Haydi G20’ye de kafa tutun!

2 Nisan 2009

Başbakan Erdoğan havaalanında bir gazetecinin “Nereden buldun yasası hakkında ne düşünüyorsunuz” sorusuna “Bizim konularımız arasında bu yok” cevabını vermiş.Obama, Başkan seçildikten sonra halka hitap ettiği ilk konuşmasında “Milletin her kuruşunun nereye harcandığının hesabı verilecek, tüm harcamalar büyük bir titizlikle ve şeffaf yapılacak. Toplumlarla yönetimler arasında güven ancak bu şekilde oluşur” demişti ve bu konuşmadan en çok aklımda kalan cümle de (canımız bu konuda fena yandığı için) bu oldu.Dün telefonda konuşurken Gazeteport yazarı arkadaşım Ayşe Özgün de dikkatimi Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy’nin G20 toplantısı için bulundukları Londra’da ortaklaşa yaptıkları basın toplantısında en çok vurguladıkları, kendisinin de dün yazdığı noktaya çekti. (Ayşe Özgün uzun yıllar ABD’de yaşadığı ve her zaman dünya siyasetini çok yakından izlediği için hiçbir detay gözünden kaçmaz...)Sarkozy ve Merkel:“Dünya ekonomisinin toparlanması için kararlar almak üzere 20 ülke başkanı olarak buraya toplandık. Bu kararlar tam açık olmayan, gevşek ve son dakikada iğreti eklenmiş kararlar olamaz. Bu tarihten itibaren tüm dünyada para akışları haritada çizilebilir bir biçimde KONTROL ALTINDA ve ŞEFFAFLIK İÇERİSİNDE olacak. Ne kadar para, nereden kaynaklanıyor, nereye gönderiliyor. Ve gerekçeleriyle! Artık vergi kaçırma noktaları dünya finans sisteminden silinip yok edilecek (...) Bugün burada ‘at pazarlığı’ da yapmayız. Almanya ve Fransa tüm bu konularda hemfikirdir. Avrupa bize katılmayabilir” demişler. Görüldüğü gibi ekonomik krizin “küresel boyutunda bile” tüm para akışlarının kesinlikle “kontrol altında ve şeffaf” olması konuşuluyor. Bu sağlanacak, sorumsuzluğun cezasını toplumlara yükleyemeyiz deniyor. Bizde ise devletin, milletin trilyonlarca lirası yolsuzluklarla, parti kasalarına para akıtmalarla ve hatta seçim rüşvetleri ve harcamalarıyla heba ediliyor... Kimse de bunu önleyemiyor. Başbakan da dönüp “Nereden buldun diye bir şey konularımız arasında yok” diyebiliyor...Neden yok? “Anayasa değişikliği”nden söz ediyorsunuz, neden en başta “dokunulmazlıklar ve nereden buldun” konuları gelmiyor, hatta hiç söz edilmiyor?Ama işte bizler medya ve millet olarak yıllardır uyarılarımızı dinletemedik hatta bu nedenle aşırı baskılara uğradık ama G20 toplantısından çıkan kararları dinlemek zorunda kalacaklar. Ve dün ilerleyen saatlerde Merkel ile Sarkozy’nin istekleri G20’de kabul edildi.Bundan sonra Deniz Feneri gibi yolsuzlukların da, oradan gelen paraların nerelere kullanıldığının da veya örneğin “Sabah ve Atv” için devlet bankalarından hiç düşünmeden alınan dev kredilerin de, yapılan tüm ölçüsüz harcamaların da hesabını vermekten kaçamayacaklar. Ya onlara da “one minute” çekmeleri gerekecek ya da kuzu kuzu kabul etmeleri!(Not: 5 Nisan Pazar günü Türkiye’ye gelecek olan ABD Başkanı Obama Ankara’da kalacağı Sheraton Oteli yöneticilerine “İsraf istemiyorum, görkemli hazırlık yapılmasın” talimatı da göndermiş. Ona Türkiye’yle ilgili birçok konuda bilgi verilmiş ama ne kadar zengin (!) ve israftan çekinmeyen bir millet olduğumuz anlatılmamış. Padişah yaşantısını ne kadar sevdiğimizi, Türkiye’deki her konudaki görkemi bilseydi zahmet etmezdi. “Ayran”ımız yoktur ama “tahtırevan”ımız çoktur vesselâm!)*****Baykal, Say’a cevap vermiş ama... Dün “Fazıl Say’ın Deniz Baykal’a” mektubunu yazmıştım, bugün Baykal’ın Antalya’da CHP’nin adayı olarak Başkan seçilen Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ı ziyareti sırasında gazetecilere -Say’ın mektubuna cevap niteliğinde- söylediklerini yazacağım.“Daha yüksek hedeflere ulaşmanın sihirli bir reçetesi, mucizevi bir çözümü olsaydı, toplumsal, kültürel, tarihi, sosyolojik temeli olan sorunlar sihirli bir değnek dokunuşuyla çözülebilseydi bu iş çoktan çözülürdü.”Kusura bakmasın ama Sayın Baykal’ın bu cevabı da aynen Başbakan Erdoğan’ın sık sık yaptığı “halkı yanıltıcı, kolayca kaçan ve kendisine yarayan” açıklamalarına benzemiş.Fazıl Say sihirli değnekten veya reçeteden söz etmiyor, sadece “eğitim, işsizlik, varoşlara ve Anadolu’ya açılım, halka inme, ekonomik çözümler ve her konuda ‘projeler’den söz ediyor, var mı/yok mu bize söyleyin. Yoksa eğer, siz gidin olan biri gelsin” diyordu.Bu konulara önem veren adayların birçok ilde tüm tehditlere, rüşvetlere rağmen kazandığını ve partinin oyunu yukarı çektiğini bu seçimde gördük. Demek ki kişilik, imaj, projeler çok önemli...Şimdi Fazıl Say’ın sorusunu tekrar düşünmeli; Türkiye genelinde bu projeler var mı, yok mu? Yoksa eğer...?

Devamını Oku

Fazıl Say’dan muhteşem mektup!

1 Nisan 2009

Uluslararası büyük ün kazanmış olan başarılı sanatçımız Fazıl Say’ın daha önce de “ülkesinin siyasi sorunlarıyla ilgili” önemli açıklamaları olmuştu. Ben bu sorumluluğa ve cesarete sahip sanatçılara büyük saygı duyuyorum (cesarete dememin sebebi konuşanlara her yönden siyasi baskıların gelmesidir elbette), Batı ülkelerinde sanatçılar siyasi görüşlerini hatta seçimde kime oy vereceklerini açıklar, kendilerini takdir eden kitleleri birikimleriyle aydınlatır, bu sevgi ve popülariteden “doğruları gösterme” amacıyla yararlanırlar, bizde ise böyle sanatçılar parmakla sayılacak kadar azdır maalesef.Fazıl Say seçimin ertesi günü CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a bir mektup yazmış. Ama her satırı gerçekleri o kadar güzel anlatıyor ki etkilenmemek mümkün değil. Bazı bölümlerini almak istiyorum:“Ülkenin batısı Yunanistan, doğusu Afganistan gibi. İnsanları da öyle... Atatürk ‘Ben halkı niye dinleyeyim? Halk beni dinlesin’ diyen cesur bir liderdi...Bu ama ‘tarihe not düşen’ büyük liderlerin üslubudur. Kendisinden sonra öyle bir lider gelmedi... Büyük bir bağlama üstadı olan Arif Sağ’ın ‘Ben sazımı niye dinleyeyim? Sazım beni dinlesin’ demesi gibi... Aynı şekilde Arif Sağ’dan daha iyi bağlama çalan henüz yok... Ludwig Van Beethoven sağırlığında bile bütün insanlığa kendini dinletmekte... Niye???Deniz Bey, ‘toplanalım psikolojisi’nde size destek vermekteyiz... ‘Bölünmeyelim, ufalmayalım, ezilmeyelim, mahvolmayalım’ psikolojisi...Ne sizin parti başkanlığınız, ne Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul liderliği, umurumuzda değildi. Derdimiz endişelerimizdi... Ve onlar hâlâ varlar...” Bunları yazdıktan sonra Anadolu’da laikliğin tamamen unutulmuş durumda olduğunu, AKP’nin yoğun olduğu yerlerde kadınların etekle dolaşamadığını, “bilim ve sanatın zaten yok” olduğunu, tarikatların alıp başını gittiğini anlatıyor ve soruyor:“Neden karşı siyaset üretilmemiş, neden sahaya çıkıp bu mücadele verilmemiş? İktisadi açılımlar ve bu şehirlerin insanlarına, ayrıca varoşlara hitap etme, eğitim, işsizliğe çözüm, kültür sanat, Güneydoğu sorunu konularında neler yapılmış?”Bütün bu konularda projeleriniz var mı diye sorduktan sonra:“Varsa fikirler ne alâ, uygulamaya geçilmesini hemen isteriz, eğer yoksa sizin yerinize CHP’nin başına ‘iktisadi ve gerçekçi fikirleri-projeleri olan biri’ni istiyoruz. Açık ve net” diyor. Ve mevcut endişelerin yaklaşık 20-30 milyon insanın endişeleri olduğunu söylüyor.BU DEĞİŞİM YETMİYOR!Mektubun tamamı tek kelimeyle harika... Aslına bakarsanız, Deniz Baykal’ın 29 Mart seçimleri öncesinde “büyük ölçüde” doğru bir siyaset izlediğini, Başbakan Erdoğan’a göre çok daha sakin ve akılcı bir üslupla “yolsuzluklar, ekonomik kriz, işsizlik, medya ve yargıya yapılan aşırı siyasi baskılar” gibi hayati konuların üzerine gittiğini gördük. (Ama hâlâ İstanbul’daki mitingte Kılıçdaroğlu yerine neden kendisinin konuştuğunu merak ediyorum.)Önceki yıllara kıyasla kendisi ve partisiyle ilgili olumsuz birçok yönü törpülemeyi başardı. Bununla birlikte sık sık ve özellikle her seçim sonrasında “artık CHP Genel Başkanlığı’nı yeni, yıpranmamış bir isme bırakması” isteği tekrarlanıp duruyor. 29 Mart seçiminde de CHP’ye verilen oyların büyükçe bir kısmında “ülkenin, laik rejimin geleceğiyle ilgili korkuların, ortaya çıkan aşırı iktidar baskılarının, yolsuzluk ve işsizliğin” rolü vardı. Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin, Murat Karayalçın, Mustafa Akaydın gibi isimlerin büyük rolü de vardı. Yani bu oyların hepsi “CHP tabanı”nı filan göstermiyordu. Onun için Baykal şimdi “AKP’nin yükselişi bitti” derken “CHP’nin yükselişinin ne zaman ve nasıl başlayacağını” da söylemek zorundadır. İstediği takdirde kimse onu yerinden oynatamıyor, doğru... Ama elini vicdanına koyarak söylesin; Fazıl Say’ın söyledikleri de çok ama çok doğru değil mi?(Not: Partinin içinden biri 1973 seçimlerinde Ecevit’in birinci olduğu gece Baykal’ın “Ecevit istifa etmelidir, çünkü tek başına iktidar olamamıştır” diyecek kadar eleştiri kültürünün önemini vurgulayan genç bir siyasetçi olduğunu, bugün de kendisine yapılan istifa eleştirilerine hak vermesi gerektiğini söylüyor. Bu da çok doğru değil mi?)*****Obama için VIP helikopter! Duyar duymaz ‘Amann’ dedim ‘Obama’yı da karlara düşürüp 112 kurbanı yapmasınlar...’5 Nisan Pazar günü Ankara’ya gelecek olan Obama için 4 bin polis görev yapacak, bir VIP helikopter de apronda hazır bekletilecekmiş.Obama’nın da yemeklerine, suyuna kadar her şeyi ABD’den geliyor, hatta biliyorsunuz “tuvalet çıkışları” bile geride bırakılmıyor, ABD’ye taşınıyor. Ama galiba helikopter meselesini bize bırakmışlar.Oysa son birkaç olay bize Türkiye’de bir kaza anında kazazedenin veya düşen helikopterin yönünü bulmaktan tümüyle aciz olduğumuzu gösterdi. Köylülerin kendi aramasıyla ulaştığı helikopteri 3 bin görevli ve devlet günlerce bulamadı. Uludağ kayak merkezinde, hem de öğrenci tatilinde karda kaybolan ve uzun saatler boyu yeri tespit edilemediği (!) için donarak yaşamını yitiren gencimiz Ümit Özgen’de de neden aynıydı.Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin ölümünde ihmallerin, dizi hataların çok rolü var, Ümit Özgen’de de... Hepsini tekrarlamıyorum ama ne Uludağ’daki Jandarma, ne İçişleri veya Ulaştırma Bakanı, ne kayak pistlerini belirlemeyen sorumlular, ne tatilde bile kapalı Sağlık Ocağı, ne “tek işaret fişeği bulundurmayan” oteller hesap verdi, ne de hayatını kaybeden gazetecinin cep telefonunu 20 dk. meşgul edip yerinin bulunması ihtimalini ortadan kaldıran 112 servisi...Onlar hesap vermediği gibi “nereden kalkıp nereye yöneldiği bilinen helikopteri nasıl bulamadıkları anlaşılmayanlar” da vermedi...Bir okuyucumuz “Kara araçlarında bile GPRS denen sistemle adım adım takip edilebiliyorken bir helikopterde böyle bir sistem olmaz mı” diye soruyor.Ayrıca o 6 kişiden diğer 5’inin cep telefonlarından yer tespiti neden yapılamadı sorusu var.Turkcell’in “2222-NEREDEYIM” servisini yazmıştım, buna göre “112 Acil Servis bunu denemesini neden gazeteci İsmail Güneş’ten istemedi, bunu da mı bilmiyorlar” sorusu var.HERKES ÖĞRENMELİ!Okurlarımız merak etmişler, Turkcell’e sordum; hem 2222’ye, hem de 7777’ye “NEREDEYIM” yazdığınızda (Turkcell hatlarının bulunduğu, yani telefonun çalıştığı her yerde geçerli) nerede olduğunuz, size en yakın yardım noktaları koordinatlarıyla çıkıyor. (Vodafone ve diğerlerinde yokmuş.)Bunları biz biliyorsak ve devlet kuruluşları, acil yardım servisleri bilmiyorsa onun hesabı da verilmelidir.Kısacası, Obama’yı bence helikoptere filan bindirmesinler. Hatta makam aracının şoförüne bile 2222 ve 7777’yi öğretsinler. Yazık olur adama!

Devamını Oku

Şaibeli 2 seçim

31 Mart 2009

Acaba Yüksek Seçim Kurulu 22 Temmuz ve 29 Mart seçimlerinde “hile” veya “büyük yanlış” olduğu konusunda ne düşünüyor, ne yapacak?Örneğin belediye seçimleri gecesi tam oylar toplanırken “veri tabanının çökmesi, bilgisayarların kilitlenmesi, elektriklerin kesilmesi”, aradaki bir saate yakın karanlık zaman, bu sürede neler olduğu, olabileceği geçiştirildi ama aslında çok önemli. YSK Başkanı’nın verdiği güvence ile olay kapandı oysa Başbakan elektrik kesintisinin “Enerji Bakanlığı’ndan kaynaklanmadığını” açıkladığına göre Murat Karayalçın’ın da haklı olarak sorduğu gibi “nereden kaynaklandığını ve o arada neler olduğunu” bilmek milletin (tabii başta adaylar olmak üzere) hakkıdır. Türkiye’den başka hiçbir ülkede seçim günü ve sayım yapılırken neredeyse bütün ülkenin uzun süre her türlü karanlık işe ortam sağlayacak şekilde karanlıkta kalmasına susulamaz.İstanbul’da İlhan Kesici ile Tayyip Erdoğan’ın çekiştiği belediye seçiminde de aynen bu kez Kılıçdaroğlu’nda ve Karayalçın’da olduğu gibi oylar başabaş gidiyordu, kıyasıya bir çekişme vardı, İlhan Kesici’nin uzun süre “kazanan” durumunda olduğu görüldü, sonra durum tersine dönüverdi. Ve daha sonra da çöplerden çok sayıda ‘CHP oyu’ çıktı.Bu kez de mesela Adana’da Ahmet Cevdet Çamurdan İlköğretim Okulu’nun öğrencileri oynarken tesadüfen çöp konteynırında kullanılmış oy pusulalarını buldular.Ankara Akyurt’ta toplam seçmen sayısı 15.717 iken kullanılan oyun 16.773 olduğu açıklandı.Kim bilir başka nerelerde benzer olaylar mevcut. Ayrıca oylar o asla değişmeyen kırık dökük tahta sandıklardan çekilip çöpe atılacağına karanlıkta daha güvenli yerlere de taşınmış olabilir.Seçimin başabaş sürdüğü yerlerde, yapılacak ustaca değişiklikler sonucu anında etkileyebilir.Her sandıkta seçmen sayısı ile sandık sonuçlarının ve yayınlanan rakamların tek tek karşılaştırılması, kayıp veya fazla oyların tartışılması gerekiyor.KOMPLO TEORİSİ DEĞİL, GERÇEK!Gelelim 2007 seçimine... 29 Mart seçimi, 22 Temmuz’daki seçmen sayısının kesinlikle eksik ve yanlış olduğunu ortaya çıkarmıştır. YSK’nın ifadesiyle “6 milyon ekstra seçmen”in ortaya çıktığı dünyanın en kabul edilebilir olayıymış gibi doğal şekilde açıklanmıştı; 22 Temmuz’daki 35 milyon geçerli oya ve 29 Mart’taki 40 milyon geçerli oya baktığımızda bu açıklamanın belgesi de görülüyor.22 Temmuz’da yüzde 80’e yakın katılım, bu seçimde de yüzde 80’in biraz üstünde katılım olduğuna göre 22 Temmuz seçiminde 5 milyon seçmen neredeydi, ne oldu ki kayboldular?Bu komplo teorisi değil, gerçek olduğuna göre YSK toplumu kesinlikle aydınlatmak zorundadır.Böyle fahiş bir hatayla yapılan 22 Temmuz seçimi nasıl meşru sayılabildi? 29 Mart seçimini bütün o “veri tabanı çöktü, elektrik kesildi” olaylarıyla neden kabullenmek zorundayız?Kamuoyu araştırma uzmanı Bülent Tanla’nın da anlattığı gibi Moldova’lı bir aday “kütükler yanlıştır” diyerek AİHM’ye gitmiş ve haklılığını onaylatmıştı.Bizde de adaylar veya partiler AİHM’ye gitmeyi düşünmelidir. Bu ciddi yanlışların ve haksızlıkların sonsuza kadar tekrarlanmasına, üstelik toplumun bunu kabule zorlanmasına göz yumulamaz. *****Demokraside zemin kayması!Amerika’nın en ünlü düşünce kuruluşu CSIS Türkiye konusundaki bir yıllık çalışmasının sonuçlarını açıkladı.Bu sonuçlarda çok enteresan noktalar var; bunlardan biri “Türkiye laik yönetim yapısını koruyamazsa AB’ye üye olması mümkün değil”... Bir başkası “Türkiye’nin geleceği laik ve dindar güçler arasındaki çatışmalarla belirlenecek.” CSIS’nin de ABD ve AB’de sık sık yapılan hataya düşerek “dindar ile dinci”yi ayıramadığı tüm sonuçlarında görülüyor. Türkiye’de çatışma sanki laikler dindar değilmiş veya olmamalıymış gibi “laiklerle dindarlar arasında” gösteriliyor. Her şeyden önce ABD’nin bu farkı iyi anlaması lazım. Ama benim şu anda asıl dikkatimi çeken nokta acaba bu önemli düşünce kuruluşu neden bir yıllık çalışma sonucu “Türkiye’deki laik yönetim yapısının tehlike içinde olduğunu” anlamış ve bunu vurguluyor? Neden “Türkiye’nin geleceğini laik ve dinci güçler arasındaki çatışmaların belirleyeceğini” söylüyor? Çok, çok önemli bir rapor bu!Son yıllarda, özellikle de son genel seçimden bu yana Anayasa’nın laiklikle ilgili maddelerinin veya laikliğin tarifinin değiştirilmesi için gösterilen siyasi çabalara yeterince dikkat etmeyenler var.“Nasılsa bir şekilde rejim korunur, Türkiye demokratik bir ülkedir, İran’a-Malezya’ya ve diğer laik olmayan, din baskılarıyla yönetilen ülkelere benzemez, ayrıca burada demokrasi var, baskılar yaygınlaşamaz” rahatlığı bu...Ama acaba demokrasinin olması gerçekten de rejimleri koruyabilir, baskıların ülke çapında yaygınlaşmasını ve buna alışılmasını engelleyebilir mi?Dün gelen son haberlerden biri, sözüm ona artık demokrasinin olduğu, seçimlerin yapıldığı Afganistan’la ilgili...Diyor ki: Afganistan’ın 7 yıllık ve artık popülaritesini yitirmekte olan lideri Karzai koltuğunu korumak için Taliban döneminden bile daha kötü bir yasayı onayladı. Bu yasa “evli kadınların eşlerinden izin almadan evden dışarı çıkmasına yasak getiriyor, evlilik içi tecavüzü meşru kılıyor, kadınların iş bulmak, eğitim ve tıbbi yardım almak (yani doktora gitmek, tedavi olmak) için kocalarından izin alması gerektiğini” belirtiyor. Çiftlerin çocuklarının tüm haklarını da babalarına veriyor...Dikkatinizi çekerim; Afganistan’da da Anayasa ve ayrıca kadın-erkek eşitliği ile ilgili imzalanan uluslararası sözleşmeler var.Hepimiz biraz düşünelim bence... Özellikle kendini dinin, ibadetin bekçisi sayan ve istemediği kişilerin dinini, inancını sorgulayıp onları (Müslüman oldukları ve kendilerine göre inançlarını uyguladıkları halde) kafir ilan etmekten bile çekinmeyen partilere hoşgörüyle bakanlar düşünsün.Tabii başta kadınlar olmak üzere... Bizde de bu anlayış kadının çalışmasına, izinsiz sokağa çıkmasına tamamen aynı gözle bakıyor şu anda bile, unutmasınlar.Demokrasi ve hatta (Malezya’da olduğu gibi) laiklik varken de zemin çok kolay kayabilir, örnekleri her gün artıyor.

Devamını Oku

AKP zafer kazanmadı!

30 Mart 2009

Seçim akşamı saat tam 10 ve ben masanın başında tek gözüm TV’de, öbürü yazıda (gözünüzde bir canlandırmaya çalışın, nasıl görünüyor), rakam manyağı olmuş halde sonuç çıkarmaya çalışıyorum.Bu akşam en az 4 kanala yorum yapmak üzere davetliydim ama gidemedim, yazının önceliği var...Saatler önce ilk bakışta bile AKP’nin seçim konuşmalarındaki “mutlak muzaffer” edasının, “her şeye ama her şeye rağmen puanının düşmeyeceğinden emin” havasının bu kez geçerli olmayacağı anlaşılmaktaydı.Doğrusunu isterseniz -ki çoğunuz yazılarımda ve programımda ısrarla üzerinde durmamdan anlamıştınız eminim- bu seçimde benim en ciddi korkularım seçim rüşveti olarak beyaz eşyadan, gıda ve kömür paketlerine, hatta kadınlara verilen çeyiz sandıklarına, bağlanan yevmiyelere kadar seçmeni aldatma yöntemleri, meydanlarda bakanların ve belediye başkan adaylarının hiç çekinmeden savurduğu “AKP’ye oy vermezseniz ilinize, ilçenize yardım alamazsınız” tehditleri, “yeşil kartlarınızı alırız”a varan diğer tehditler, bilgisayarlı oy toplama sistemi, az oy alınacak bölgelere seçmen kaydırma, “cep telefonu ile oyunun fotoğrafını çek” baskıları ve yapılması ihtimali olan diğer seçim hileleriydi.Ama öyle görünüyor ki “seçmen kaydırma” gibi çok önceden işaretleri açıkça bilinen metodlar dışında, önceki seçimlerde görülen “oyların çöpten çıkması” gibi olaylar ve korkulan hile ve baskılar bu seçimde pek rahat bir zemin bulamadı.SÜRPRİZ DEĞİLYSK’nın -son günde olmasına rağmen- cep telefonu ile fotoğraf konusunda yaptığı uyarının da mutlaka yararı görüldü, sandık kurulları eskiye nazaran çok daha dikkatli davrandılar ve sonuç hiç değilse “kabul edilebilir” çıktı.Neden “kabul edilebilir?” Çünkü bu kadar çok hata yapan, yolsuzluğa bulaşan bir iktidarın hangi ülkede olursa olsun normal şartlarda oy kaybına, itibar ve güven kaybına uğraması beklenirdi, bu seçim de “belediye başkan adaylarının özelliklerine göre” olmaktan çok genel seçim havasında yapıldığına göre kesin bir oy kaybı görülmesi gerekiyordu.TV’de konuşan birçok gazeteci bunu “seçimin sürprizi” olarak adlandırdılar, bence kesinlikle hayır, bu sürpriz değil tam aksine normal bir toplumdan beklenendi. Aksi olsaydı Türk toplumunun tüm olumsuz gelişmeleri değerlendirmekten aciz olduğu veya hâlâ belli bir çoğunluğun daha önceki iki seçimde yoğun şekilde kullanılan ve kapatma davasından sonra mecburen azalan “laikliği savunan partileri din karşıtı ya da iktidar partisini dini sahiplenen parti olarak gösterme” şeklindeki propagandaların etkisinde olduğu anlaşılacaktı.Oysa şu anda çıkan sonuçlara göre AKP’nin Türkiye genelindeki “il genel meclisi” oy oranı yüzde 39.1.Burada “adaylara değil partiye” oy verildiği için il genel meclisinden çıkan sonuçlar partinin durumunu net gösteren asıl oranlardır. Yani halk 22 Temmuz’dan bu yana AKP’nin “ekonomik krize ve işsizliğe” önlem almayışını, partiyle ilgili ciddi yolsuzlukları, iç ve dış politikasını gayet güzel değerlendirmiş ve onu -her ne kadar çok sayıda belediyeyi devletin tüm gücünü seferber ederek, yasal olmayan çeşitli yöntemlere başvurarak kazanmışsa da- uyarmıştır.ADAYLAR VE ANKETLERAnkara ve İstanbul’da CHP’nin çok az farkla AKP’yi izlemesi (şu anda henüz sonuç belli değil), Antalya’yı kazanması partiden çok adayların; Kılıçdaroğlu, Karayalçın ve Akaydın’ın başarısıdır. Bu seçimde Adana’da Başkan Aytaç Durak’ın, Eskişehir’de Başkan Yılmaz Büyükerşen’in, İstanbul Şişli’de Mustafa Sarıgül’ün (CHP için ne büyük kayıptır) seçimden mutlak zaferle çıkmaları da “adayın kimliğinin” kolayca sonucu belirleyebileceğini, parti liderlerinin “tüm oylar kendilerine veriliyormuş gibi” kahraman havasına girmelerinin, meydanlarda rol çalmalarının komedi olduğunu göstermiştir.Birçok yerde adaylar partilerinin oylarını aşağı veya yukarı çektiler ki bu üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken noktalardan biri... Aynen İstanbul Beşiktaş, Ankara Çankaya gibi ilçelerde AKP’nin ANAP’tan devşirdiği “vitrin” adayların başarısızlığını düşünmesi gerektiği gibi...Kamuoyu anketlerinde ve geniş bir medya kesiminde yine aylardır yapılan AKP “yüzde 45 civarında” veya “yüzde 50 bile olabilir” beyin yıkamalarının da tutmadığının görülmesi gibi... 22 Mart Pazar günü Her Açıdan’a konuk olan ve “AKP yüzde 40’ın altına düşebilir” diyen A&G Araştırma Şirketi Başkanı Adil Gür dışında hiçbir tahmin doğru çıkmadı. Bunların hepsi çok önemli noktalar.Şimdi mesela “22 Temmuz’da anketler nasıl noktasına/virgülüne kadar tuttu” sorusu da daha çok önem kazanıyor. Sahi ne yaptılar ki o kadar tuttu?29 Mart seçiminin dikkati çeken sonuçlarından biri de Doğu ve Güneydoğu’da DTP’nin AKP’ye karşı açık ara farkla “kazanan” durumunda olması, Güneydoğu’nun neredeyse tümüyle DTP’nin eline geçmesi ve Saadet Partisi’nin belirgin yükselişi... Nedenlerini çok iyi düşünmek gerekiyor.ALTERNATİF VAR!Toparlarsak durum şöyle; Bence CHP’nin Trakya, Ege, Akdeniz ve büyük şehirlerdeki oy artışının nedeni “geleneksel partiye dönüş” filan değil. Etnik ya da dine bağlı propagandalara prim vermeyen kitlelerin iktidar partisinin ülkeye yaşattığı (ve geleceğe dönük) sorunları daha net ve bağımsız şekilde görüp değerlendirebilmesidir.CHP’nin izlediği “laiklikten çok kriz, işsizlik ve yolsuzluklara yoğunlaşan” seçim çalışmaları ona yarar sağlamakla birlikte birçok ilde ve bölgede rejimle, baskılarla ilgili endişeler de hiç şüphesiz sonuçta etkili oldu.Eğer muhalefet partileri bu seçimi iyi değerlendirir ve yine doğru politikalarla yol alırlarsa gelecek genel seçimin AKP için çok daha zor geçeceği şüphesizdir.Artık “Alternatifimiz yok” söyleminin de “iki partili sisteme gidiş” korkularının da geçerli olmadığı görülmüştür. Şimdilik konunun özeti budur.Bir de: Başbakan Erdoğan’ın seçim gecesi pek de mutlu görünmeyen bir yüzle yaptığı konuşmada söylediği “halkımız bize güven oyu vermiştir” sözü, konuşmasındaki diğer birçok nokta gibi “gerçekten uzak”tı. Umalım da bundan sonraki girişimlerinde, halkın güven oyunda ciddi bir düşüş olduğunu gözönüne alarak adım atsınlar!

Devamını Oku

Son dakikada cep telefonu kararı!

29 Mart 2009

Haftalardır, hatta aylardır seçmen kütüklerindeki fahiş hatalarla, hile yapılması ihtimali olan bilgisayarlı (SEÇSİS) oy toplamayla, parmak boyası kaldırılırken cep telefonunun sandıkta izin verilmesi ile ilgili yazıyorum, TV’de soruyorum ama Yüksek Seçim Kurulu’ndan hiç ses çıkmıyor.Nihayet geçen hafta YSK Başkanı Muammer Aydın’ın yardımcısı programdan sonra telefonla arayarak “Başkan’ın programın yarısını izleyebildiğini, diğer yarısının bandını göndermemizi istediğini” söyledi. Demek ki üzerinde ısrarla durduğumuz konuları Aydın biliyor.Adana’ya gittiğimde vatandaşların “İnsanların bir cep telefonu faaliyeti var, seçim öncesi ‘yardım’ alanların ve bazı kuruluşlarda çalışanların verdiği oyun fotoğrafını telefonla çekmesi isteniyor. Telefonu olmayanlara telefon veriliyor” dendiğini de yazdım. Ama olayın 22 Temmuz seçiminde de yaşandığını defalarca yazdık.Ve sonunda dün YSK “Sandıkta cep telefonu veya fotoğraf makinesi ile gidip oyunu görüntülemeye çalışanlara uyarı yapılmasını, uyarıya uymayanların sandıktan çıkarılarak hakkında suç duyurusunda bulunulmasını” isteyen kararı açıkladı.BİTMEYEN KOMEDİAçıklamada; Anayasa’nın 79. maddesi gereğince seçimin başlamasından bitimine kadar seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili işlemler yapma ve yaptırma görevinin YSK’ya verildiği hatırlatılarak “vatandaşın üstünün aranmasına ve kameralı cep telefonunun alıkonmasına yasal olarak bulunmadığı” vurgulanıyordu.Vatandaşların kendilerine yapılan baskıları açıkça belirttiği bir durumda oy vermeye gidenlerin telefonlarını odadaki masaya bırakması ve oy kullandıktan sonra geri alması için neden yasal imkân hazırlanamaz anlamak mümkün değil.Çok enteresan bir nokta daha var: Aynı yasanın 92. maddesinde “bir seçmen oy verme yerinden çıkmadıkça hiç kimsenin oraya giremeyeceği” de hükme bağlanmış. Peki bu durumda sandık kurulu başkanlarının “fotoğraf çekme anını” görebilmeleri nasıl bekleniyordu? Çok merak ediyorum. Ayrıca seçimden bir gün önce bile vatandaşların “Bana seçmen kartı gelmedi, sonra adım Boğaz’ın karşı tarafında bir sitede çıktı” veya “Ben 20 yıldır bu muhtarlığa kayıtlıyım, oyumu aynı yerde kullanırım, bu yıl kart gelmedi. Muhtara gittim, kütüklere bakıp incelemediğim için kullanamayacağımı söyledi. Ben kütükler askıdayken şehir dışındaydım, nasıl haksızlık bu” benzeri tepkiler gösterdiklerini kendim duydum.Kısacası bu önemli seçime de akıl almaz bir karmaşa ile, kim bilir kaç bin kişi oyunu kullanamayarak ve kim bilir kaç bin kişi gösterilen adreslerde kayıtlı olmadığı halde oy kullanarak gidildi. Çünkü bu sorunların hiçbiri halledilmeden seçimin yapılmasına göz yumuldu.Aynen 22 Temmuz’da yapıldığı gibi... Ben maalesef artık Türkiye’de ne seçim öncesi çarşaf çarşaf verilen ve sonra tıpatıp tutan anketlere ne de dürüst, hilesiz bir seçim yapılacağına inanıyorum.Ama tabii vatandaşlık görevimden kaçmıyorum. Sadece mecburen, mecburiyetten.

Devamını Oku

Aldanmayan seçmen olmalısınız!

27 Mart 2009

Yarın yazamayacağımıza göre seçim öncesi son yazı bu oluyor.Önce IMF ile başlayayım; Erdoğan “seçim sonrasında IMF ile görüşmelerin canlanacağına emin olduğunu” söylemiş. Belliydi, biliyorduk... IMF şartları da en ağır şekilde vatandaştan çıkacağı için “seçim öncesine” yetişemedi.Aynen Deniz Feneri ve diğer yolsuzluk davalarının asla yetişmeyeceğini önceden bildiğimiz gibi...Ergenekon davasında insanlar konuşmalarından, not defterlerinden, düşüncelerinden dolayı tutuklanır, gerçek mi düzmece mi olduğu henüz bilinmeyen detaylar kelime kelime ve tam seçim öncesi ortaya sürülürken, sanık veya tanık olmayan vatandaşların isimleri ve özel telefon numaraları, cep telefonları bile gazetelerde açıklanırken Alman yargısının “Yüzde 100 suçlular” dediği “asrın yolsuzluk davası” suçlularının serbest gezdiğini, görevlerine devam ettiğini ve bu davalar hakkında “konuşma yasağı” çıkarıldığını bildiğimiz gibi IMF’yi de biliyorduk.Ekranlar iktidarın emrindeSeçim öncesi iktidar partisi adayları ve AKP Genel Başkanı Erdoğan devlet inkânlarını ve TRT’yi partileri için bol bol ve çekinmeden kullandıkları gibi özel kanallar, özellikle iktidarın elindeki TV kanalları da tüm güçlerini, imkânlarını onlar için seferber ettiler. Günler ve saatler boyu ekranları sadece iktidara açtılar.Tayyip Erdoğan’dan danışmanlık veya gelecek seçimde milletvekili adaylığı ümidi taşıyan gazeteciler, yazarlar, mesleklerinin ne olduğunu unutarak (!) ve kanal kanal dolaşarak haftalarca adeta gizli reklâmcı gibi çalıştılar.İnanılır gibi değil, Perşembe akşamı bunlardan ikisinin kendilerini paralayarak yaptıkları Melih Gökçek reklâmlarını dinlerken hallerine gülelim mi, ağlayalım mı bilemedik.İstanbul’da Beşiktaş’ın, başarılı bir başkanlık dönemi geçirmiş ve ilçesini eksiksiz yönetmiş olan İsmail Ünal’dan alınması ve eski ANAP’lı “vitrin AKP’li” kadın adaya geçmesi için benzer kampanyalar yürütüldü.YSK neden duymadı acaba?Ankara, İstanbul, Antalya, Ordu, Adana gibi illerde (bu maddi kaynak bolluğu nereden geliyor bilinmez??) maddi manevi her şey göze alındı... Seçmen tehditleri hiç ihmal edilmedi.Yüksek Seçim Kurulu ise tüm tepkilere, israrlara rağmen hileye açık “bilgisayarlı oy toplama” sistemini de sandığa cep telefonu ile gitmeyi de (seçmene “verdiği oyun fotoğrafını çekmesi için” baskı yapılıyor diye kaç kez yazdık, söyledik) kaldırmadı ama nedense parmak boyasını kaldırdı.Özellikle bu seçimin geleceğimiz açısından büyük önem taşıdığını aklınızdan çıkarmayın. Oyunuzu kesinlikle ve şu ana kadar yapılan bütün atraksiyonların etkisinde kalmadan kullanın. Çünkü “kullanılmayan oylar” sonucu tümüyle değiştirebilir. Ayrıca eğer yapabiliyorsanız sandık başlarında kalarak son ana kadar, ilçe seçim kurullarına kadar duruma göz kulak olun.Görevimizi yapmak, dikkatli olmak -askerlik gibi- vatan borcumuzdur. Sakın unutmayın! Sakınnn!*** Bu hafta “Her Açıdan”??Merak ettiğinizi biliyorum çünkü kime rastlasam “Seçim günü program var mı?” diye soruyor... Geçen hafta (22 Mart) programın sonunda “Gelecek Pazar’a görüşmek üzere” demiştim ama sonra düşündük ki canlı yayında sanat dışında hangi konuyu işlersek işleyelim bir ucu mutlaka siyasete dokunacak ve durup dururken başımıza iş açılacak.Bu nedenle 29 Mart’taki programı yapmamaya karar verdik. Sizin için olduğu kadar benim için de bir “bağımlılık” halinde Her Açıdan, ayrı kalmak zor olacak ama ne yapalım 5 Nisan’ı bekleyeceğiz.Şimdiden seçimin ülkemiz için hayırlı olmasını diliyorum, hepinize ilgilerinizden dolayı sonsuz teşkkürler.

Devamını Oku

Kazadan sonra cinayet!

26 Mart 2009

Hani şu “Bu iktidar giderse kim gelecek ki, alternatif yok” sözü var ya işte insan en çok bu lafa sinirleniyor... Hangi ülkede olsa “İşini yapamayan, halkın sıkıntılarına, sorunlarına çözüm üretmeyen, boş çekişmelerle aylar tüketen, trilyonluk yolsuzluklarla da milletin hakkını yiyen” hükümetler gider kardeşim.Kim gelirse gelsin hiç değilse yeni bir ümit doğar, belki medeni bir ülkenin hak ettiği çözümleri üretme zorunluluğu hisseden, yolsuzluk yapmaya, özel havuzlarda para toplamaya, kendini ve yakınlarını zengin etmeye kafa yoracağına trafikten-ihmallerle yaşamını yitiren vatandaşlara kadar ciddi sorunlara kafa yoran birileri gelir.Bu birileri de futbol takımı tutar gibi gözü kapalı oy vererek, yalanlara-göz boyamalara inanıp uyuyarak bulunmaz. Biz hep olayları doğru ve zamanında değerlendirememenin cezasını çekiyoruz.İçinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte 5 kişinin bulunduğu, Kahramanmaraş’ta düşen helikoptere ve cep telefonuyla yardım isteyen muhabir dahil yaralılara hâlâ ulaşılamadı.12 yıllık bir gazeteci olan İsmail Güneş, helikopter düştükten sonra cep telefonuyla ilgilileri arıyor. 112 Acil Yardım Servisi ile dile kolay tam 19 dakika konuşuyor. Ama görülen o ki 112’nin sorduğu budalaca soruları cevaplamaya çalışırken kaybedilen zamanda telefonun pili bitiyor.Allah aşkına sorulara bakar mısınız:112- Neredesiniz?.. (Yaralı ve tipide karlara gömülmüş birine soruyor.)- Hatırlamıyorum.112- Etrafa bakın, ne görüyorsunuz?- (Küfredebilir aslında ama...) Kar, sis...112- Parti merkezinden kiminle görüşebiliriz?- Bilmiyorum, şarjım bitmek üzere.112- Telefonu kapatmayın, yerinizi tespite çalışıyoruz...Bu ve benzeri soruları uzun uzun sorduktan sonra pil bitiyor... Sonra da İçişleri Bakanı’nın, Ulaştırma Bakanı’nın, Başbakan’ın alışılmış “Aramalar sürüyor, helikopterden sinyal alınamıyor” gibi açıklamalarını duyuyoruz.156’YI, 2222’Yİ HÂLÂ BİLMİYOR MUSUNUZ?İşte ben bunun için Ocak ayında Uludağ’da kayarken yolunu kaybeden ve kendisine saatler, saatler boyu ulaşılamayan (!) öğrenci Ümit Özgen sırf bu nedenle, bir dizi ihmaller ve salakça zaman kayıpları yüzünden donarak hayatını kaybettiğinde haftalarca TV’de ve yazılarımda olayın üstünde durmuş; ‘Jandarma, Sağlık-Ulaştırma-İçişleri Bakanları her kimin sorumluluğu varsa cezalandırılsın, yeter artık her olayın üstünü örtüverdiğiniz’ demiştim.Ama ne toplum, ne bir kurum ya da kuruluş olayı takip etti, kimsenin cezalandırıldığını da sanmıyorum. Ateş düştüğü yeri yaktı, ailesinin hayatı karardı, pırıl pırıl bir genç göz göre göre gitti.Bu konuda yazdığım son yazıda ‘İhmal değil, cinayet’ ara başlığıyla, yer tespiti yapan ‘156 numara’dan da söz etmiştim. Bu numara arandığında veya ‘neredeyim’ yazıp 2222’ye gönderildiğinde anında telefonun yeri koordinatlarıyla veriliyor. Sadece bunu yapmak bile yeter...Her şeyi çok iyi (!) bilen Ulaştırma Bakanı, 112 Acil Servis, Jandarma hâlâ bunu bilmiyor mu ki 3000 kişi karda kör gibi yönünü bilmeden arama yapıyor? Ayrıca “SPOT Acil Yardım ve Kişi Takip Cihazı” denilen son derece önemli ve yararlı bir cihaz var. Bana Globalstar Avrasya Uydu Ses ve GATA İletişim A.Ş. tarafından uzun zaman önce bildirilen bu aleti Ulaştırma Bakanlığı’nın veya herhangi birinin önerdiğini, halkı bilgilendirdiğini hiç duydunuz mu?Düşünün yazıyı yazdığım şu anda 24 saatten fazla zaman geçmiş durumda, İsmail Güneş ve onun gibi kazadan kurtulabilenler varsa bile, Yazıcıoğlu da o anda ölmediyse bile maalesef donarak yaşamlarını yitirmiş olmalılar.Biz ise TV’lerde “Arama sürüyor, çok üzgünüz” benzeri saçmalıkları dinliyoruz.“Hızlı tren” faciasındaki ihmaller, denetimsizlik anlatılırken Ulaştırma Bakanı Yıldırım “Takdiri ilahi” demişti. Buna da deyiverir, onda sorun yok. Asıl sorun “Takdiri ilahi” dedikleri olayların neden aralıksız şekilde Türkiye’de olduğunu sormayanlarda... Hesap sorma zahmetine katlanmadan her şeye susanlarda...Bize de yazıklar olsun!

Devamını Oku

Bu kez ödül Adana’dan!

25 Mart 2009

Her ne kadar bir gazeteci, bir medya mensubu için en değerli ödül okurlarının, izleyicisinin gösterdiği güven ve ilgi ise de sivil toplum kuruluşlarının milleti, kitleleri temsilen verdikleri “çalışmalarının takdir edildiğini gösteren” ödüller de hiç şüphesiz gazeteciyi onurlandırır. Ne mutlu ki ben de bugüne kadar Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşlarından, kadın hakları örgütlerinden çok sayıda değerli ödüle layık görüldüm, her birini gururla aldım, özel köşelerde korudum ve ilerde çocuklarım da annelerinin neler yaptığını hatırlasınlar diye sakladım.Ama kendi memleketimden, baba tarafından hemşehrilerim olan sevgili Adanalılar’dan hiç ödül almamıştım ve bu da geçtiğimiz hafta gerçekleşti.Kendisi de başarılı bir televizyoncu olan Yüksel Evsen başkanlığındaki İstanbul’da Yaşayan Adanalılar (İYA) Platformu, ilk kez yapılan “Yılın En’lerinde Yılın Adanalısı” gecesinde “Yılın Yazarı ve TV Programcısı” ödülüne beni layık gördü, ben de Adana’ya giderek ödülümü Seyhan Kültür Merkezi’nde TBMM Tarım ve Köyişleri Komisyonu Başkanı AKP Adana Milletvekili Prof. Dr. Vahit Kirişçi’nin elinden aldım.GÖREVİMİZ UYARMAK!İstanbul’da yaşayan Adanalıları bir araya toplayan ve seslerini duyuran ciddi organizasyonlar yapan İYA yine çok güzel bir gece düzenlemişti ama doğrusu ödülümü almaya giderken kalabalıklar tarafından bu kadar büyük bir sevgi ve ilgiyle karşılaşacağımı, bir “star” gibi “birlikte fotoğraf çektirme” kuyrukları göreceğimi bilmiyordum. Öyle bir tabloydu ki “Adanalılar beni bağrına bastı” sözleriyle ancak anlatmak mümkün... Öncelikle onlara sonra da İYA’ya çok teşekkür ediyorum.Yaptığım konuşmada ‘21. yüzyılda kadınıyla, erkeğiyle çalışmayan toplumların başarılı olmasının imkânsızlığından, iş isteyen kadınlara yapılan haksızlıklardan, medyanın ve yargının susturulmasının büyük bir tehlike olmasından ve 29 Mart seçiminin ne kadar önemli olduğundan’ söz ettim. Ve dinleyenlerin tepkilerinden bu olayların farkında olduklarını gördüm. Keşke herkes farkında olabilse.Hangi hükümet gelirse gelsin yapılan yanlışları, haksızlık ve hukuksuzlukları anlatmak gazetecinin görevidir. Özellikle de sayısız aldatmacayla, düzmece olaylarla toplumun ciddi şekilde yanıltıldığı şu günlerde...CEP TELEFONU İLE OY ÇEKME!Bu arada Adana’da seçimle ilgili komik gelişmeler olduğunu da duydum. Daha önce AKP’li adayı destekleyenlerin seçmenlere “AKP’ye oy vermezseniz yeşil kartınızı alırız” dediklerini, adayın kendisinin de AKP yöneticileri gibi “Bize oy vermezseniz yardım alamazsınız” dediğini yazmıştım.Aynı zamanda birkaç haftadır evlere temizliğe giden kadınlar dahil birçok kadına yevmiye vererek onları çalışmadan kazanmaya da alıştırmışlar. Kadınlar evlere gitmekten vazgeçmiş. Ama son hafta Seyhan Belediyesi önünde maaş bekleyen kadınlara “Kusura bakmayın anketlerde Aytaç Durak’ın kazanacağı belli oldu, inşallah gelecek seçimde görüşürüz” deniyormuş. Komedinin son perdesi bu olmalı...Bir de parti yardımı alan insanlara “oylarını cep telefonu ile çekmeleri için” inanılmaz baskı yapılıyor, telefonu olmayanlara telefon veriliyormuş.Yüksek Seçim Kurulu sandık başına cep telefonu ile gitmeyi neden yasaklamıyor, bunu duymak hakkımız değil mi?*****Zavallı bir durum! Mehmet Ali Erbil, bırakın sanatçılığını ve en az 25 yıldır bir ‘stand up’çı, sunucu olarak zirvede kalmasını vatandaş olarak duygularını açıkladı, şikayetini bildirdi diye dillerine doladılar.Neymiş efendim “50 sarışın”lı program şöyleymiş, böyleymiş. Evet belki bazı programlar Avrupa veya ABD’den aynen alındığında Türkiye’ye uymuyor, bu programdaki kadınların davranışları, giyimleri, konuşmaları pek görmek isteyeceğimiz görüntüler değil ama programı eleştirmek başka, programı bahane ederek sunucusuna saldırmak tamamen başka şeylerdir.Asıl mesele Erbil’in iktidarı eleştirmiş, feribotta bile iktidar baskısı hissettirilmesine karşı çıkmış olmasıdır.Aynen Yaşar Nuri Öztürk olayında olduğu gibi... Öztürk yıllardır bu milletin “dini yanlış anlatarak aldatılmasına” engel olmaya çalışıyor. Laiklikle Müslümanlığın arasında bir çelişki olmadığını, tam aksine laik rejimin dinin/inancın güvencesi olduğunu, Müslümanlıkta tarikat, cemaat gibi aracılara gerek olmadığını ve Kur’an’la ilgili tüm gerçekleri açıklıyor.Onun için de belli bir kesim için “istenmeyen ve yıpratılması gereken adam” konumunda. Daha önce de büyük bir cemaat tarafından “imam nikahlı 10 eşi var” şeklinde yalanlarla yıpratılmak istendi, şimdi özel hayatı kurcalanıyor.Kendisi “Ben melek değilim, her insan gibi hatalarım da olabilir ama bu yalan, iftira” diyor, eşinin “22 Temmuz’da liste başına konup milletvekili olmak istediğini, bu yapılmayınca kendisine zarar vermek üzere ortaya çıktığını” anlatıyor, “boşanma davası mahkemede ama sanki ellerinde bir belge varmış gibi iftiralarla saldırıyorlar” diyor ama saldırıların arkası kesilmiyor.Benim programımda Yaşar Nuri Öztürk’ün karşısına çıkmaktan son anda “vazgeçiveren” yazar da “Yaşar Nuri’nin cinsel hayatı” başlıklı bir yazıyı köşesine koymayı, “işte beklediğim fırsat çıktı, bir tane de ben çakayım” yapmayı kendine yakıştırabilmiş. Acaba bir başkası onun için böyle bir başlık atsa hoşuna gider miydi diye düşünüyor insan...“Aldatma” elbette tepki duyulacak bir olay ama dedikodularla yazı yazmak da en az onun kadar tepkiye layıktır. Yetişkin insanların söz konusu olduğu, haber doğru olsa bile sadece “3 kişiyi ve yargıyı ilgilendiren” bir olayı kendi intikamı için kullanmak ise zavallı bir durumdur.Öztürk’ü “din adına racon kesmeye meraklı din adamı” olarak tasviri ise tam bu duruma layık bir davranış şeklidir.Yaşar Nuri Öztürk’ü veya onun konumunda bir başka bilim insanını yıpratma, bunun için ele geçen her fırsatı değerlendirme çabaları Türkiye’ye özgü ucuz, çağdışı olaylardır, aldanmamak lazım.O, dinle ilgili gerçekleri doğru anlatan bir uzman ve toplumu asıl ilgilendiren de budur. Bu olmalıdır!

Devamını Oku