Her ne kadar bir gazeteci, bir medya mensubu için en değerli ödül okurlarının, izleyicisinin gösterdiği güven ve ilgi ise de sivil toplum kuruluşlarının milleti, kitleleri temsilen verdikleri “çalışmalarının takdir edildiğini gösteren” ödüller de hiç şüphesiz gazeteciyi onurlandırır.
Ne mutlu ki ben de bugüne kadar Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşlarından, kadın hakları örgütlerinden çok sayıda değerli ödüle layık görüldüm, her birini gururla aldım, özel köşelerde korudum ve ilerde çocuklarım da annelerinin neler yaptığını hatırlasınlar diye sakladım.
Ama kendi memleketimden, baba tarafından hemşehrilerim olan sevgili Adanalılar’dan hiç ödül almamıştım ve bu da geçtiğimiz hafta gerçekleşti.
Kendisi de başarılı bir televizyoncu olan Yüksel Evsen başkanlığındaki İstanbul’da Yaşayan Adanalılar (İYA) Platformu, ilk kez yapılan “Yılın En’lerinde Yılın Adanalısı” gecesinde “Yılın Yazarı ve TV Programcısı” ödülüne beni layık gördü, ben de Adana’ya giderek ödülümü Seyhan Kültür Merkezi’nde TBMM Tarım ve Köyişleri Komisyonu Başkanı AKP Adana Milletvekili Prof. Dr. Vahit Kirişçi’nin elinden aldım.
GÖREVİMİZ UYARMAK!
İstanbul’da yaşayan Adanalıları bir araya toplayan ve seslerini duyuran ciddi organizasyonlar yapan İYA yine çok güzel bir gece düzenlemişti ama doğrusu ödülümü almaya giderken kalabalıklar tarafından bu kadar büyük bir sevgi ve ilgiyle karşılaşacağımı, bir “star” gibi “birlikte fotoğraf çektirme” kuyrukları göreceğimi bilmiyordum. Öyle bir tabloydu ki “Adanalılar beni bağrına bastı” sözleriyle ancak anlatmak mümkün... Öncelikle onlara sonra da İYA’ya çok teşekkür ediyorum.
Yaptığım konuşmada ‘21. yüzyılda kadınıyla, erkeğiyle çalışmayan toplumların başarılı olmasının imkânsızlığından, iş isteyen kadınlara yapılan haksızlıklardan, medyanın ve yargının susturulmasının büyük bir tehlike olmasından ve 29 Mart seçiminin ne kadar önemli olduğundan’ söz ettim. Ve dinleyenlerin tepkilerinden bu olayların farkında olduklarını gördüm. Keşke herkes farkında olabilse.
Hangi hükümet gelirse gelsin yapılan yanlışları, haksızlık ve hukuksuzlukları anlatmak gazetecinin görevidir. Özellikle de sayısız aldatmacayla, düzmece olaylarla toplumun ciddi şekilde yanıltıldığı şu günlerde...
CEP TELEFONU İLE OY ÇEKME!
Bu arada Adana’da seçimle ilgili komik gelişmeler olduğunu da duydum. Daha önce AKP’li adayı destekleyenlerin seçmenlere “AKP’ye oy vermezseniz yeşil kartınızı alırız” dediklerini, adayın kendisinin de AKP yöneticileri gibi “Bize oy vermezseniz yardım alamazsınız” dediğini yazmıştım.
Aynı zamanda birkaç haftadır evlere temizliğe giden kadınlar dahil birçok kadına yevmiye vererek onları çalışmadan kazanmaya da alıştırmışlar. Kadınlar evlere gitmekten vazgeçmiş. Ama son hafta Seyhan Belediyesi önünde maaş bekleyen kadınlara “Kusura bakmayın anketlerde Aytaç Durak’ın kazanacağı belli oldu, inşallah gelecek seçimde görüşürüz” deniyormuş. Komedinin son perdesi bu olmalı...
Bir de parti yardımı alan insanlara “oylarını cep telefonu ile çekmeleri için” inanılmaz baskı yapılıyor, telefonu olmayanlara telefon veriliyormuş.
Yüksek Seçim Kurulu sandık başına cep telefonu ile gitmeyi neden yasaklamıyor, bunu duymak hakkımız değil mi?
Zavallı bir durum!
Mehmet Ali Erbil, bırakın sanatçılığını ve en az 25 yıldır bir ‘stand up’çı, sunucu olarak zirvede kalmasını vatandaş olarak duygularını açıkladı, şikayetini bildirdi diye dillerine doladılar.
Neymiş efendim “50 sarışın”lı program şöyleymiş, böyleymiş. Evet belki bazı programlar Avrupa veya ABD’den aynen alındığında Türkiye’ye uymuyor, bu programdaki kadınların davranışları, giyimleri, konuşmaları pek görmek isteyeceğimiz görüntüler değil ama programı eleştirmek başka, programı bahane ederek sunucusuna saldırmak tamamen başka şeylerdir.
Asıl mesele Erbil’in iktidarı eleştirmiş, feribotta bile iktidar baskısı hissettirilmesine karşı çıkmış olmasıdır.
Aynen Yaşar Nuri Öztürk olayında olduğu gibi... Öztürk yıllardır bu milletin “dini yanlış anlatarak aldatılmasına” engel olmaya çalışıyor. Laiklikle Müslümanlığın arasında bir çelişki olmadığını, tam aksine laik rejimin dinin/inancın güvencesi olduğunu, Müslümanlıkta tarikat, cemaat gibi aracılara gerek olmadığını ve Kur’an’la ilgili tüm gerçekleri açıklıyor.
Onun için de belli bir kesim için “istenmeyen ve yıpratılması gereken adam” konumunda. Daha önce de büyük bir cemaat tarafından “imam nikahlı 10 eşi var” şeklinde yalanlarla yıpratılmak istendi, şimdi özel hayatı kurcalanıyor.
Kendisi “Ben melek değilim, her insan gibi hatalarım da olabilir ama bu yalan, iftira” diyor, eşinin “22 Temmuz’da liste başına konup milletvekili olmak istediğini, bu yapılmayınca kendisine zarar vermek üzere ortaya çıktığını” anlatıyor, “boşanma davası mahkemede ama sanki ellerinde bir belge varmış gibi iftiralarla saldırıyorlar” diyor ama saldırıların arkası kesilmiyor.
Benim programımda Yaşar Nuri Öztürk’ün karşısına çıkmaktan son anda “vazgeçiveren” yazar da “Yaşar Nuri’nin cinsel hayatı” başlıklı bir yazıyı köşesine koymayı, “işte beklediğim fırsat çıktı, bir tane de ben çakayım” yapmayı kendine yakıştırabilmiş. Acaba bir başkası onun için böyle bir başlık atsa hoşuna gider miydi diye düşünüyor insan...
“Aldatma” elbette tepki duyulacak bir olay ama dedikodularla yazı yazmak da en az onun kadar tepkiye layıktır. Yetişkin insanların söz konusu olduğu, haber doğru olsa bile sadece “3 kişiyi ve yargıyı ilgilendiren” bir olayı kendi intikamı için kullanmak ise zavallı bir durumdur.
Öztürk’ü “din adına racon kesmeye meraklı din adamı” olarak tasviri ise tam bu duruma
layık bir davranış şeklidir.
Yaşar Nuri Öztürk’ü veya onun konumunda bir başka bilim insanını yıpratma, bunun için ele geçen her fırsatı değerlendirme çabaları Türkiye’ye özgü ucuz, çağdışı olaylardır, aldanmamak lazım.
O, dinle ilgili gerçekleri doğru anlatan bir uzman ve toplumu asıl ilgilendiren de budur. Bu olmalıdır!

