Hitler baskısından farksız!

18 Nisan 2009

Önce internette “Facebook”ta politik yazışma yapanların tek tek “çekilmeye başladıkları” haberi geldi. Özellikle “rejim endişesi veya iktidara tepki” anlamı taşıyan ‘mail’lerin artık kendilerine gönderilmemesini isteyenler veya sitelerden tümüyle adını çekenlerin hızla arttığını duydum.Sonra telefonla konuştuğum önemli bir sivil toplum kuruluşu başkanının konuşması, açıklama yapması gereken bir konuda bunu yapmaktan çekindiğini gördüm. Kendisi “kolay kolay susturulamayacak” isimlerden biri olduğu için son derece şaşırtıcı bir durumdu. (Bazıları için ise “beklenen ve istenen” durum.)Ve benzer şekilde “insanların hissettiği baskı ve korkuyu” anlatan mektuplar arka arkaya gelmeye başladı. Bir tanesini alıyorum; Burhan isimli bir doktordan geliyor.“Bugün bir arkadaşıma ‘cep telefonundan ÇYDD’ye yardım için mesaj at’ dedim. Korktuğunu ve bu yüzden mesaj atamadığını söyledi, çok üzüldüm. Ben ve ailem defalarca mesaj atarak bu kampanyaya yardımda bulunuyoruz. Kimsenin korkmaması gerektiğini, bütün Türkiye’yi fişleyemeyeceklerini düşünüyorum.” Dikkat çekici bir başka nokta ise; bulundukları çevrelerde olup biteni anlatan okuyucuların çoğunun (eskiden tek tük görülürken) bugünlerde mektupların sonuna “aman ismimi yazmayın, başıma bir şey gelmesin” notunu koymayı unutmaması... Toplumun hissettiği “aşırı baskı” açıkça ortada... Bu “dalga”lar doktorundan, eğitimcisine, gazetecisinden, sivil toplumcusuna “züccaciye dükkanına dalmış fil” gibi önüne gelen çağdaş, cumhuriyetçi, demokratik haklarına sahip çıkan, sorgulayan, eleştiren, eğiten, çalışan herkesi önüne katıp sürüklemeye, 2 metrelik hücrelere kapatmaya devam ederse şu anda interneti, cep telefonunu kullanmaktan, görüşlerini ifadeden çekinmeyen diğer insanlar da bir süre sonra aynı baskı ve korkuya yenileceklerdir. İşte tam burada akla gelen soruyu da bir okuyucu sormuş: “Böyle faşizan bir baskı altında, Hitler Almanyası gibi yaşamanın adına demokrasi demek zorunda mıyız?” Sorunun cevabını ben değil, Türkiye’yi yönetmeye ısrarla talip olanların; Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın vermesi gerekiyor. (Tabii seslerini duyabilirsek...)ÇYDD BURSUNU BİLMEYEN ÖĞRENCİBir “ODTÜ İktisat Fakültesi 2. sınıf öğrencisi”nden gelen mektubu yazacağım şimdi... Okulu bitirdikten sonra “iş bulması engellenir” endişesiyle ismini -kendisi ‘açıklayın’ demesine rağmen- vermiyorum.Aynen şöyle diyor: “6 aydır aldığım bursum bu ayın 15’inde yatmadı ve öğrendim ki bu burs bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden veriliyormuş, bu nasıl bir asalettir. Düşünün bir kere ‘İslâm adına’ yardımlarda bulunan cemaatleri ve yaptıklarını, bir yanda da misyonerlikle, PKK yandaşı olmakla suçlanan bu asil insanların yaptıklarını. Anlatın lütfen tüm insanlara!” Demek ki ÇYDD “ailelerinin okutmaya izin vermediği” çocuklar için ortaya çıkıp gayret göstermek zorunda kalıyor ama buna gerek olmadığında öğrenciler bursun kaynağını bile bilmiyor.O bursların “misyonerlik için veya PKK’lılara” verildiği iftiralarını atmaktan utanmayanlar bu örneklere ne diyecekler acaba?Bu arada; Türkan Saylan’ı “başörtüsüne düşman” olarak tanıtan yalanların karşılığı da;“O başörtüsüne değil, başörtüsünü siyasi malzİç hatlarda diş macunu, salça yasağı başlıyoreme yaparak binlerce kadını tesettüre sokan, buna paralel olarak ülkedeki ortamı İran’a, Afganistan’a çevirecek çağdışı uygulamalara başvuran din, inanç istismarcılarına karşıydı. İslâm’a değil, özgür rejimin din diktatörlüğüne çevrilmesine” karşıydı.Bu dönemdeki çağdışı uygulamalardan örnek isterseniz; çocuk tecavüzcülerinin kurtarılması için Adli Tıp’ta döndürülen dolapları, skandalları verebilirim. Bu gidişle yakında Afganistan’daki gibi 8 yaşındaki kız çocuklara tecavüzün veya yaşlı adamlarla evlendirilmelerinin savunulduğunu da duyabilirsiniz, bekleyin!

Devamını Oku

Kayıp aranıyor!

18 Nisan 2009

Ülkenin “görüş açıklayabilecek, iktidarın yanlışlarını dile getirip uyarabilecek” tüm demokratik kurum ve kuruluşları, eğitimcisinden bilim adamına kadar vatandaşları hukuk dışı uygulamalarla baskı altına, gözaltına alınıyor, memleket çalkalanıyor ama devletin zirvesi tatilde... Ne Başbakan var ortada, ne Cumhurbaşkanı... Hani kendilerine “Siz bu dönemde ortalarda görünmeyin, ‘düşük profil’de kalın” tavsiyesi verilmiş olsa ancak bu kadar olur.Başbakan tatil üstüne tatil yaptıktan sonra 12. dalganın “tsunami” şeklindeki yankıları sürerken şimdi de Schroder’in doğum gününe gidiyor. Çok önemli doğrusu, Türkiye’de kıyamet kopmaktaymış ne gam... Cumhurbaşkanı ise önce tam operasyon sırasında Bahreyn’e giderek El Halife’ye iade-i ziyarette bulundu, şimdi Somali Cumhurbaşkanı ile meşgul. Malûm Somali Türkiye’den daha önemli...Kendi toplumunu sükûnete davet edecek, hukukun işleyeceğini filan anlatacak birkaç cümle etmek yerine Somali Cumhurbaşkanı’yla sohbet edersiniz, böylece ülkedeki arkası kesilmeyen “dalga”ların ve çalkantının “gayet doğal, olağan” olaylar olduğu havası yaratırsınız olur biter. Ama ne kadar gözden ve konuşmaktan kaçsalar da artık çizmeyi iyice aşan bu eylemlerin siyasi olmadığına “tüm kesimleriyle ayağa kalkan toplumu” inandıramazlar.İktidara geldiğinden bu yana AKP’ye devamlı destek olan ABD ve AB medyaları ile Türk medyasındaki “kendilerini liberal, demokrat şeklinde tanımlayan ve iktidarı destekleyen” birçok yazarın da akıldışı, hukuk dışı bulduğu, siyasallaştığını söylediği Ergenekon gözaltıları için son olarak yine gerçeklerden ve hukuktan sapmamasıyla tanınan Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk da “A’dan Z’ye siyasallaştığını” söyledi.ÖNCE “KUŞATILDI”, SONRA “SİYASALLAŞTI” Kısa süre önce sürpriz bir açıklamayla “yargı kuşatıldı” diyen Selçuk’un “Savcılık soruşturmasıyla ilgili şüpheleri olduğunu, davanın tümüyle siyasallaştırıldığını” söylemesi, TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın da Prof. Dr. Haberal ve diğer gözaltılardaki hukuksuzluğu vurgulaması çok önemlidir.Hele Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’ndan sonra susturulma sırasının YARSAV Başkanı’na geldiği, “yargı baskı altında, dinleniyor, izleniyor” dediği için Adalet Bakanlığı’nın onun hakkında soruşturma başlattığı, yargının gerçekten kuşatıldığının iyice açığa çıktığı şu günlerde son derece önemlidir.Türkiye’nin Başbakanı ile Cumhurbaşkanı’nın bir tarafta deprem olurken oturup kumdan kaleler yapma oyunu oynuyor havasındaki programları ise gerçekten hiçbir ülkede benzerine rastlanmayacak bir durumdur. *** “Aksi ispatlanana kadar herkes suçlu” mu? Radikal dinci gazeteler Türkan Saylan’a, ÇYDD’ye ve ÇEV’e “misyoner”likten, “bursları PKK’lılara verme”ye kadar en akıl almaz yalanları yakıştırarak bu yalanlarla operasyonu “kabul edilir” kılmaya çalışırken, bir yandan da bundan sonra ailelerin çocuklarını bu çağdaş eğitim dernek ve vakıflarının bursları ile okutmaması için her türlü nedeni yarattılar, bunu yapmaya devam ediyorlar. Kısacası, 2002 yılından bu yana toplumda, medyada ve birçok kurumda “din” ile “laik rejim”i birbirine rakip olgularmış gibi göstererek başlatılan ve sürdürülen düşmanca kutuplaşma son operasyonla kıyasıya bir mücadeleye dönüştü. Bir grup sanatçı, yazar ve öğretim üyelerinin, gözaltına alınan ÇYDD yöneticileri ile akademisyenlere destek vermek üzere yaptıkları “Ergenekon Tertibine Ortak Tavır” isimli toplantıda, her dönemde görüşlerini açıkça ifade etmekten çekinmeyen (gerçek sanatçı tavrı) Müjdat Gezen hukukun temel ilkelerinden biri olan “masuniyet karinesi”nin Ergenekon soruşturması ile tersine çevrildiğini vurgulamak üzere “Hukuka yeni bir kavram geldi; aksi ispatlanana kadar herkes suçludur” demiş.Olup bitenlere bakınca Gezen olayı tek cümlede özetlemiş gibi görünüyor...Peki, bu işin sonu nereye varacak? İddianamede Atatürk’ün “terörist”, kurtuluş mücadelesinin “terörist mücadele” olarak yer almasına nasıl göz yumuldu? Acaba Batı’nın “İslâmcıların cumhuriyete ve laiklere karşı cadı avı” dediği hukuksuzluklar nelerdir, bunları nasıl ve kim durduracak?Bu Pazar Her Açıdan’da Ergenekon’un 12. dalgasını ve aklımızdaki tüm soruları yine en iyi uzmanlarla tartışacağız.İstanbul Barosu eski Bşk. Avukat Turgut Kazan, Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum, “Kardelenler, Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları” kitabının yazarı Ayşe Kulin, “1 dakika karanlık” eyleminin mimarı Avukat Ergin Cinmen, kadın ve insan hakları savunucusu Avukat Canan Arın ve gözaltına alınan üniversite öğrencilerinden birinin de katılacağı yaklaşık 3 saatlik programda YARSAV Başkanı Ömer F. Eminağaoğlu, yazar Aytunç Altındal ve sanatçı Müjdat Gezen’in konuşmaları da yer alacak. Yine her zamanki gibi bilmediğiniz çok şeyi duyacağınız şekilde hazırlanan Her Açıdan 19 Nisan Pazar öğlen 12.30’da Star’da.Kaçırmayın derim! *** “Bir dakika karanlık” geri geldiBir okuyucum dün “yeni başlayacak olan 1 dakika karanlık eylemi”ni haber verdi. İnternette “tencerekon” isimli bir sitede haberleşilerek başlatılan eylemde yine Susurluk skandalının ardından “gerçeklerin ortaya çıkması için” yapıldığı gibi ışıklar akşam 9’da söndürülüp yakılacakmış. Eylemi başlatanlar “çakıl taşı bile olsa elimizi bir taşın altına sokmak istiyoruz” diyorlarmış. Bana devamlı “Biz ne yapabiliriz, bu baskılara tepkimizi nasıl gösterebiliriz” diye soranlara duyurmuş olayım.

Devamını Oku

Ergenekon’un başı kimmiş meğer?

16 Nisan 2009

Sevgili arkadaşlar, sevgili millet eğer “Bu memlekette her şeyi duyduk, her şeyi gördük, eksik bir rezalet, bir skandal kalmadı” diyorsanız yanılıyorsunuz... Daha çook var, çok.Adalet Bakanlığı YARSAV (Yargıç ve Savcılar Birliği) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu aleyhine soruşturma başlattı. Gayet beklenen bir durum, çünkü Eminağaoğlu “yargının (yüksek yargı dışındaki), yargıç ve savcıların Adalet Bakanlığı baskısında olduğunu, yargıya asla bağımsız denemeyeceğini” anlatan, cumhuriyete ve adalete saygılı bir hukukçu... Suçlandığı konulardan biri de “Aç, susuz, yorgun alınan ifadeler geçerli olmaz” demiş olması... Bu konuyla ilgili bir telefon konuşması yaparken YARSAV Başkanı çok akıl almaz bir olayı daha anlattı dün.Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol’da (uzun süredir tutuklu) bulunan bir belge “Kurtuluş mücadelesini Osmanlı’ya karşı terörist mücadele, Atatürk’ü ise terörist” olarak gösteriyormuş. Bu bilgi ve belge 1. Ergenekon İddianamesi’nin 40-41’inci sayfalarında, 2. iddianame’nin ise 31’inci sayfasında yer almış.Eminağaoğlu; “Eğer ilk iddianamedeki belge gerçek kabul edilmeseydi, ikincide buna yer verilmezdi ve Sevgi Erenerol için ‘Atatürk’e hakaret’ten de işlem yapılması gerekirdi. İkincide yer veriyor ve işlem yapmıyorsa ‘Savcı bunu gerçek kabul ediyor’ demektir. Atatürk’ün Ergenekon’un tarikatvari yapısı içinde yer aldığı ve hatta bu yapının başı olduğu iddiası da yakında ortaya çıkarsa şaşırmamak gerekir” diyor.Nasıl, muhteşem değil mi?Hani bir milletvekili “gelecek dalgada Anıtkabir’e gidecekler herhalde” dediğinde gülmüştük ama gülmemek lazımmış demek ki... Ve Atatürk’ü bile “Ergenekoncu, terörist” diye iddianamelere koyabiliyorlarsa, cesaret bu boyuttaysa ÇYDD ve Türkan Saylan’a yapıştırılan iddiaların da hiç şok yaratmaması gerekiyor demek ki...Asıl şoku sona saklıyorlar galiba, bekleyin daha “büyük önder, bu ülkenin, cumhuriyetin kurucusu, dünyanın saygıyla andığı Mustafa Kemal” var sırada!*****“Adli Tıp”a da dokunulsun. Hemen!Vakit yazarı Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki kız çocuğa, hem de maddi olarak kendisine bağımlı bir ailenin çocuğuna (suç ve cezası bu durumda artıyor) tecavüzü davası da Deniz Feneri gibi hiç bitmeyecek bir dava biliyorsunuz.Ne zaman biter, ancak Adli Tıp “Bırakın çocuğun tecavüzden etkilenmiş olmasını, onun ve ailesinin hayatının kararmasını, hepsi bu tecavüzden topluca memnun olmuşlardır. Sanık ödüllendirilmelidir” şeklinde bir rapor verdiği zaman...Bu raporun elde edilmesi için gereken her şey yapıldı, Adli Tıp Kurumu hallaç pamuğu gibi atıldı. Ama işe bakın ki Adalet Bakanı’nın “oluruyla” atanan çocuk psikiyatristi Doç. Dr. Ayten Erdoğan da dün çocuğu muayene edip rapor verecekken (zavallı mağdur kız bir de bu sıkıntıya sokuluyor, 3 günde bir muayene, aynı olayı tekrar yaşatma) istifa etti.Hem de Adli Tıp Kurumu’nu “Yine aynı raporu verecekler. Bu koşullarda sağlıklı rapor çıkarmak zor” diye suçlayarak...Bu ne demektir? Mağdur çocuk B.Ç’ye verilen avukat bile “mağduru değil, sanığı koruyan” konuşmalar yaparken Psikiyatrist Doktor’un Adli Tıp için de bunları açıklaması “dehşet verici” değilse nedir?AKP iktidarını yönetenler (son olarak Milli Eğitim Bakanı Çelik) ve yağcıları devamlı “Hiç kimse dokunulmaz değildir” deyip duruyorlar. Millet ise “Hiçbir AKP’liye dokunulduğu, hiçbir tarikat veya cemaate dokunulduğu ya da denetlendiği görülmedi” diyor.Buna “Hüseyin Üzmez ve Adli Tıp” da dahil.Haydi göstersinler gerçeği millete, Adli Tıp yalan rapor mu veriyor sorgulansınlar.Hem de derhal, bekliyoruz!

Devamını Oku

Vatansever olmanın bedeli

15 Nisan 2009

Dün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde çalışmış olan bir arkadaşım telefonda “ÇYDD’nin ve ÇEV’in tüm bilgisayar kayıtlarının alınmış olması sadece bu kayıtlardaki öğrencilere ulaşmaları için değil, daha da önemlisi bu derneklere yardım eden, destekleyen isimleri öğrenmeleri açısından önemli” diyordu.Ona göre bu isimlerin işlerinin engellenmesi ve aynı zamanda bundan sonra çağdaş eğitim derneklerine, vakıflarına yardım etmeyi düşünenlere de gözdağı verilmesi hedefleniyordu.“Ergenekon” diye diye öyle bir noktaya geldiler ki Mart 2009’da bile bu soruşturmaya inanmayı sürdüren tüm Batı medyası “Hükümeti eleştiren kişi ve kurumlar, medya, yargı, üniversiteler başta olmak üzere laik kurumlar tehdit altında. İktidar güç savaşında” derken ülkenin içinde de vatandaşlar tepkiyle, endişeyle ayağa kalkmış durumda.Artık herkes “her ihtimali” en uzak ihtimaller dahil onlar söylemeden önce düşünüyor ki aynı ihtimallerin hemen gerçekleşebildiği de gözden kaçmıyor. Ne hikmetse!Örneğin 24 yaşındaki bir üniversite son sınıf öğrencisi şunları yazmış:“ÇYDD ve Türkan Saylan’a yapılan aramalar duyarlı ve akıl sahibi olan herkes gibi ben ve ailemi de dehşete düşürdü. Uzatmadan konuya gireyim; ÇYDD’ye yapılan aramalarda tüm burs alan öğrenci ve bilgileri polisin eline geçti. Bugün bu bilgileri edinen bazı art niyetli insanlar, çoğunun ailesi Anadolu’da bulunan öğrencilere ulaşıp TEHDİT, ŞANTAJ, belki RÜŞVETLE bu öğrencilerin aldıkları burs karşılığında misyonerlik yaptığına dair ifade verdirtemezler mi, ya da yasa dışı yollara zorlandıklarına... Zaten zamanında annesinin yabancı uyruklu olması nedeniyle yeteri kadar iftiraya maruz kalmış olan Türkan Saylan dolayısıyla ÇYDD ve bu yolla tüm Atatürk sevenler zan altında bırakılamaz mı? Belki kaygılarımız çok ütopik ama son 7 yıldır ütopik dediğimiz tüm kaygılarımız gerçeğe dönüşmedi mi?”MÜSLÜMANLARI ALDATMA TAKTİĞİÜlkenin çağdaş, cumhuriyetçi ve bu yönde öncülük eden isimlerinin büyük kısmını (19 yaşındaki üniversite öğrencilerini bile) çeteci, darbeci ilan ederek, bunu kanıtlayamayacaksa başka suçlar yakıştırarak gözaltına alan, tutuklatan bir soruşturma, görülmemiş bir hukuksuzluk işte vatandaşta, gençte bu etkiyi yapıyor, bu korkuları yaratıyor. Türkan Saylan ve ÇYDD ile ÇEV misyonerlikle suçlandı bile... Önce onların eğitim bahanesiyle Hristiyanlık propagandası yaptıkları öne sürülecek ki hem inandırabildikleri Müslümanlar’da bu şahıs ve kurumlara olumsuz tepki yaratılsın, hem de aileler bundan sonra çocuklarına bu iki kuruluş yoluyla çağdaş eğitim vermekten vazgeçsinler. Ne kurnazca planlanmış “bir taşla iki kuş” metodu değil mi?Bundan sonra iş 24 yaşındaki üniversite öğrencisinin “korktuğu” şeyi gerçekleştirmeye bakar. Bugüne kadar kimlere ne yalanlar, ne iftiralar yakıştırıldı da hangisi doğru, hangisi yanlış anlaşılamadı. Bunu da “gerçek değilse yargı anlar nasıl olsa” açıklamalarıyla savuştururlar.Deniz Feneri davasını aylardır başlatamayan, tercümanların “15 günde biter” dediği çeviriyi 3 aydır sözüm ona “bitiremeyen”, bitirdiğinde de “kazandırılan zaman” nedeniyle hiçbir ipucu bulamayacak olan yargı kim bilir bunu ne zaman anlar? ‘Yargının işi, yargı anlar’ diyen AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’le Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’i aynı şekilde ‘Biz polisin kısalttığı rapora baktık’ diyen savcılar ‘Ne aradıklarını, neyle suçladıklarını’ söylemeden 15 gün (sadece 15 gün) Silivri’ye gönderseler ne düşünürlerdi acaba?15 gün sonra suçsuz oldukları anlaşılırsa o içerde geçen günleri ve isimlerine sürülen lekeyi kim tazmin ederdi veya edebilirdi?Demirel; “Bu ülkede vatansever olmanın bedeli vardır” demiş. Yaşanan budur.(Not: ÇYDD’ye bağışta bulunarak çok sayıda çocuğun eğitimini sağladım bugüne kadar. Benim adıma bazı kuruluşların yaptığı bağışlarla okuyan öğrenciler de oldu. Bununla gurur duyuyorum. Şimdi bu derneğe ülkenin her yanından destek yağıyor, “Kefen param sizin olsun” diyerek bağış yapanlar varmış. Daha da artmalı, toplum bu hukuksuzluğa tepkisini göstermek zorunda!)

Devamını Oku

Kapatma davasının rövanşı... Cadı avı!

14 Nisan 2009

Bulmacanın parçalarını yan yana getirdiğinizde bazı noktalar gayet açık görülüyor.AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanı Çelik “Türkan Saylan ve Tijen Mergen’i iyi tanırım. Ama Mergen ‘Sen niye baba beni okula gönder dedin’ diye gözaltına alınmıyor, Saylan ‘bazı kız çocuklarına ÇYDD’de burs verdiği için soruşturma kapsamında’ değil. Bu olayları AKP ile ilişkilendirmek en büyük haksızlıktır” dedi.AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün ise önce “Siyasi iktidarın bu tür operasyonları yapma, yaptırma imkânı yoktur, bu yargının planladığı, denetlediği bir tablodur” dedikten sonra tümüyle “AKP’ye açılan kapatma davası”na odaklanıyor.“Bize ‘yargıya boyun eğin, Anayasa’ya boyun eğin’ diyenler, bize bu tavsiyede bulunanlar bugün başka şey söylüyorlar. Bizde de birçok delil, belge öne sürüldü, yargı çoğunu kabul etmedi. Bu insanlar suçsuz ise mahkemece tespit edilir.” Tekrar Hüseyin Çelik’e dönelim:“Esas prensip şudur; bir insanın suçluluğu ispat edilmedikçe biz ona ‘masum’ gözüyle bakarız, masum kabul ederiz” dedikten sonra Rektör Haberal örneğiyle devam ediyor: “Hiç kimse dokunulmaz değildir.” Okurlarımız “Ortam Stalin, Mussolini, Hitler baskısına döndü, herkes korku içinde. Herkese dokunuluyor ama ne bir AKP’liye, ne de bir tarikat ya da cemaate dokunulduğunu görmedik. Ya sadece onlar dokunulmaz veya tek hatasız kul onlar” diyorlar, önce bunu Çelik’e iletelim. Üniversite, “yüksek yargı” dahil olmak üzere yargı, medya, çağdaş sivil toplum kuruluşları, bilim adamları kusursuz bir sıralamayla “dokunulur” olup diğerlerinin adı hiç geçmeyince yapılanı görüyor, anlıyor millet, bunu bilsinler.SAVCILARIN “AŞIRI YORUMU”YMUŞDiğer açıklamalara gelince;Hüseyin Çelik’in Türkan Saylan ve Tijen Mergen’in neden sorgulandığını ve gözaltına alındığını gayet iyi bildiği anlaşılıyor. Nihat Ergün “Belki Ergenekon iddianamesini hazırlayan savcılar da bazı konularda aşırı yorum yapmış olabilirler. Onu bilmiyoruz biz” derken savcıların “keyfî yorumlarla” gözaltı ve tutuklama kararı verme ihtimalinden (bu söze neden gerek duydu acaba) söz ediyor ama yine de “bilmediğini” ekliyor.Oysa Çelik’in ifadesinden “bildiği” belli. Nedir peki bildiği suç? Acaba sonunda “28 kız öğrenci yurdu, 10 ilköğretim okulu yapılmasını, 7 binden fazla kız öğrenciye burs verilmesini” sağlayan eğitim kampanyasının mimarlarından olan Mergen ile “onbinlerce öğrenciye burs veren ve eğitimini sağlayan” ÇYDD’nin başkanı Saylan “PKK’lı teröristlerin çocuklarını eğitmekle” filan suçlanmasın?Türkiye’nin en ücra köşelerindeki yoksul çocukları okutmaya çalıştıkları için en kolay yapıştırılacak iddia olsa olsa bu olabilir, zaten bir bu rezalet kaldı Türkan Saylan’a yakıştırmadıkları bugüne kadar...Çelik masuniyet karinesini tekrarlayarak “suçluluğu ispat edilmedikçe biz ona masum deriz” diyor, bu kadar iyi biliyorsa yıllardır cezaevinde çile tüketen insanların suçluluğu kanıtlanmış mı onu da söyleseydi bari...“Suçsuz ise mahkemece tespit edilir” şeklindeki papağan şakıması iyi de o arada hapiste geçen ayları, yılları kim geri getirecek, tazmin edecek, böyle saçmalık, böyle hukuksuzluk hangi ülkede görülmüştür?LAİK KURUMLARI TASFİYEHemen kapatma davasını öne sürmeleri bu olayların arkasındaki soru işaretlerine cevap gibi... Ama orada bütün yaptıkları somut şekilde tek tek ortadaydı. Söz konusu yargı “Adalet Bakanlığı’nın baskısı altında olmayan yüksek yargı; Anayasa Mahkemesi”ydi ve kendileri de dava süresince gözaltına alınmadılar, tutuklanmadılar.Bence “kapatma davası”nı hatırlamaları yine de iyi. O dönemde AKP’yi korumak için sınırlarını saygısızlık boyutunda aşan ve işi AYM’ye hakarete kadar vardıran yabancı basın ve ajanslar bugün CNN’inden, Reuters’ine kadar “Kökleri siyasal İslâm’da olan AKP iktidarının laik kurumları tasfiye için Ergenekon’u öne sürerek cadı avı yaptığını ve bunu kapatma davasının rövanşı olarak gördüğünü, Doğan Grubu’na verilen 500 milyon dolarlık cezanın da bu kapsamda verildiğini” anlatıyor dünyaya...Peki bu AKP’ye ne anlatıyor?

Devamını Oku

Korku İmparatorluğu’nun son dalgası!

13 Nisan 2009

Eh işte bu “dalga” hakikaten... Milletle dalga geçtiklerini açıkça anlatan dalga tam da bu sonuncusu oldu.Uzun süredir toplumun sabrını ölçmekteydiler artık ölçmeyi de bırakıp “patlatmaya” karar verdiler insanları. Nedir, acaba sokaklara dökülmelerini, olay çıkmasını, ordunun filan işe karışmasını mı bekliyorlar?Malum, eski Meclis Başkanı Bülent Arınç seçim öncesi bu “Ergenekon davası” dedikleri balonu öne sürerek orduya açıkça hakaret etmiş, 22 Temmuz öncesindeki muhtıranın faydasını gördükleri için aynısını ummuştu, olmadı.Ama millet sokaklara dökülürse belki olur... Belki şu pek özledikleri, kolay ve ucuz başarı getiren “mağdur rolü”ne onları sokacak, seçim yenilgisini, yolsuzluk ve antidemokratik baskıları unutturacak bir hareket gelir.Acaba neden herkes Ergenekon balonu ile hükümet arasında ilişki kuruyor?Kaç kez “Bu konu yargıyı ilgilendirir, bizimle alakası yok” açıklamaları yapmalarına rağmen neden kimseyi inandıramadılar?Yoksul halk açlıktan, işsizlikten inlerken, “Ben Ergenekon davasının savcısıyım” diyen Erdoğan devlete 61 milyon dolar fatura yükleyen yeni süper lüks jetiyle Antalya tatilinde... Ama gönüllü savcısı gözlerden ırak iken de “son dalga” maşallah tıkır tıkır yürütüldü...Anlaşıldığına göre projede sıra, iktidara muhalefet yapan Kanaltürk ve ART kanallarından sonra Kanal B ile sahibi ve Başkent Üniversitesi Rektörü olan Prof. Dr. Mehmet Haberal’a, 3 eski rektöre, İstanbul Üniv. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Manisalı’ya ve on binlerce kız öğrenciye burslu eğitim veren ÇYDD ile ÇEV’e (Çağdaş Eğitim Vakfı) geldi.İktidar medyası tam gaz!Konunun özetine bakacak olursak bu dalga ile konuşması ve “rejime sahip çıkacak, cumhuriyet ilkelerinin korunmasını ya da toplumun aydınlanmasını, eğitimle aydın gençlerin yetişmesini sağlayacak” herhangi bir çalışmada bulunması önlenecek kişiler “üniversite öğretim üyeleri ile cumhuriyetçi sivil toplum kuruluşları”... Ayrıca Kanal B ile de muhalefet yapan kanallar tamamlanmış olacak. (Gördüğünüz gibi deniz otobüslerinde ve her yerde iktidarın kanalı olarak reklamını yapan Kanal 24’ü veya Deniz Feneri davasıyla bağlantılı olduğu Alman yargısı tarafından net şekilde açıklanan Kanal 7’yi rahatsız eden yok. Onlar sorunsuz ve tam gaz!Hayatını okuma imkanı olmayan kız öğrencilerin eğitimine adamış olan ve uzun süredir ağır bir hastalıkla boğuşan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan’ın evi tam 7 saat aranıyor.Saylan “Polislerin uzun uzun kitapları incelediklerini” söylemiş. ‘Acaba gözaltına almak için Atatürk’le ilgili kitap okuyup okumadığını mı anlamaya çalışıyorlardı’ diye düşünüyor insan, olay o noktada yani.İçinde burs gören öğrencilerin kayıtlarının bulunduğu bilgisayarları alıp gitmişler, “o öğrenciler burs alamayacak” diye üzüldüğünü söylüyor Saylan... Bu durumda bile öğrencileri düşünen bir kahraman kadındır kendisi... Medeni bir ülkede yaşıyor olsaydı heykelini dikerlerdi, heykellere tükürülen ülkede ise suçlu muamelesi görüyor, evi aranıyor, hakarete uğruyor.O, öğrencilere üzülürken ben kayıtlarından bularak küçük öğrencileri bile gözaltına almalarından korkuyorum artık. “Eğitimsiz ve kolay aldatılabilecek vatandaş”ın daha makbul sayıldığı yerde “çağdaş eğitim alanlar” da suçlu olabilir yani.Güleriz biz ağlanacak halimize... Ergenekon sanığı diye cezaevine tıkılmış bir kadın, bir telefon görüşmesinde yaşlı kayınvalidesinden “büyükhanım” diye bahsettiği için “Söyle, Büyükanıt’ı mı kastettin” sorularıyla karşılaşmıştı biliyorsunuz. Her şey ama her şey olabilir artık.“Ne zaman tutuklanacak?”Burada önemli ve gözden kaçmaması gereken bir kepazelik de Türkan Saylan’ın “Bazı basın mensupları ‘Bu kadın ne zaman tutuklanacak’ diye yazmışlardı” sözündeki “basın” mensuplarının durumu.Herkes, her yazan/çizen bu “saygın olması gereken” mesleğe mensup olamaz, olmamalı... Köşelerinden hedefi gösteriyorlar, bir süre sonra o isim “bir dalgaya kurban” gidiyor.Suçu neymiş gözaltına almaya artık herhalde utandıkları Türkan Saylan’ın ve gözaltına aldıkları ÇYDD yönetim kurulu üyeleri ile şube müdürlerinin? Milliyet’te “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasını yürüten Doğan Gazetecilik İcra Kurulu Üyesi Tijen Mergen’in? Eğitime verdikleri önem mi, “çağdaş bir Türkiye” için çalışmaları mı, hangisi?Haydi yarın da “nedeni” yazsınlar, birazcık insanlıkları varsa... Ki öğrenelim.Son ayak “Parlamento” imiş!Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanvekili Bülent Orakoğlu’nun konuşması çok ilginç:“Son dalganın üniversitelere yönelik olduğunu” söyledikten sonra “Bir dahaki dalga kamu kurumlarına yönelik olacak, son ayak ise Parlamento olacak” demiş ve eklemiş “Türkiye büyük bir hukuk devleti. Bu örgüte karşı birlik halinde olunması gerekli...” Daha çok beklersiniz o birliği... Sadece şu üç cümle bile bu konunun artık nasıl bir “siyasi linç ve sindirme aracı” haline getirildiğinin apaçık ifadesidir.Medya, yargı, çağdaş sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, kısacası bir iktidarın yapacağı “ülkenin geleceğine yönelik ve hukuki” hatalara engel olabilecek tüm sivil-demokratik kurumlar susturulduktan sonra sıranın muhalefet partilerine geleceğini söylüyor. Yani “Yasama” da tümüyle ele geçecek, muhalifler orada da susturulacak. Demokrasinin böylesine “PES” demez misiniz?İyi ama eski bir istihbaratçı bu adımları, hele Parlamento adımını nasıl böylesine kesin bilebiliyor? Savcıyla birlikte mi karar veriyorlar?Tüm yollar tıkanıyor ve toplumun işi Allah’a kalmış gibi görünüyor ama işte Allah da yanlış yapanı şaşırtıp ayağına dolaştırıyor sonunda. 12. dalga millete bu yapılanların ne menem bir dalga olduğunu göstermiştir. Gün, kendisini ve ülkesinin geleceğini düşünen herkesin olayları çok iyi okuması gereken gündür!(Not: Ergenekon savcıları Uğur Dündar için kendilerine hakaret ettiği gerekçesiyle Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’na suç duyurusunda bulunmuşlar. İyi de HSYK’ya Adalet Bakanı’nın başkanlık ettiğini ve kurumun da iktidar baskısı altında olduğunu cümle alem biliyor. Buradan çıkacak olan kararın güvenilirliğini kim sağlayacak?)

Devamını Oku

Başbakan’ın “KAYIP ŞEHİR” tatili!

12 Nisan 2009

Ben iki şehre aitim; annemin ve benim doğduğumuz yer olan (ve doğduğum evin hâlâ avlusundaki limon ağacıyla yepyeni durduğu) Antakya ile babamın doğduğu ve yıllarca milletvekilliğini/senatörlüğünü yaptığı Adana... Bu iki ismi söyleyince akan sular durur benim için, tutkuyla bağlıyım her ikisine de...Başbakan Erdoğan’ın seçim yorgunluğunu atmak için tatil mekanı olarak Antakya’daki Ottoman Otel’i seçtiğini duyunca “Bravo, harika bir seçim” dedim. Çünkü size anlatacak fırsat bulamadım ama 26 Ocak’ta annemin “40 duası”nı Antakya’da, onun yaşadığı evin çok yakınında bulunan, hayatının bu şehirde geçen yıllarında sık sık gittiği ve hasta olduğu son yıllarında ise sürekli gitmek istediği (maalesef sağlık durumu nedeniyle gerçekleştiremedik) Habib-i Neccar Camii’nde yaptırdım. Müslümanlıkta önemli bir yeri olduğu, Yasin Suresi’nde de anlatıldığı ayrıca Anadolu’nun da ilk camisi olduğu için son derece önemli bir camii olan Habib-i Neccar gerçekten çok etkileyici.Önce tarihini, efsanesini okuyup sonra orayı ziyaret etmek insana bambaşka duygular veriyor. İlk aklıma gelen şey yaklaşık 2300 yıllık geçmişe sahip, “Hristiyanlık” ismi ilk kez burada verildiği için 2 büyük dinde de önemli yeri olan Antakya’da bu camiyi ve önemli tarihî yerlerini görme fırsatı bulacaklarıydı. Sonra da Ottoman Otel’in güzelliğini düşündüm; çok geniş bir alana yayılmış, birçok hastalığa iyi gelen kaplıca sularının kullanıldığı yüzme havuzları bulunan büyük bir sağlık merkezi, özenli dekorasyonu, gerçekten krallara layık “kral dairesi” ve inanılmaz mutfağı ile olağanüstü güzellikte bir otel burası...Kalmadım ama annemin duası için Adana’dan gelerek beni alanda karşılayan sevgili dostlarım ve Antakyalı çok zarif bir hanım olan Gönül Asfuroğlu ile birlikte gezdim ve yemeklerinden yedim.MUTLAKA GÖRÜN!Hani Antakya’nın yemekleriyle zaten kimse yarışamaz ama (Adanalılar kızmasın) Ottoman Otel’in lezzeti de işte tam gerçek Antakya lezzeti... Anacığımın elinden çıkmış gibi kaytaz böreği, oruk, çiğköfte ile Arap kebabı, katıklı ekmek, çökelek salatası, babağannüç, şıhilmahşi, humus, cevizlibiber, zahter, künefe ve daha aklınıza ne gelirse... Böyle lezzet ve çeşidi bir arada bulmak imkansızdır.O günü sevgili annemle yaşamayı nasıl bin kez hayal etmiştim hastalığı döneminde... Öyle hayatı seven, Antakya’sına da her şeyiyle âşık bir kadındı ki nasıl mutlu olurdu kim bilir...Ama eminim ki Habib-i Neccar’daki duayı ve huzurlu saatleri de, sonrasını da hissetti... Eminim ki ruhu oradaydı...Kısacası sevgili arkadaşlar, Antakya muhteşem. Görmeyenler en kısa zamanda gitmeliler... “Orada AKP kazandı” diye kızanlar da!BU TARİHE SAYGISIZLIKYeri gelmişken söyleyeyim; Antakya’da AKP’nin kazanmasının önemli bir nedeni, AKP’li adayın karşısında “daha önce seçim kaybetmiş” bir adayın bulunması imiş. O adayı uygun görenler “bu sahil şehrini kaçırdık” diye kızacaklarına kendilerini kutlasınlar (!).. Sonra da oturup biraz düşünsünler.Ve bir başka önemli not: Gurur duyulacak bir tarih/ kültür birikimine sahip Antakya belediyecilik açısından o kadar korkunç bir bakımsızlık ve yozlaşma, çirkinleşme içinde ki insan bakınca ağlama duygusuna kapılıyor. Söyleyecek tek şey var: Onu kayıp şehir haline getirenlere “yazıklar olsun”!*****Babanızın çiftliği mi? Ekonomik krize karşı her ülke çok önceden önlemini alıp zararını minimuma indirmeye çalışırken Türkiye “teğet geçecek” şeklindeki seçim söylemleriyle oyalandı. Önlem alınmadığı için sanayiler çöktü, yüzbinlerce kişi işsiz kaldı. Devlet kendi harcamalarında bir kısıntı yaptı mı? Tam aksine yolsuzluklar ve israf daha da arttı. Son olarak Tekirdağ Valisi Nezihi Doğan’ın “3 adet lüks makam aracı” varken -ki bunların ikisi Renault, biri Mercedes- 113 bin Euro değerinde 4. bir lüks araç aldırdığı haberi geldi.Valiliğin (maaşlar ve mevduat hesapları için) Vakıfbank ve Halk Bankası ile yaptığı anlaşmalar sonucunda promosyon ücretlerinden bir lüks Volkwagen minibüs ile bir de Toyota jip aldırılmış.Eğimi olmayan, arazi aracına da gerek duyulmayan bir şehirde insanlar isterse, gücü varsa cebinden vererek jip alabilir ama milletin kesesinden Vali alamaz.Türkiye kimsenin babasının çiftliği değil... Binlerce lise ve üniversite öğrencisi “ailesinde beş kuruş para olmadığı için” eğitimini yarıda bırakıyor bu ülkede...O minibüs ve jip paraları devletin kasasında kalsa, gerekli bir harcama için kullanılsa olmaz mıydı?Kim soracak bu israfın hesabını, kim?

Devamını Oku

Adı Beki, çapsızın teki!

11 Nisan 2009

Saygısız ve zavallı tiplerin, tetikçilerin ne dediği, ne düşündüğü hiç önemli değildir benim için, yazılarını da okumam kaza ile bu mesleğe girmişlerse... Takdir edildiğini iyi bildikleri adımı kullanarak ilgi uyandırır hale getirebileceklerini, “berbat”lıktan kurtarabileceklerini sandıkları yazılarını ya bir tanıdık bildirir bazen, ya bir okuyucu...Çoğu kez güler geçerim, anacağım beni “Meyva veren ağaç taşlanır”, “İt ürür, kervan yürür” özdeyişlerini tekrarlayarak yetiştirmiştir, şerbetliyim o nedenle, umursamam.Son günlerde bu sınıfa giren tiplerin saldırı yazıları arttı, siyasi patronlarından emri alıyor ve “tetikçilik” görevlerini eksiksiz yerine getiriyorlar (internete döşendikleri, her satırı düşmanlık ve haset kokan abuk sabuk karalama yazıları yetmiyormuş gibi... Yemezler.)Malum Ruhat Mengi’nin yazılarına ve programlarına olan toplum güvenini somut şekilde izlemekteler. Bu kadın gerçekleri en açık, en anlaşılır şekilde ve en uzman kişilerin bilimsel desteğiyle millete anlatıyor, sık sık “emrinde bulundukları siyasi gücün” keyfini de kaçırıyor. Acaba sinirini bozmaya çalışsalar performansını etkileyebilirler mi? Acaba... Acaba... Çırpınıyorlar.EMİR BÜYÜK YERDEN Mİ?Bunlardan biri hafta içinde “Benim kendilerine yandaş medya dediğimi, oysa asıl benim ‘yandaş’ olduğumu” yazmıştı. “Utanmazlık” filan diyordu, utanmazın ta kendisi.“Neye yandaş”, onu da söyleseydi bari... Söyleseydi de her demokratik ülkede “yandaş medya” deyiminin sadece “görevini unutarak iktidar yalakalığı yapanlar” için kullanıldığını, “muhalefet yandaşı basın” diye bir tanımın basın terminolojisinde olamayacağını, olmadığını öğretseydik.Sebep de, programıma “iktidarı savunacak kimseyi” çağırmıyor muşum... Sor bakalım; başta “kadınlar” olmak üzere AKP milletvekilleri kaç kez çağrılmış ve “kendilerine yasaklandığı” ya da partileriyle bağlantılı olaylar, baskılar, yolsuzluklar konusunda “söyleyecek sözleri olmadığı” için gelememişler. Sor bakalım yazdığın gazetenin genel yayın yönetmeni kaç kez davet edilmiş, sor “bu hafta da çağrılmış mı?”.. Diğer yandaş meslektaşlarına da sor kaç kez davet edildiler?Acaba çanak soru sorulmadığı için mi, yoksa karşılarına çok bilgili uzmanlar çıkacağından emin oldukları için mi?“MUHATAP DÜZEYİ” ÖNEMLİDİR!Başbakan Erdoğan’ın emir eri; zekası ve birikimi ile bırakın danışmanlığı “bir karganın kılavuzluğu”ndan öte gidemeyecek, bu nedenle de kılavuzluğunu yaptığı/yapacağı kişilerin “burnunu tehlikeye (!) sokacak” biri olan Akif Beki de kendisiyle hiçbir ilgim olmadığı halde, durup dururken ortada hiçbir neden yokken beni hedef alarak “tetikçinin teki” olduğunu göstermiş. Seçim acısı bozuk psikolojisini daha da bozmuş besbelli.Ahmet Hakan’a bulaşırken kalitesiz mürekkebi hedefiyle yetinmeyip benim üstüme de sıçramış. Aklınca hem kılavuzluktan yatay geçiş yaptığı köşe yazarlığında adını duyurmak için iki ünlü yazara saldıracak, hem de “bir taşla iki kuş vurarak” daha çok göze girecek. Düşünün, yetişkin bir insanın bu “adanmışlığı” göz yaşartıcı değil midir?Hakan’a “En iyisi senin muhatap düzeyin Ruhat Mengi kalsın” diyor. Ben de Hakan’a aynı öneride bulunacağım; muhatap düzeyinin çok önemli olduğu açıkça ortada, iyi korumak lazım. Her zaman Ruhat Mengi düzeyini tutturmak zordur ama o yine de çıtayı yüksek tutmaya çalışsın.Aşağıya düşünce böyle çamura rastlayabiliyor insan, durup dururken canını sıkmanın alemi yok. *** NOTLAR: 1- Bundan sonra bana bulaşacak olanlardan IQ testi istiyorum, aptalca yazılar pek zor okunuyor.2- Adanalı gençlerden telefon geldi: “Abla, tetikçiye anında ‘Hemşehrimiz Ruhat Mengi’ye dil uzatanın dilini koparırız’ mesajı gönderdik” dediler. Yazıdan öyle haberim oldu.3- Başka bir ülkede “bir siyasi partiye üye ya da danışman olanların” yazısını kimse okumaz, kendine yer de bulamaz. Her “parti sözcüsü” gazeteci olsun o zaman.4- “Arapça” eğitimi alanların zekâ düzeyi kolay kolay “matematik-fizik-kimya” eğitimi alanlar kadar gelişmez. (Görülüyor ki “kalite düzeyi” de aynı durumda...)5- Gazeteci; çirkin, dayanaksız, nedensiz saldırılar yapacağına dürüst ve ilkeli olmayı denemelidir. Bu yol daha uzun ama daha onurlu en azından!

Devamını Oku