Ben iki şehre aitim; annemin ve benim doğduğumuz yer olan (ve doğduğum evin hâlâ avlusundaki limon ağacıyla yepyeni durduğu) Antakya ile babamın doğduğu ve yıllarca milletvekilliğini/senatörlüğünü yaptığı Adana... Bu iki ismi söyleyince akan sular durur benim için, tutkuyla bağlıyım her ikisine de...
Başbakan Erdoğan’ın seçim yorgunluğunu atmak için tatil mekanı olarak Antakya’daki Ottoman Otel’i seçtiğini duyunca “Bravo, harika bir seçim” dedim. Çünkü size anlatacak fırsat bulamadım ama 26 Ocak’ta annemin “40 duası”nı Antakya’da, onun yaşadığı evin çok yakınında bulunan, hayatının bu şehirde geçen yıllarında sık sık gittiği ve hasta olduğu son yıllarında ise sürekli gitmek istediği (maalesef sağlık durumu nedeniyle gerçekleştiremedik) Habib-i Neccar Camii’nde yaptırdım. Müslümanlıkta önemli bir yeri olduğu, Yasin Suresi’nde de anlatıldığı ayrıca Anadolu’nun da ilk camisi olduğu için son derece önemli bir camii olan Habib-i Neccar gerçekten çok etkileyici.
Önce tarihini, efsanesini okuyup sonra orayı ziyaret etmek insana bambaşka duygular veriyor. İlk aklıma gelen şey yaklaşık 2300 yıllık geçmişe sahip, “Hristiyanlık” ismi ilk kez burada verildiği için 2 büyük dinde de önemli yeri olan Antakya’da bu camiyi ve önemli tarihî yerlerini görme fırsatı bulacaklarıydı. Sonra da Ottoman Otel’in güzelliğini düşündüm; çok geniş bir alana yayılmış, birçok hastalığa iyi gelen kaplıca sularının kullanıldığı yüzme havuzları bulunan büyük bir sağlık merkezi, özenli dekorasyonu, gerçekten krallara layık “kral dairesi” ve inanılmaz mutfağı ile olağanüstü güzellikte bir otel burası...
Kalmadım ama annemin duası için Adana’dan gelerek beni alanda karşılayan sevgili dostlarım ve Antakyalı çok zarif bir hanım olan Gönül Asfuroğlu ile birlikte gezdim ve yemeklerinden yedim.
MUTLAKA GÖRÜN!
Hani Antakya’nın yemekleriyle zaten kimse yarışamaz ama (Adanalılar kızmasın) Ottoman Otel’in lezzeti de işte tam gerçek Antakya lezzeti... Anacığımın elinden çıkmış gibi kaytaz böreği, oruk, çiğköfte ile Arap kebabı, katıklı ekmek, çökelek salatası, babağannüç, şıhilmahşi, humus, cevizlibiber, zahter, künefe ve daha aklınıza ne gelirse... Böyle lezzet ve çeşidi bir arada bulmak imkansızdır.
O günü sevgili annemle yaşamayı nasıl bin kez hayal etmiştim hastalığı döneminde... Öyle hayatı seven, Antakya’sına da her şeyiyle âşık bir kadındı ki nasıl mutlu olurdu kim bilir...
Ama eminim ki Habib-i Neccar’daki duayı ve huzurlu saatleri de, sonrasını da hissetti... Eminim ki ruhu oradaydı...
Kısacası sevgili arkadaşlar, Antakya muhteşem. Görmeyenler en kısa zamanda gitmeliler... “Orada AKP kazandı” diye kızanlar da!
BU TARİHE SAYGISIZLIK
Yeri gelmişken söyleyeyim; Antakya’da AKP’nin kazanmasının önemli bir nedeni, AKP’li adayın karşısında “daha önce seçim kaybetmiş” bir adayın bulunması imiş. O adayı uygun görenler “bu sahil şehrini kaçırdık” diye kızacaklarına kendilerini kutlasınlar (!).. Sonra da oturup biraz düşünsünler.
Ve bir başka önemli not: Gurur duyulacak bir tarih/ kültür birikimine sahip Antakya belediyecilik açısından o kadar korkunç bir bakımsızlık ve yozlaşma, çirkinleşme içinde ki insan bakınca ağlama duygusuna kapılıyor. Söyleyecek tek şey var: Onu kayıp şehir haline getirenlere “yazıklar olsun”!
Babanızın çiftliği mi?
Ekonomik krize karşı her ülke çok önceden önlemini alıp zararını minimuma indirmeye çalışırken Türkiye “teğet geçecek” şeklindeki seçim söylemleriyle oyalandı. Önlem alınmadığı için sanayiler çöktü, yüzbinlerce kişi işsiz kaldı.
Devlet kendi harcamalarında bir kısıntı yaptı mı? Tam aksine yolsuzluklar ve israf daha da arttı. Son olarak Tekirdağ Valisi Nezihi Doğan’ın “3 adet lüks makam aracı” varken -ki bunların ikisi Renault, biri Mercedes- 113 bin Euro değerinde 4. bir lüks araç aldırdığı haberi geldi.
Valiliğin (maaşlar ve mevduat hesapları için) Vakıfbank ve Halk Bankası ile yaptığı anlaşmalar sonucunda promosyon ücretlerinden bir lüks Volkwagen minibüs ile bir de Toyota jip aldırılmış.
Eğimi olmayan, arazi aracına da gerek duyulmayan bir şehirde insanlar isterse, gücü varsa cebinden vererek jip alabilir ama milletin kesesinden Vali alamaz.
Türkiye kimsenin babasının çiftliği değil... Binlerce lise ve üniversite öğrencisi “ailesinde beş kuruş para olmadığı için” eğitimini yarıda bırakıyor bu ülkede...
O minibüs ve jip paraları devletin kasasında kalsa, gerekli bir harcama için kullanılsa olmaz mıydı?
Kim soracak bu israfın hesabını, kim?

