Bu işler önce din eksenli kutuplaşmalar, sonra toplumun ikiye bölünüp çatıştırılması, radikal dinci-İslâmcı (din devleti isteyen) yönetimlerin devleti ele geçirmesi ve devletle toplumun önemli kurumlarını dönüştürmesi, arkadan da toplumsal ve kişisel yaşam kurallarının dönüştürülmesi ile “adım adım” yürüyor.
Her Müslüman veya “Müslüman çoğunluklu” ülkede (eğer devrimle, ihtilalle yapılmamışsa, krallık/diktatörlükle yönetilmiyorsa, özellikle de göstermelik bir “demokrasi”ye sahipse) İslâm devletine, şeriat kurallarıyla yaşama böyle geçiliyor.
Kısa süre önce Amerika’daki gelişmeleri yerinde takip eden, iyi bilen Mehmet Ali Bayar’ın: “ABD ‘ılımlı’ denilen Pakistan’ın da Taliban’ın eline geçmek üzere olduğunu görünce Türkiye için telaşlanmaya başladı zira Türkiye şu anda dünyada laik-demokratik yönetime sahip, şeriata kaymamış tek Müslüman ülke olarak kaldı” sözlerini yazmıştım.
Bugünün haberi: Pakistan’da tüyleri ürperten Taliban gerçeği... Aşırı dinci örgüt neredeyse ülkenin tamamını kontrol altına aldı. Taliban, kararlılığını “ABD onbinlerce kilometre uzaktan gelip kadın askerleriyle bizi mi korkutacak” açıklamasıyla gösterirken Amerika “Taliban’ın nükleer silaha sahip Pakistan hükümetini ele geçirmesi”nin korkusu içinde...
İşte ABD’nin Afganistan’da kendi başlattığı oyun kısa sürede böyle küresel tehlike yaratacak boyuta gelebiliyor ve “ılımlı İslâm” denilen ülkelerin şeriatçı terör örgütlerinin eline geçmesi hiç de zor olmuyor.
Kilit nokta; “adımların başlatılması”... Bir kez başladı mı, hep kadınlar üzerinden, mümkün olduğunca çok kadını türbana-çarşafa sokarak, küçücük kız çocuklarını bile kadın sınıfına alarak köktendinci, gerici akımın yürürlüğe konması gerçekleştirilebiliyor. Daha sonra da ele geçirilen özel ve devlet kurumları ile yaygınlaştırılması ve toplumun “şiddet” yöntemiyle korkutulup sindirilmesi geliyor.
İkinci adım ise mevcut devlet gücünü “her fırsatı aleyhine kullanarak” tüm birimleriyle zayıflatma oluyor ki bunu da birçok ülkede “aydın” desteğiyle kolayca sağladıkları deneyimlerle sabittir. (Bugün bizde de birçok gazeteye, TV’ye baktığınızda gözlerinize inanamadığınız, tüm gerçekleri saptıran konuşmalar, açıklamalar görebilirsiniz.)
Türkiye’de dikkatler başka konulara çekilir, millete adeta çelik-çomak oynatılırken gözden kaçan hızlı bir değişim yaşanmakta. Bu değişimin, birtakım akademisyenlerin dediği gibi “Müslüman kimliğimizle barışmak”la filan ilgisi yok. Türk toplumu bu iktidar gelene kadar dinine küsmüştü de şimdi mi barıştı veya din, ibadet şimdi mi aklımıza geldi? Saçmalığın daniskasından, milleti budala yerine koymaktan başka bir şey değildir bu tür yorumlar ve zaten yapanların da “iktidarı takdir eden, destekleyen” akademisyenler olduğu bilinmektedir.
MİNİK KADINLAR!
Olay tamamen çocuk ve kadınlardan başlayarak toplumun “anlayışını, bakış açısını” değiştirmektir. 23 Nisan’da (birden fazla okulda) türbanlı kıyafet giydirilen anaokulu öğrencileri vardı ki bu da artık nadir rastlanan bir durum değil. Eskiden genç kızlar aile, ağabey/baba zoruyla tesettüre sokulurken şimdi “baskıyla yapılıyor” denmesin diye tesettür yaşını 6-7 yaşa indirdiler, bu görüntüler de normal sayılır oldu.
Kur’an’da “küçük kız çocukları da kadın sayılsın, çocuklara başörtüsü, türban takılsın” diye bir ifade mi var?
Tecavüz olaylarına bakın; önce evlenme yaşını 15’e indirmeye çalıştılar ki 15 yaşındaki kızlar “yetişkin” sınıfına girsin, cezalar azalsın, bu olmayınca “ruh sağlığı” saçmalığının arkasına sığınır oldular. Ve son haber; “Çanakkale’de tam 37 kişi 14 yaşında kız çocuğa tecavüz etti”...
Yaptırımı ortadan kaldırarak bu ahlaksızlığa, vahşete imkan yaratanların amacı ne?
Dün de Milli Eğitim Bakanlığı’nın Lise ve Ortaokullar Yönetmeliği’nde lise öğrencilerinin nişanlanmasına izin veren kararı gazetelerde “Öğretmenim beni kocaya gönder” esprileriyle yer aldı.
Eğitimde bu kadar geri kalmış, bin eksiği olan bir ülkede kala kala liseli kızların nişanı, evlenmesi mi eksik kalmıştı ki acele (uzmanlar “çocukları ve aileleri özendirici olur” derken) bunu değiştirdiler?
Bütün mesele önce 15 yaşındaki çocuklara “kadın gözüyle bakılmasını”, sonra da okulu bitirir bitirmez evlenip eve kapanmalarını, AKP’nin (vitrinler dışında neredeyse) tüm bakan ve milletvekili eşleri gibi çalışmamalarını sağlamaktır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararı imzalanan uluslararası sözleşmelere de, Medeni Kanun’a da aykırıdır.
Ülkedeki değişimlere sessiz kalan sivil toplum kuruluşları ve toplumun kendisi, gerçeği fark ettiklerinde çok geç olacak.
Bakın daha neler duyacaksınız!
Tam bir “gençlik” müzikali
Gençler ve “ruhu hep aynı yaşta kalanlar” için desem daha doğru olacak... Neşeli, esprili, kıpır kıpır, gerçek bir müzikal izledim geçen Cuma akşamı...
Emre Altuğ, Volkan Severcan, Demet Tuncer isimlerini duyunca mutlaka kaliteli bir eser göreceğimi tahmin etmiştim ama ne yalan söyleyeyim doğrusu bu kadar iyisini de beklemiyordum.
Son zamanlarda Türkiye’de yapılan müzikal denemelerinin pek başarılı olmaması, kısa süre sonra kesilmesi insanı etkilliyor, “Acaba yine sıradan bir deneme mi” diye düşünüyor insan “müzikal”i duyunca. Ama bu öyle değil işte, Amerika ve Avrupa’da da şu anda sahnelendiği adıyla “Avenue Q”, bizdeki adıyla “Hayaller Gerçek Olana Dek” hiç şüphesiz diğer ülkelerdeki kaliteye sahip bir müzikal olmuş.
Müzik direktörlüğünü Murat Kodallı’nın, yönetmenliğini Volkan Severcan’ın yaptığı, şarkı sözlerini Bora Severcan’ın yazdığı oyunda Emre Altuğ’u ilk kez tiyatro sahnesinde izledim ve ona “Türkiye’de parmakla sayılacak kadar az sayıda olan gerçek müzisyenlerden biri” olarak hissettiğim takdir duyguları ikiye katlandı.
Son derece rahat ve başarılı bir tiyatrocu Emre... Demet Tuncer, Engin Alkan, Melda Gür, Bora Severcan başta olmak üzere diğer oyuncular da süper bir performans sergiliyorlar rollerinde...
Hayatta gerçek mutluluğu; kendinizin olduğu kadar sevdiğiniz insanların hayallerini gerçekleştirmeye yardım ederek bulabileceğinizi anlatan oyunun özelliği müzikaldeki karakterlerin aslında birer kukla olması... Sanatçılar ellerindeki kuklalarla canlandırıyorlar karakterleri ama bu kadar mı iyi olabilir? Gerçekten hem çok eğleniyor, hem de bu kadar zor bir müzikalin böyle bir başarıyla sahnelenmesinden gurur duyuyorsunuz. (Nasıl da ihtiyacımız var başarı öykülerine, güzel şeyler izlemeye!)
Avenue Q’nun diğer ülkelerde oynanan orijinal metninde çok miktarda argo sözcük kullanılmış, bizde bunu minimuma indirmişler, yine de “biraz argo, biraz cinsellik” içerdiği için izleyici yaş sınırı 17’den başlamalı sanıyorum.
Oyun 26 Nisan Pazar’a kadar İstanbul Profilo’da, 1 Mayıs’ta Bostancı Gösteri Merkezi’nde sahneleniyor, 20 Mayıs’ta ise Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Çeşme, Bodrum’u da içine alan 2 aylık bir turneye çıkıyor.
Çoğunuzun izleme şansı olacak, “bence kaçırmayın” derim!

