üniversitede her yıl yüzlerce sosyolog yetiştirsin, mezun etsin sonra çıkıp ‘sizin hizmetinize ihtiyacım yok’ desin. 6000 insan her yıl KPSS’ye girsin ve sadece 20 tanesi kamuya alınsın. Bir meslek düşünün toplumsal sorunlara çözüm yolları bulması gereken oysa toplumsal bir yara haline gelen...” İşte bu da aynanın öbür yüzü... Binlerce sosyologun ülkenin her köşesinde çalışma, araştırma yapması gerekirken genç sosyologlar köşelere çekilmiş işsiz bekliyor. Sonra da her üzücü olaydan sonra oturup topluca ağlaşıyoruz. Yazık oluyor Türkiye’ye!

Devamını Oku

Timsah gözyaşları!

6 Mayıs 2009

Mardin’deki katliamda hayatını kaybeden 6 çocuk ve 16 kadının arasında 3 hamile kadının da olduğunu duymak gerçekten üzüntümüzü katlayarak arttırdı.Son zamanlarda her olayı -ne olduğu anlaşılmadan- anında orduya bağlayan bazı gazetelerden/gazetecilerden öğrenmiş olmalı ki Fransız Le Monde gazetesi daha Türkiye’de kimin yaptığı bilinmediği sıralarda:“Türk ordusu Kürt köyünü bastı, 44 kişiyi öldürdü” haberini patlatıvermiş. Buna neden olanlar Le Monde haberini görünce “İşte uluslararası boyutta bile çok ciddi hatalara neden oluyoruz” diye düşünüp sıkılmışlar mıdır bilmem, hiç sanmıyorum.Cumhurbaşkanı Gül yaptığı açıklamada “Böyle bir ilkellik, vahşet hepimizi derinden sarstı, milletçe acımız büyük” demiş.Başbakan Erdoğan ise “Bu olay töre ve eğitimsizlik nedeniyle oldu. Bölgedeki üniversiteleri, eğitim kurumlarını, sivil toplum kuruluşlarını, kanaat önderlerini bir kez daha göreve çağırıyorum” açıklaması yapmış.Bir dakika, müsaadenizle derin bir “Aah, ahh” çekmek istiyorum. Önce derin ah çekip sonra da kendime bir sakal bulmalıyım. Belki sakalım olursa dinlerler. Öyle çok söylenecek şey var ki!Öncelikle Başbakan’a “siz daha önce ne zaman üniversiteleri, STK’ları, kanaat önderlerini, eğitim kurumlarını göreve çağırdınız, hiç hatırlamıyorum” demek isterim.Tam aksine iktidara geldiklerinden beri üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının, kanaat önderlerinin (örneğin gazeteciler) çekmediği sıkıntı kalmadı, tamamı konuşamaz hale geldiler. Siz bir olayda hiç üniversite, sivil toplum kuruluşu, eğitimci tepkisi, sesi duyabiliyor musunuz artık? Hepsi korkudan sinmiş durumdalar.İş ciddi, sonunda ya koltuğunu kaybetmek ve uzak bir köşeye sürülmek var ya da Ergenekoncu, darbeci damgası yiyip içeri tıkılmak. Bir kere karar verildi mi sen istediğin kadar “alâkam yok” diye bağır, derdini Marko Paşa’ya anlatırsın.Töre tamam da, cezası ne?“Doğu’da, Güneydoğu’daki okuyamayan çocukların eğitim almaları lazım, yoksa ya tarikat/cemaat eline düşüyor, ya da terörist oluyorlar” diye çırpınıp bu yönde sağlığını kaybedecek kadar koşturan insanlara “dinsiz” veya “teröriste burs veriyor” damgası vurulan bir ülkede hangi sivil toplum kuruluşu ortaya çıkabilir?“O bölgelerde töre cinayetleri önlenmeli, bir gayret gösterin, hiç değilse TV ile eğitin, anlatın” diye ben kaç yıldır sayısız yazı yazdım, 7 yıldır iktidarda bulunanlar (ve tabii daha öncekiler de, gelen gideni aratıyor) acaba bu süre içinde polemiklerden, kavgalardan, iktidar hırsından vakit bulup küçük parmaklarını oynattılar mı ki (tam aksine muhtemelen o uyarılara bakıp “Şimdi ne alâkası var, tam türbanı, dini öne sürerek diğer sorunları örterken bu da nereden çıktı” demekteydiler) şimdi “töre, eğitim” akıllarına geliyor ve “sanki bu kendi görevleri değilmiş gibi” başkalarını göreve çağırıyorlar?Arka arkaya töre intiharları duyulduğunda acaba hükümet, Kadın Bakanlığı hangi acil önlemi düşündü veya aldı?Olayın ciddiyetinin fark edilmesi için mutlaka toplu ölümlerin, katliamların olması mı gerekiyor?Cumhurbaşkanı Gül’ün “ilkellik, vahşet, büyük tepki” şeklindeki sözleri de maalesef hiç inandırıcı değil... Çocuk tecavüzcülerinin ağır hapis cezası almaları (en az 15-20 yıl) ve böylece toplumun da korunması gerekirken serbest bırakıldığı, verilecek cezanın en büyük skandallara imza atan bir Adli Tıp Kurulu’ndan çıkacak rapora bağlı olduğu, trafik cinayetinden planlı cinayete her tür vahşeti yapanların, dev yolsuzlukları, suçları yönetenlerin bırakın hesap vermeyi işinin başında oturtulduğu ve kimseciklerin “TEK KELİME” etmediği bir ülkede Cumhurbaşkanı’nın “vahşet, ilkellik” laflarına ancak “timsah gözyaşları” denebilir.Vahşet ve ilkellik, kendi iktidarından, keyfinden gezmesinden başka bir şeye kafa yormayan yöneticilere sahip, ekranlarındaki her filmde, dizide (istisnasız) öldürmenin “en doğal eylem” gösterildiği ve farklı “cinayet yöntemleri”nin öğretildiği Türkiye’de artık doğal karşılanmaktadır. Bunları kim bilir kaç kez “kanaat önderleri” haykırarak dile getirdi.Kaç kez yazılarına “Kadınlar cehennemi”, “Kanunsuzlar ülkesi” başlıkları attılar. (Onlarca kez kullandığım başlıklar...)Cumhurbaşkanı ve Başbakan, en kısa zamanda bu “artık yutulmayan” lafları bırakarak birlikte oturup (neden olmasın) ülkeye sorunları çözecek eğitimi ve adaleti getirmeye çalışmalılar. Yanlarına yeni Adalet Bakanı ile yeni Milli Eğitim Bakanı’nı da alırlarsa (her ne kadar Kadın Bakanlığı’nda hiçbir ilerleme kaydetmedi, aksine ciddi ihmalleri görüldü ise de) iyi olur. Ağlayıp sızlanmakla hiçbir sorun halledilmiyor!44 kişiyi öldürenler de, “KANUNSUZLAR ÜLKESİ”nde nasılsa oy uğruna alınacak bir “af” kararı veya ceza indirimleriyle ucuz kurtulacağını biliyor.

Devamını Oku

Davutoğlu’nun ilk işi!

3 Mayıs 2009

Türkiye’ye “Ermeni soykırım iddiası”nı kabul etmesi için Avrupa ülkelerinden ve ABD’den yapılan aşırı baskı dayanılır gibi değil... Böyle böyle her yıl biraz daha canımızdan bezdirerek günün birinde “imzacı Türk aydınları” nın da gayretiyle itiraz edemez hale getirecekler Türkiye’yi...Bırakın 1915’te Osmanlı’nın “kendi toprakları içinde” bir bölgeden başka bir bölgeye Ermenileri göndermiş olmasının, (güvenlik önlemleri alınmasına, yol boyunca onlara gıda ve ihtiyaç yardımları yapılmasına rağmen) çıkan çatışmalarda Ermenilerin kayıplar vermesinin “Naziler tarafından Yahudilere uygulanan bilinçli etnik temizlik”le veya Ruanda’da, Yugoslavya’da yapılan soykırımlarla asla bir benzerliği olmamasını, bu konuda İngilizlerin Malta’da yaptığı soruşturmalarda Osmanlı’yı suçlu bulamadığı, Osmanlı’nın ise tehcir sırasında ihmal veya suç gördüğü kişileri cezalandırıp idam ettiği, 1915 tehcirinin BM’nin “soykırım” tarifine uymadığı, bu konuda (diğer ülkelerle ilgili soykırım kararlarında olduğu gibi) herhangi bir mahkeme kararının da olmadığı açıkça ortadadır.Yalnız Türk arşivleri değil Alman, İngiliz, Amerikan, Rus kaynakları da Ermeni olaylarının 1800’lerden itibaren nasıl başlayıp 1915 tehcirine nasıl gelindiğini anlatır. Erzurum’dan, Van’dan gelen çok sayıda mektup “Buralarda ailesinde Ermeniler tarafından katledilen insanların olmadığı aile yoktur” derken, Ermeni çetecilerin anılarında yaşlı, hamile, çocuk demeden insanları nasıl işkencelerle öldürdükleri kitapların çoğunda yer alırken, kendi başbakanları Ovannes Kaçaznuni yaptıklarını itiraf etmişken Batı ülkelerinin ve bir grup Türk akademisyenle yazarın sadece Ermeni diasporasını dinlemeleri, tarihe bakmaya gerek bile duymamaları çok acıdır ve “büyük felaket”tir tabii...Ama bu acıyı aşmak, sabırla direnmek, tüm baskıları omuzlamak zorundayız.SARKOZY’NİN İKİYÜZLÜLÜĞÜ“Siyasal Bilgiler” mezunu, çok dikkatli bir okuyucumuz Bersan Özcan, Türkiye’nin “soykırım iddiası”nı kabul etmesini isteyen ve yasa çıkararak kendi ülkesinde “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyeni cezalandıran Fransa’nın Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ikiyüzlülüğünü şöyle anlatıyor:“Cezayirli gazeteciler Sarkozy’e soruyorlar; ‘Fransızlar öldürdükleri iki milyon Cezayirli için özür dileyecekler mi?’ Sarkozy’nin cevabı; ‘Elli sene önceki katliamın hesabını Fransa hükümetinden ve halkından soramazsınız.’ Peki Fransa 94 yıl önceki sözde Ermeni soykırımını neden tanıdı, soykırım olmadı diyenleri neden cezalandırıyor?” Bu arada hatırlatalım; “1,5 milyon Ermeni katledildi” diyenler, gerçekte Ermenilerin katlettiği Türk sayısından az olan (350-400 bin civarında) kayıp Ermeni sayısını “1,5 milyon”a çıkaran ve sorulduğu zaman “bu rakamı nereden bulduğunu açıklayamayan” Türk yazar ve akademisyenler sayesinde elde ettiler, sonunda Obama bile bunu kullandı.Türkiye’ye yapacağı ziyaretten önce “Ona Kaçaznuni’nin konuşmasını verin yeter” demiştik, dinlemediler, Obama böylece 24 Nisan konuşmasını “sadece Ermenileri dinleyerek” yaptı. Hiç değilse şimdi -daha da geç olmadan- yeni Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Obama’ya ve diğer ülke liderlerine “Kaçaznuni’nin konuşmasını, bu konudaki en güzel kitaplardan biri olduğu için Ermeniler tarafından Avrupa’daki tüm baskıları toplatılan Ermeni Dosyası’nı (Kamuran Gürün), Yusuf Halaçoğlu ile Hikmet Özdemir’in kitaplarını ve hatta ‘Alman Kaynaklarına Göre Ermeni Olayları’ kitaplarını” ilk iş olarak göndermesi gerekiyor.Bu ülkelerdeki büyükelçiler, Dışişleri görevlileri neyle meşguldür onu da milletçe merak ediyoruz doğrusu!(Not: Emekli Büyükelçi Pulat Tacar yazılarım üzerine gönderdiği mektupta Ermeni ve Türk tarihçilerin katılacağı bir tarih komisyonunun (tabii eğer katılırlarsa) Türkiye’nin çok yararına olacağını, bu komisyonun soykırım konusunda bir karara varamayacağını ama belgeler ortaya konacağı için en azından iddianın “tartışmalı” olduğu sonucuna varılacağını söylüyor. Obama’nın “medz yeghern” terimini kullanması için mahkemeye gidilecekse bu mahkemenin AİHM değil Uluslararası Adalet Divanı olması gerektiğini de vurgulayarak düzeltme yapıyor. Teşekkürler Sayın Tacar!)

Devamını Oku

ABD’de “Hristiyanizm” tehlikesi var mı?

2 Mayıs 2009

Amerika diğer ülkelerin içişlerine müdahale ederek aklınca “dünya siyasetine istediği yönü verme” faaliyetini sürdürerek bugüne kadar kaç ülkeyi geri dönülemez yörüngelere soktuğunu, sadece o ülkelere değil birçoğuna ne zararlar verdiğini fark etmemiş görünüyor. Elbette dünyanın en güçlü devleti olarak diğer ülkelerin siyaseti, gidişi hakkında kafa yorabilir, yorum yapabilir, raporlar hazırlayabilir ama “özgür, egemen bir ülke üzerinde o ülkenin içişleriyle ilgili baskı kurma hakkı” yoktur.Malezya’daki durumu çok geç fark ederek “Türkiye ve Malezya dünyada ‘ılımlı İslâm’a örnek iki ülkedir” dediler, Malezya kısa süre sonra şeriat rejimine geçti. Afganistan’da Rusya’ya karşı Taliban’ı yarattılar, Taliban yalnız Afganistan’ın değil Pakistan’ın da başına bela oldu. Irak’a el atıp “petrolü ele geçireceğim” diye yüzbinlerce insanı yok ettiler, ülke üçe bölünme tehlikesiyle karşı karşıya... Ama ABD uslanmıyor, utanmıyor. Şimdi Obama’nın daha kibar ve akıllı, daha iyi eğitimli ve birikimli kimliğiyle kısacası yeni, parlatılmış bir imajla aynı müdahaleleri sürdürüyor.Bildiğiniz gibi ABD’nin Uluslararası Dinî Özgürlükler Komisyonu Türkiye’yi ilk kez, aralarında Afganistan, Pakistan, Suudi Arabistan, İran, Irak ve Mısır’ın da bulunduğu “izleme listesi”ne aldı. ABD Dışişleri Bakanlığı eğer raporu dikkate alırsa bu listedeki ülkelere “yaptırım uygulayabiliyor”muş. Daha da önemlisi bu komisyon Obama’nın “Türkiye’deki laiklik anlayışının değiştirilmesi, kamusal alanda (okul, üniversite ve devlet daireleri) dinî kıyafet serbestisi getirilmesi için çaba göstermesini” istiyor. Türkiye’de insanların “dinini özgürce yaşayamadığı”nın belirtildiği raporda araya Türkiye’nin Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenik statüsünü tanıması, Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun açılması da sıkıştırılmış.“Kadın”la başlıyor, “kadın”da bitiyorTürkiye’de herkes istediği şekilde ibadetini yapıyor, istediği gibi giyiniyor, Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakan ve milletvekili eşleri artık “kamusal alan sayılan birçok yerde” de sık sık türbanla ve tesettür kıyafetleriyle yer alabiliyorlar, tek kısıtlama “devlet kurumlarından yararlanılarak vatandaşlar üzerinde din baskısı kurulmaması” için devlet okul ve kurumlarındaki dinî kıyafet yasağı. Müslüman çoğunluğa sahip olan ve sonunda dinin siyasallaştırılmasından kurtulamayarak İslâmi baskı rejimine geçen bütün ülkelerde önce kadının hedef alınması, tesettüre sokulan kadın sayısı arttırılarak başlayan hareketin daha sonra “tüm kadın haklarını kısıtlama ve İslâm hukukunu uygulamaya koyma” haline dönüşmesi Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetini anlamaları için yeterli aslında. Türkiye konumunda, aynı tehlikeyi taşıyan “laik-demokratik” yönetime sahip bir başka ülke yeryüzünde kalmadı. (Türkî Cumhuriyetler tam demokrasiye sahip olmadıkları halde endişeyi taşıdıklarını göstermeye başladılar. Azerbaycan’dan sonra Özbekistan da cemaat okullarını kapattı ve hatta bazı mezunlarını “laik rejime karşı faaliyet”le suçlayarak yargıladı.)Durum böyle olduğu, geri dönülemez sonuçlar doğurduğu içindir ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden kararlar “Türkiye’deki laiklik uygulamasının insan haklarına aykırı sayılamayacağı, laiklik kurallarının uygulanmasının bir ülkeden diğerine değişebileceği” şeklinde çıkmaktadır. Bunu açıklayanlara “Vay sen dine karşı mısın, yoksa dinsiz misin” baskısının yapıldığına bakmayın, Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan başta olmak üzere birçok kadının “başkaları, genellikle aileden biri tarafından yapılan baskıyla” türban taktığını, bugün ise türbanın ilk ve hatta anaokulu düzeyine indirildiğini, küçücük çocukların “kadın” sınıfına sokulduğunu hatırlayacak olursak bunun dinle/inançla bir alâkası olmadığını, olayın tamamen “siyasi bir anlayışa, misyona hizmet için bilinçli yayılma” olduğunu daha iyi görebiliriz.Devleti ele geçirme iddiasıSonuçta en dindar insanın bile yeterince dindar bulunmadığı, dindarlık ölçüsünü; giyimi, ibadeti, yaşamı devletin belirleyeceği noktaya gelinmesi zor değil, diğer ülkelerde hiç zor olmadı.Hristiyanlığın yaygın olduğu ülkelerle, İslâm dininin yaygın olduğu ülkelerin laiklik uygulamalarını karşılaştırmak abesle iştigalden, aldatmacadan başka bir şey değildir. Zira Hristiyanlığın “devleti ele geçirme” veya evlenmeden boşanmaya, mirastan tüm toplum yaşamını düzenlemeye kadar kamu düzenini belirleme, çağdaş hukuk devleti yerine din kurallarıyla yönetilen devleti benimseme iddiası artık kalmamıştır, oysa İslâm’da sosyal ve siyasi hayata yön verme, İslâm hukukunu getirme iddiası vardır ve en önemli fark budur.Kısacası; ABD’de veya Avrupa ülkelerinde bir “Hristiyanizm” tehlikesi (dinin devlet yönetimine hakim olması ve baskıya dönüşmesi) yoktur, ABD’nin veya AB ülkelerinin komşuları Suriye, Irak, İran değildir, onlarda bin çeşit terör örgütü cirit atmamaktadır, başlarında “laik rejimden hoşlanmayan” yönetimler de yoktur. Yani arkadaşlar, kıyaslamak imkânsızdır.ABD önce kendi Başkanı’na “konuşurken arkasındaki Hz. İsa adının ve haç işaretinin” üzerine neden siyah örtü örttürdüğünü sormalı! *** Ermeni tasarısına “1923” nasıl girdi?Türkiye’nin “Ermeni soykırım iddiası ve Ermeni sınır kapısı” ile ilgili olarak bir kumpasa getirilmesi hep beklendiği için millet de gergin ve şüpheli gözlerle izliyor olayları...Almanya’dan yazan Nermin Irmak isimli okurumuz ABD’de Türk lobisinin önemli bir parçası olan Turkish Forum’dan Hande Özdinler’in bir yazısına dikkat çekmiş.“Yazılmak istenen yeni tarih budur” başlıklı yazıda Özdinler “Amerikan Meclisi’ne sunulan sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısının ilk maddesindeki ’1915-1919 yılları arasında’denilen kısmın çıkarılıp yerine ’1915-1923 yılları arasında’ibaresinin getirildiğini, bunun kağıt üzerinde küçük ama tarihsel olarak çok büyük bir değişikliktir olduğunu” anlatıyor. Ve bunu şöyle açıklıyor:“Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan 24 Nisan’da ne demişti: ‘Türk halkını sorumlu tutmuyoruz. O dönem baştakiler sorumludur’, tarih 1919’dan 1923’e taşınınca baştakinin kim olduğunu söylemeye gerek var mı? Bu ‘olaylar Kurtuluş Savaşı zamanında oldu’ demektir, bu savaşın başkumandanı ise Atatürk’tür. Bu iki rakam değişikliğinden Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile Cumhurbaşkanı’nın haberi yok mudur? Onların ister olsun, ister olmasın bizim hepimizin haberi olmak zorundadır, lütfen yeni dökümanı okuyun, inceleyin.” (Yeni düzenlenmiş dosyanın internet adresini de veriyor. http://frwebgate.access.gpo.gov/cgi-bin/getdoc.cgi?dbna-me=110_cong_bills&docid=f:hr106ih.txt.pdf)Hande Özdinler “Türklerin tarihleriyle yüzleşmesi” istekleri Atatürk’te bitecek, hatta arkadan “Zamanında size yapılanı şimdi Kürtlere yapıyorlar suçlaması gelirse şaşırmayalım” diyor ve ekliyor: “Sarkisyan konuşmasında ‘Türkiye Ermeni soykırımını kabul ederse Türkiye’de laik sistem yıkılır’ dedi, bu cümle son derece güzel bir analizin damıtılmış öz sözüdür, suç Atatürk’ün üstüne yıkılırsa Atatürk 20. yüzyılın ilk azılı katili ilan edilecek ve Kurtuluş Savaşımızın, Cumhuriyet’in meşruluğu bile tartışmaya açılabilecektir.” Olaylar adım adım öyle güzel geliştiriliyor ki Türkiye’nin tartışılmaz önderi, kahramanı Atatürk’ün adını 1’inci ve 2’inci Ergenekon iddianamesi’ne bile koyma cüreti gösterilebildi. Zamanla “soykırım” iddiasının Atatürk’e yıkılarak, “Ermenilerin katili” gösterilerek kabul ettirilmesi de hiç imkansız görünmüyor. Türkiye’nin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Amerikan Meclisi’ne sunulan yasa tasarısında 1919 tarihinin nasıl 1923’e dönüştürüldüğünü hemen araştırmak ve itiraz etmek zorundadır. Onların ihmalinin faturasını kuşaklar boyu bu toplum ve ülke ödeyecek yoksa!

Devamını Oku

Obama kendine baksın!

2 Mayıs 2009

ABD yine Türkiye’yle oynamak istiyor ama bunu nasıl yapacağına karar veremedi. “Ermeni soykırım iddiası” ile ilgili olarak başkanları Obama’nın “soykırım” demeyip en az onun kadar sorun yaratacak “meds yeghern” deyimini kullanması ve aklınca Türkiye’yi üç kağıda getirmesi yetmedi, şimdi Türkiye’deki laikliğe taktılar.Önce ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, sonra Barack Obama Türkiye’ye geldiklerinde sanki her laik ülkede bunu yapıyorlarmış gibi Türkiye’nin “laik demokratik rejimi”ne övgüler dizdiler. Bunun nedeninin; “Pakistan’ın da yakında tümüyle köktendinci Taliban’a teslim olması ve katı bir şeriat rejimine dönüşmesi tehlikesini görmeleri, yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Türkiye’nin laik rejiminin onu ‘köktendinci’, radikal akımlara, hareketlere karşı koruduğunu ve laik rejiminin, ‘laik devlet’ kurallarının bu anlamda diğer ülkelerden daha fazla önem taşıdığını fark etmeleri” olduğunu düşündük. ABD’den gelen haberler de bu yöndeydi. Oysa (sanki Obama’nın “soykırım” yerine “büyük felaket” demesi daha az sorunmuş gibi) Amerikan Kongresi adeta Başkan Obama’nın 24 Nisan konuşmasının verdiği zararı “yetersiz” görüyor havasında bu yıl yayınladığı Dinler Özgürlüğü Raporu’nda Türkiye’deki laikliği, tesadüf bu ya “aynen AKP’nin ifadeleriyle” eleştirmiş; Türkiye’de Müslümanların dinlerini rahat yaşayamadıklarını, Türk tarzı laiklik ile Amerikan tarzı laiklik anlayışının farklı olduğunu, Obama yönetiminin “Türkiye’de dinin daha özgürleştirilmesi, özellikle kamusal alanda (okullar, üniversiteler, devlet daireleri) dinî kıyafetlerin giyilebilmesi için Türk yetkililerle işbirliği yapması gerektiği bildirilmiş. Bu arada Türk ordusunda namaz kılan veya karısı başörtüsü takan subayların disiplinsizlikle suçlandığı” gibi bir yalana da yer verilmiş ki asker ailelerinin birçoğunda başörtülü kadınların olduğu, yalnızca orduevlerinde (kamusal alan sayılarak) başörtüsüne izin verilmediği, namaz kılan askerlerin asla disiplinsizlikle suçlanmadığı açıkça biliniyor.ABD’NİN “ERMENİSTAN” TEŞEKKÜRÜ MÜ?Tam da AKP’nin yeniden “Anayasa değişikliği”ne el attığı bir dönemde, acaba Obama’nın “Ermenistan sınır kapısının açılması” isteğine yeşil ışık yakılmış olması mı ABD’nin aklına birdenbire “Türkiye’deki laikliği tartışma”yı getirmiştir bilemeyiz. Ama işin ilginç tarafı aynı sırada ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris’in de Fethullah Gülen Cemaati’nin ABD’de kurduğu Rumi Forumu’nda yaptığı konuşmada “ABD’de gelişen bir görüşe göre Türkiye’nin 2002’den bu yana Batı karşıtı ve İSLÂMCI (din devleti, şeriat kurallarına göre yönetim isteyen) bir eksende gittiği ve Obama’nın Türkiye’yi köktendinciliğe götüren bir hükümeti ziyaret ederek ödüllendirmemesi gerektiği belirtiliyordu, Obama bu görüşü reddediyor” demesiydi.Dünyanın (ve ABD’nin) en önemli düşünce kuruluşlarının raporları ile medyasıydı bu görüşü dile getiren ve Mark Parris her nedense (!) hepsini bir kalemde silip atıyor. Ve bulmacanın kareleri (Kongre raporu, Parris) birbirini tamamlıyor: ABD kararını verdi, “Türkiye’de İslamizm tehlikesi yok, rejimiyle oynanacak.” Bu konuya devam edeceğim ama bu yazımı Obama’nın birkaç hafta önce Georgetown Üniversitesi’nde konuşma yaparken arkasındaki “üzerinde Hz. İsa’nın adının yazılı olduğu pano ile haç sembolünü siyah bir perde ile kapattırması”nı ve bu nedenle gördüğü tepkileri hatırlatmadan bitirmeyeceğim.Acaba Din Özgürlüğü Komitesi Türkiye’yle uğraşmadan önce kendi Başkanı’na bunun nedenini sordu mu? Sorması gerekmez miydi?*****Kılıçdaroğlu Deniz Feneri’ni açıklıyor! Tam CHP “Adalet Bakanı Şahin’in Deniz Feneri davasında delillerin karartılması için ortam hazırladığı, davayı geciktirip kamuoyunu yanlış bilgilendirdiği” için Meclis’e gensoru önergesi verdi ki Şahin Adalet Bakanlığı’ndan alındı.Dün “istifa için ne bekliyor” demiştim, demek bunu bekliyormuş. Ana muhalefet partisinin verdiği önergede tüm vatandaşların telefonlarının yasalara aykırı olarak dinlenmesi ve yargıya yapılacak siyasi baskı da var.Bu haftanın en önemli olayları: PKK terörüne verdiğimiz son şehitlerimiz, Ergenekon soruşturmasıyla ilgili yeni gelişmeler, Alman yargısının Türk Deniz Feneri ile birlikte 12 şirketin aranması ve faillerin sorgulanması talebi ve Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un konuşması idi.Pazar günü; CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Meclis eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Emekli Tümgeneral Osman Özbek, İstanbul Üniv. Hukuk Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Ersan Şen ve Taraf Gazetesi Yazarı Ayşe Hür’ün katılacağı Her Açıdan’da bu konuları tartışacağız. Şimdiden bu heyecanlı ve çok şey öğreneceğiniz tartışma için TV’lerinizin karşısında yerinizi ayırın; 3 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da. Hepinizi bekliyoruz.

Devamını Oku

Türkiye “Deniz Feneri istifası”nı bekliyor!

30 Nisan 2009

Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak; Türkiye çapında neredeyse alarm ilan edilir, bütün vatandaşlar hukuka ve insan haklarına aykırı şekilde dinlenir, ülkeye “toplumu konuşamaz hale getiren” bir korku yayılır, hakkında delil bulunamayan insanlar gözaltına alınıp bırakılırken veya önce tutuklanıp sonra iddianamesi yazılırken Deniz Feneri soruşturmasında nedense hukuk hiç yürümedi.O kadar “yürümedi” ki Almanya’da 17 Ağustos 2008’de sonuçlanan davanın dosyası bin türlü oyalama ile Türkiye’ye (İNANILMAZ bir gecikmeyle) 6 ay sonra 24 Şubat 2009’da gelebildi ve tercümanların “15 günde biter” dediği tercüme için 2,5 aydır hâlâ bekleniyor. Bu arada Frankfurt Savcılığı’nın oradaki dava sırasında Türkiye’ye “yüzyılın en büyük bağış yolsuzluğu” dedikleri bu davanın (aralarında RTÜK Bşk. Zahit Akman’ın da bulunduğu) asıl faillerinin Türkiye’de olduğunu, bunların yakalanarak soruşturulması gerektiğini bildirdiğini hepimiz aylar önce duyduk, öğrendik. Ama Adalet Bakanı Şahin, yaptığı başarılı oyalama ile davaya zaman kaybettirirken bu “asıl faillere” hem çok önemli bir zaman kazandırdığı, hem de suç delillerini ortadan kaldırmalarına, kim bilir hangi paralarla alınan gayrimenkulleri devretmelerine (bazıları bu faillerin kendi arasında devredilmiş) imkân sağladığı açıkça ortada...DELİL KARARTMANitekim, bekleye bekleye sonunda sabrı taşan Frankfurt Savcılığı’ndan “verdikleri listenin soruşturulması için” Türk Adalet Bakanlığı’na gönderilen ve Bakan Şahin’in yine “geldi, gelmedi, tercüme edilecek, yok zaten Türkçe’ymiş” gibi oyalamalarla zaman kaybına neden olduğu “yardım talebi dosyası”nda zanlı listesinin ilk sırasında RTÜK Başkanı Zahid Akman bulunuyor, Kanal 7’nin Başkanı Zekeriya Karaman’ın ise “suç olan fiillerin gizlenmesi için Firdevsi Ermiş’e “çifte muhasebe tutması ayrıca özel bir muhasebe programı kullanması için talimat verdiği” vurgulanıyor.“Bu 16 kişinin ifadesini alın” denerek; Deniz Feneri e.V ile Kanal 7 ve Türk Deniz Feneri arasındaki ilişkiler, para trafiği, sözleşmeler soruluyor.Şimdi CHP; Grup Başkanvekilleri Kemal Kılıçdaroğlu, Hakkı Süha Okay ve Kemal Anadol’un imzasıyla Meclis’e “Adalet Bakanı’nın Deniz Feneri davasında taraf görüntüsü verdiği, delillerin karartılması için ortam hazırladığı, kamuoyunu yanlış bilgilendirdiği” için bir gensoru önergesi vermiş. Aynı önergede “ülke genelini, tüm vatandaşları kapsayan ve Anayasa’ya, yasalara, uluslararası sözleşmelere, AİHM kararlarına aykırı olarak yapılan telefon dinlemeleri ile yargıç ve savcılar üzerinde Adalet Bakanlığı’nın kurduğu baskı” da yer alıyor.ADLİ TIP VE DENİZ FENERİ YETER!Dün CHP Milletvekili (hukukçu) Atilla Kart’a “Bu gensorunun ne faydası olacak” diye sordum. Türkiye’de şu andaki demokrasi anlayışı ve parlamento kavramı ile maalesef “çoğunluk bizde, reddederiz” tavrının görüleceğini ama kamuoyunun bilgilendirilmesi adına gensorunun yararlı olacağını söyledi.Bir Batı ülkesinde olsa sadece Deniz Feneri davasında yaptıkları ya da Adli Tıp’taki rezaletlerle tecavüzcülerin kurtarılıyor olması Adalet Bakanı’nı anında koltuğundan etmeye yeterdi.Hiçbir hükümetin Türkiye’ye “çağdışı ülke” muamelesi yapmaya hakkı yok, Adalet Bakanı’nın yaptıkları topluma ve hukuka ciddi bir saygısızlıktır. Mehmet Ali Şahin kendisi istifa etmeyecekse partisi bu istifayı sağlamak zorundadır.******Obama Türkiye’yi nasıl uyuttu?Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ 26 Nisan Pazar günü Her Açıdan’da “Obama’nın Ermeni soykırım iddiası ile ilgili olarak 24 Nisan’da yaptığı açıklama” hakkında çok önemli bilgiler vermişti.Meclis’te 29 Nisan’da yaptığı konuşmada da aynı noktalara değindi. Bunlardan biri ABD Başkanı’nın seçim kampanyasında 5 kez tekrarladığı “soykırım” sözcüğü yerine Ermenilerin kullandığı “meds yeghern” yani “büyük felaket” deyimini kullanmasının da önem taşıdığı, diğeri ise Obama’nın “Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ni bilmemesinin imkânsız olduğuydu.Elekdağ, bu sözleşmede “soykırım” suçunun tam tanımının yapıldığını ve suçun mevcut olması için yetkili mahkemeler tarafından suçun kanıtlanması ve özel kasıtla işlendiğinin saptanması gerektiğinin belirtildiğini...Ruanda ve Yugoslavya çatışmaları sırasındaki soykırım zanlılarını veya Alman Nazileri’ni mahkum eden mahkemeler olduğunu, oysa 1915 Ermeni tehciriyle ilgili olarak Osmanlı Devleti hakkında böyle bir mahkeme kararı bulunmadığını söyleyerek “Değerli bir hukukçu olan Obama’nın bunları ve hukukun temel ilkesi olan Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde de yer alan masumiyet karinesini bilmemesi mümkün mü” diye soruyor.Bunun dışında Ermenistan’la kurulması düşünülen “Ortak Tarih Komisyonu”nun “soykırım olmamıştır” sonucuna varmasının da Ermenistan’ı “soykırım iddiasından vazgeçirmeyeceğini”, kısacası bu komisyonun bir anlamı olmayacağını söyleyerek uyarıyor.Eğer “parti ayırımı gözetilmeden” Şükrü Elekdağ, Onur Öymen gibi deneyimli diplomatların görüşüne başvurulsaydı, Obama’yla çok daha farklı konuşmak mümkün olabilir, bu konulara dikkati çekilebilirdi.TÜRKİYE HAREKETE GEÇMELİO kadar uyarmamıza rağmen ABD Başkanı’na, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin “Suç bizdeydi, Osmanlı’nın başka çaresi yoktu” dediği konuşmasının kitapçığını verdiklerini bile sanmıyorum.Şimdi gelelim Obama’nın kullandığı “meds yeghern” deyimine... Uluslararası araştırmalar yapan yazar Aytunç Altındal dün kendisini programa davet etmek üzere aradığımda Londra’daydı ve konunun “çok önemli” olduğunu söyleyerek şu açıklamayı yaptı:“Yahudiler ‘Holocaust’ terimi sayesinde Alman Nazilerinin yaptığını ‘özel bir suç’ kapsamına aldırarak tazminata hak kazandılar. Ermenilerin yapmaya çalıştığı da 1915 olayını ‘insanlar tarafından meydana getirilen büyük felaket’ diye tanımlayarak “özel suç” kapsamına aldırmak. Karşılıklı olayları ‘tek tarafın yarattığı felaket’ haline getirmekle bunu kolayca sağlayabilirler, zaten Obama’nın konuşması dikkatle okunursa bunlar içinde var. Yani ‘meds yeghern’ hukuki karşılığı olan bir terimdir ve Türkiye hemen harekete geçerek AİHM’ye ‘Mahkeme kararı olmadan Obama bu deyimi de kullanamaz’ demek zorundadır. Aksi takdirde geç kalınacak, dünya hukuk literatürüne Türkiye için de bunun girmesini sağlayacaklar.” Anlaşıldığına göre Obama bizi de, dünyayı da “soykırım” demekten daha beter şekilde uyutmuş. Türk hükümetinin geç kalmadan bu konuyu tartışıp AİHM’ye başvurması, “Tarih Komisyonu” meselesini de iyi düşünmesi gerekiyor. ABD medyasının şu günlerde Başbakan Erdoğan’ı gazlama çabalarına aldanıp alelacele sınır kapısını açmadan önce!

Devamını Oku

Ahmet Türk açıklasın!

29 Nisan 2009

Dün 9 erimiz daha Diyarbakır’da mayın patlaması sonucunda şehit oldu, öncelikle ailelerine ve tüm milletimize (ya da Genelkurmay Başkanı’nın söylediği gibi “Türkiye halkı”na) başsağlığı diliyorum.Eminim ki DTP’lilerin “tamamen ‘kendilerinden’ saydıkları, tamamını ‘temsil ettiklerine’ inandıkları Güneydoğu halkı” arasında da gencecik 9 erimizin haince katledilmesine üzülenlerin sayısı çoktur.Bu 9 er, DTP Milletvekili Pervin Buldan’ın “29 Mart seçiminde Kürdistan’ın sınırlarını belirledik” diyen basın açıklamasından iki gün sonra öldürüldü.Tesadüf (!) bu ya: PKK lideri Murat Karayılan’ın El Cezire televizyonunda yayımlanan: “Türk ordusuna karşı alarm seviyemizi koruyoruz. Ama bu catışmaya barışcıl bir çözüm bulmak için de hazırız. Şu an süreç çok hassas ve tehlikeli. İki olasılık var: ya büyük bir savaş çıkacak ya da barışçı bir çözüm bulacağız” dediği, yani Türk devletini açıkça “İstediklerimizi yerine getirin yoksa iç savaş çıkarırız” diye tehdit ettiği konuşması da 9 şehit verdiğimiz patlamadan bir gün önce yapılmıştı.Dün Ahmet Türk’ü telefonla aradım ve kendisi kalp sorunu nedeniyle cep telefonu kullanmadığı için DTP Milletvekili Sırrı Sakık’la görüştüm. Arama nedenim geçtiğimiz yıllarda 2 kez “Her Açıdan” a katılmış olan Ahmet Türk’ü (tam 9 erimizi daha kaybettiğimiz sırada izleyiciden tepki alacağını da bilmeme rağmen, merak ettiğimiz önemli soruları sormak üzere) bu kez telefonla programa katılmaya davet etmekti.Sırrı Sakık, Türk’ün Pazar günü yurt dışında bir toplantıya katılacağını ama belli bir saatte sabit bir telefonla soruları cevaplayıp cevaplamayacağını ona soracağını söyledikten sonra aynı soruları kendisine sordum.Sırrı Sakık: “Başsağlığı mesajını ben okudum” Aramızda geçen konuşmayı aynen veriyorum. n DTP Türkiye’nin meşru bir partisi. “Devletin, milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağınıza” yemin ettiniz ama milletvekiliniz Pervin Buldan “Kürdistan sınırlarını çizdik” diyor, DTP “PKK ile aynı çizgideyiz” diyor ve Türk askerleri şehit ediliyor. Bunun açıklaması nedir, sizce Türkiye ne hisseder bu durumda?S.S - Biz Pervin Buldan’ın konuşmasından sonra açıklama yaptık; “ülkenin bütünlüğü içinde sorunları çözüyoruz” dedik. Biz silahlı güçleri silahsızlandırmaya çalışıyoruz. n Buldan bu konuşmayı kendi adına mı yaptı diyorsunuz, böyle birşey olabilir mi? Ayrıca DTP (belki Ahmet Türk) kısa süre önce “PKK dağa silah bırakmak için çıkmadı, biz ondan böyle bir şey istemeyiz” demedi mi, gazetelerde yer almadı mı, bu nasıl “silahsızlandırma” çalışması?S.S - Pervin Hanım belki ironi yapmıştır, söyledikleri kendi görüşüdür. Ahmet Türk ise bunu söylemiş olamaz. Biz gerçekten Türkiye’nin gündeminden silahı çıkarmak istiyoruz, nedenleri tartışırsak silahları bıraktırırız.n Zaten Meclis’tesiniz, neden demokratik zeminde tartışmıyorsunuz da bir trör örgütüyle ilişkili olarak, ortak görünerek, devleti tehdit eder görüntüye giriyor sunuz?S.S - İşte asıl sorun burada, biz PKK ile ortağız demedik, “aynı tabandan besleniyoruz” dedik. Diğer partiler bir adım atsa, diyaloğa yanaşsa biz hazırız ama hicbir adım atılmıyor.n Siz olsanız terör örgütüyle birlikte hareket eden bir partiyle çözüm arar mısınız? Milletvekiliniz “Kürdistan sınırı” diyor, PKK lideri tehdit ediyor, arkadan askerlerimiz şehir oluyor, sonra da Ahmet Türk “başsağlığı” diliyor. Neden “bu terörü şiddetle kınadığını” duymadık?SS - O başsağlığı mesajını Meclis Genel Kurulu’nda ben okudum, “hiçbir şiddet eylemini tasvip etmediğimizi” belirttik orada... DTP çıkıp PKK’ya söylense, hakaret etse sorunlar çözülecek mi?“GENEL AF” isteği!n Belki hemen çözülmez ama başsağlığı mesajında sözü edilen “barışçıl çözümü” istiyorsanız adım böyle atılır. Kürtlerin hakları yönünde bir çok gelişme oldu, hala aynı sözler tekrarlanıyor. Nedir bu barışçıl çözümde istediğiniz şey, “Öcalan’a ve PKK’ya af” mı, açıkça söyleseniz de bilinse...SS - “Kürtlerin dilinin, kimliğinin, diğer haklarının güvence altına alınması ve tabii dağda çatışanları hayata dahil etmek için partilerin ortak bir proje sunmaları... Artık bunların gündeme getirilmesi lâzım.”Aslında 2-3 yıl önce Ahmet Türk’e yine aynı soruları, yine terör eylemleri olmaktayken sormuştum ama o zaman böyle net bir cevap verilmiyordu.Şimdi ise maalesef PKK’nın son terör eylemlerinin, verdiğimiz şehitlerin arkasında “terör örgütüne ve tabii ‘örgüt başı’na af” isteği olduğu açıkça anlaşılıyor.Seçimle göreve gelmiş bir partinin demokratik çözüme ulaşmak için önce “PKK’yla ortak” görüntüsünden çıkması gerektiğini bilmemesi mümkün değil.Pervin Buldan’ın “Kürdistan sınırları” sözünü Karayılan’ın “Büyük bir savaş çıkacak” sözü ile birleştirince insan “acaba bu sınırlar için asıl istenen barışçıl çözüm filan değil de iç savaş mı?” düşüncesine geliyor. Asıl istenen : “Türk halkı, Kürt halkı” diye böldükleri vatandaşların birbirine düşmesi midir?Değil ise Ahmet Türk’ün partisi adına çok daha net ve BARIŞÇI bir açıklamayı derhal yapması gerekiyor. *****Teşekkürler!Dün siz okurlarıma “son dakika haberleri” nedeniyle bazen yazılarımı acele yazmak zorunda kaldığımı bildirmiş ’aslında birkaç çift göz daha ve ekstra parmaklar lâzım’ demiştim, hemen cevaplar gelmiş.Yine günlerdir 26 Nisan’da yaptığımız ‘Her Açıdan’ programı ve yazılar nedeniyle Türkiye içinden ve dışından (Almanya ve Avustralya’dan da çok mektup alıyorum) çok sayıda mektup gelmekte, hepsine cevap yazmaya çalışıyorum ama zaman nedeniyle mümkün olamıyor. İlginiz, takdirleriniz için hepinize buradan teşekkür ederek dün gelen güzel mektuplardan birini sizinle paylaşıyorum.“Merhaba, ben bir kadın olarak sizinle gurur duyuyorum. Her Pazar program başladığında nefes bile almadan sizi izliyorum ve izletiyorum. Adana’nın gururusunuz, aslında Türkiye’nin gururusunuz. Boşverin birkaç çift gözü parmağı, Allah gözünüze, beyninize, parmaklarınıza ve kaleminize zeval vermesin. Yüreğinize sağlık. Filiz Şimşek” Olumlu ya da olumsuz, okur maillerini, fakslarını atamıyorum, hele bu yoğun sevgi ve takdir bildirenleri hiç atamıyorum, dolaplarımın halini görseniz şaşarsınız.Verdiğiniz inanılmaz destek için binlerce teşekkürler.

Devamını Oku

AKP “iktidarı” sevdi ama...

28 Nisan 2009

Ama iktidar da sevilir tabii, hele böyle olursa herkes sever. İşsizlik had safhada, milletin ekonomik krizden beli bükülmüş; karnını zor doyuruyor, hacizler kapıya dayanmış, eğitim berbat (ama 15 yaşında öğrencilere ‘nişanlanma izni’ acilen çözülmüş), yolsuzluk deseniz gırtlağa kadar (ah o tercümeler olmasa hemen üstüne gidecekler), çeteler, terör örgütleri cirit atıyor, vatandaşlar vuruluyor ve öte yanda 60 milyon dolarlık lüks jetlerle aile boyu dünya seyahatleri, sıra sıra dizilmiş en pahalı Mercedes makam araçları, padişah sarayından farksız genel merkez binaları, çoluğa çocuğa, eşe dosta fabrikalar, gemiler, hastaneler, kuyumcu ortaklıkları, davetle yapılan ihaleler...Kim sevmez böyle iktidarı, böyle zahmetsiz gücü?AKP yeni bir “seçim analiz raporu” hazırlamış. Bu raporda “4 genel seçimi üst üste kazanmaya kurgulanmaları gerektiği” vurgulanıyor, Cumhuriyet’in 100. yılının kutlanacağı 2023’e kadar (pes artık) “istikrar ve güven”in önemli olduğu; AKP’nin gelecek genel seçimi aldıktan sonra 2016 genel seçimlerini de alacak potansiyele sahip olduğu belirtiliyor.“SEÇSİS”İ UNUTMAYIN!İyimser olmak, pozitif planlar yaparak düşünmek iyidir ama her iktidarın da bir sonu vardır, bugüne kadar kimler gelmiş, kimler gitmiştir. AKP iktidardan “yeterince” yararlandığını, ancak hak ettiği ve millet istediği sürece orada kalacağını, “iktidarı kaybetme”nin de kazanmak kadar doğal olduğunu raporlarına ilave etmeli bence... Hiç değilse orada “sonsuza kadar” kalamayacaklarını rapora baktıkça hatırlarlar.Rapora bir de artık seçimlerde “hileye açık bilgisayarlı toplama” sistemi kullanılmaması, genel seçimde elektrik kesintisini ihtimaline önceden önlem alınması gibi “çok önemli” seçim projelerini eklemeleri gerekiyor.Malum, 29 Mart’taki (ve hatta 22 Temmuz) hile iddiaları hâlâ sürüyor.***** DTP’nin “şeref sözü” ne oldu?Dün bu yazıya başlamış ve DTP’ye “Meclis’e girerken ettikleri yemini” hatırlatmıştım ama yazının tamamını yayınlayacak kadar yerim yoktu, devam ediyor.***Peki nerede kaldı “vatanın, milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağıma namus ve şerefim üzerine and içerim” yemini? Böylesine “hayati önem taşıyan” bir yemini bile unutuveren, takmayan bir partinin başka sözlerine nasıl inanılabilir? DTP milletvekili Buldan “29 Mart yerel seçiminde Kürdistan’ın sınırlarını belirledik” şeklindeki basın açıklamasında “oyları tehditle aldığımızı söylediler” diyor, kapıların altından atılan tehdit mektupları detaylarıyla, dağıtan örgütün ismiyle gazetelerde yer almadı mı?AKP’nin aldığı oylarda nasıl ki yıllardır dini siyasete alet etmesinin büyük rolü varsa, DTP’nin aldığı oylarda da yaptığı ırkçılığın, bölücülüğün etkisi elbette var, bunu çocuklar bile biliyor. Şimdi belediyeleri almanın verdiği cesaretle, yeminleriyle birlikte “Türkiye’nin milletvekilleri olduklarını” da unutarak ülkeyi bölmekten söz ediyorlar.Öyle görünüyor ki bunu yapmak için yıllardır, bütün ülkelerin “terör örgütü” kabul ettiği PKK ile kol kola girmelerini, aynı örgüttenmiş gibi davranmalarını da yeterli bulmayarak belediyesini ele geçirdikleri illeri devletle ve Türkiye’nin geri kalanı ile çatışma içine sokup iyice ayrıştırmayı bile göze alacaklar. Ve bu ülke bazılarının “din”i, bazılarının “dil ve ırk”ı kullanarak yürütmeyi planladığı siyasetlerle daha da düşmanca kutuplaşmalara, belki çatışmalara sahne olacak. Belki “onlar bir yandan, biz bir yandan daha kolay yıkarız” diye düşünüyorlar ama bu Türkiye hangi zorlukları imkânsızlıkları aşarak, “dünyaya karşı” bir mücadeleyi mucizelerle kazanarak kuruldu.O kadar kolay değil. DTP “namus ve şerefi üzerine içtiği and”ı unutabilir ama ülkesini yine, bir kez daha, bin kez daha namusu, şerefi gibi koruyacak on milyonlarca kişinin varlığını unutmamalı!*****Deniz Feneri davası oyuncağa döndüAdalet Bakanlığı’nın hatalarını ya da hiçbir ülkede görülmemiş boyuttaki “ilgisizliği”ni anlatmaya çalışıyoruz ama önemli olaylar bir değil, iki değil...Bakan Şahin seçim öncesi sandalye üstüne çıkarak “bize oy vermezseniz...” tehditlerini eksiksiz yapıyordu ama “Adli Tıp ve tecavüz” olaylarına bakıyorsunuz bin skandal, Deniz Feneri gibi dev yolsuzluklara bakıyorsunuz bin de orada...“Deniz Feneri e.v” yerine sadece “Deniz Feneri” dediğimiz için -ki bütün medyada bu şekilde kullanıldı, kullanılmaktadır- bana dava açtılar. Alman savcıların: “İşin içinde Türkiye’deki dernek var, birlikte çalışmışlar, ‘asıl failler Türkiye’de’ diyerek isimlerini verdik hiçbir işlem yapmadınız. Oysa bizim soruşturmamız sürüyor, hiç değilse bize yardım edin, sorgulayın suçluları” açıklamasıyla, yardım talebiyle gönderdikleri ek dosya için Adalet Bakanı önce “Yok böyle bir dosya” dedi, sonra tepkiler sürdü ve dosyanın “geldiği” anlaşıldı.Alman yargısı gibi hızla çalışsalar, “Yüzyılın en büyük bağış yolsuzluğu” denilen bu önemli davayı Alman mahkemeleri kadar ciddiye alsalar şimdiye kadar Türkiye’deki ayağın neler yaptığı da ortaya çıkacak ve örneğin bize de dava açılamayacaktı.Adalet Bakanı hâlâ “tercüme, tercüme” deyip duruyor. Tercümanların “15 günde kesin biter” dediği dosyalar aylarca tercüme için bekletiliyor.Şu “15 günde biter” diyen tercümanlara verseler ya, millet Ekim’den beri dosya bekliyor, hukuk ayıbı değilse, yolsuzluğu koruma değilse nedir bu!*****Hata!Bu köşenin değerli okurlarına küçük bir notum var. Biliyorsunuz ben yazılarıma da, programıma da “son dakika” haberlerini alırım. Durum böyle olunca yazıların çok acele yazılması söz konusu oluyor. Bir de sayfama gelen ilanlar nedeniyle köşemin şekli son anda değişebiliyor, uzun gelen yazılar acele kısaltılabiliyor. Zaman zaman bir harf ya da kelime hatasına rastladığınızda bunun nedenini bilmenizi istedim. Bana bir çift göz daha (ve ekstra parmaklar) lazım aslında ama maalesef yok işte!

Devamını Oku