Sanıyorum henüz 16-17 yaşında olmalı, genç bir kız okurumdan mektup aldım; ismi çok iyi bilinen büyük bir otobüs firmasında yolculuk yaparken yanında oturan ahlâksız bir yaratığın, bir sapığın kendisini elle taciz ettiğini, önce koluna sonra bacağına dokunduğunu, korkusundan telefonla ailesine haber verip şirketi uyarmalarını istediğini, uyarı yapılmasına rağmen şirketin hiçbir müdahalede bulunmadığını anlatıyor.Hareketle, gözüyle kaşıyla muavini de uyarmaya çalışmış ama o da tepkisiz kalmış ve zavallı kızcağız bu ahlâksız inene kadar tacize susmak zorunda kalmış.“Lütfen Ruhat Hanım yazın da bir önlem alsınlar, benim mağduriyetimi başka genç kızlar da yaşamasın” diyor.Bir kere neden gencecik kızların yanına kazık gibi adamlar oturtuluyor onu sormak lazım. Türkiye her konuda cinsiyet ayrımcılığına ‘evet’ diyen, kız çocuklara tecavüz eden sapıkların bile serbest bırakıldığı bir ülke olmasına rağmen bir tek bu konuda mı ayrımcılık yapılmıyor?Sonra bu şirketler neden hiç değilse kadınların yanına oturtulan erkeklerle ilgili ciddi uyarılarını satış esnasında ve kalkış öncesinde “Yanınızdaki yolcuların rahatsız olmaması için saygılı davranmanızı bekliyoruz. Bu sınır aşıldığı takdirde şirketimiz anında yargıya başvuracaktır” benzeri bir anonsla yapmıyorlar?Bundan sonra şirketin adını da vereceğim onu da bildirmiş olayım.Öte yanda okullarda ve televizyonlarda kız çocuklar ve genç kızlara sapıkların taciziyle karşılaştıkları anda ne yapmaları gerektiği konusunda mutlaka eğitim verilmeli. Evde, otobüste veya nerede olursa olsun bu tür bir durumda “korkmamaları, susmamaları, seslerini yükselterek tacizi haber vermeleri, durum müsaitse daha ilk harekette kaçmaları, tacizcinin tehditlerine kulak asmayarak olayı kesinlikle büyüklerine veya olayın geçtiği mekânın yönetimine duyurmaları” gerektiğini bu çocuklara, gençlere öğretmek lazım. Bursa Uludağ Üniversitesi’nde 591 kız öğrenci arasında yapılan son araştırmada öğrencilerin yüzde 86.9’u sözlü, psikolojik, fiziksel olarak tacize uğradıklarını söylemişler. Orana bakar mısınız, neredeyse yüzde 90! Bir toplum için, bir ülke için daha nasıl bir ayıp, nasıl bir skandal tablo olabilir?Böyle utanmaz, sapık ruhlu yaratıkların kol gezdiği, kolayca korkutabilecekleri veya sapık eylemlerini anlamayacakları için küçücük çocuklara bile Allah’tan korkmadan el uzatabildiği, ağır cezalar uygulanmadığı için hukuk korkusunun da ortadan kalktığı bir ülkede çocukların ve gençlerin eğitimi, korunması çok önemlidir.Biz rahatsızız, uyarıyoruz, çırpınıyoruz ama hükümet meydanlarda oy çağrıları ve tehditlerle öyle meşgul ki toplumun en önemli sorunlarına zamanı yok.Dünya Kadınlar Günü’nde hep beraber bağıralım o zaman; Kadınlar üzerinden siyaset yapmayın, Türk kadınına Cumhuriyet kazanımlarını çok görerek onu “çağdaş, çalışan, kişilikli, kimlikli” karakterden uzaklaştırıp sadece “eş ve anne” rolüne sokmaya, erkeğin boyunduruğu altında, İran, Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan modeli kadına çevirmeye uğraşmayın.Ve çocukları, gençleri koruyun. Sapıklara, vahşilere gereken ağır cezaların verilmesini sağlayın.Asıl göreviniz meydan mitingleriyle, oy kapma planlarıyla aylar geçirmek değil, bu! *** Hillary Clinton’ın Anıtkabir mesajı ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, resmî bir ziyaret olmadığı ve bunu yapması gerekmediği halde Anıtkabir’e gitmiş, bir çelenk bırakarak saygı duruşunda bulunmuş ve özel defteri imzalamış.Şu notla:“Bu büyük ülkenin kurucusuna saygımızı ve Amerikan halkının dostluğunu göstermek için ülkem adına burayı bir kez daha ziyaret etmekten onur duyuyorum.” İşte Atatürk gibi benzersiz bir kahraman, demokratik, özgür Türkiye Cumhuriyeti’ni yoktan var eden bir büyük önder böyle selamlanır.Dünyanın en güçlü ülkesinin Bakan’ı sıradan bir mesaj vermemiş, “Cumhuriyet’in 79. yılında ne yapıldı ki” diyen, nankörlük ve inkâr içinde olan bir anlayışa Atatürk’ün kim olduğunu, dünya tarafından nasıl algılandığını da anlatmış. Tek cümleyle hem de!Helâl olsun Hillary Clinton’a, bu zekâ ve saygıyla o da bizim tarafımızdan ayakta selamlanmayı hak ediyor. Umalım da birilerini kızdırmış olmasın!
Bugüne kadar ne gördük; Cumhurbaşkanlığı’nda özel yemeklere, davetlere sadece AKP’ye yakın, onun politikalarını ne olursa olsun destekleyen ve hatta bir partili gibi gayret gösteren gazeteci ve akademisyenlerin çağrıldığını, hataları eleştiren, yanlışları ortaya koyan medya kesiminin ve bilim adamlarının ise yok sayıldığını gördük. Başka ne gördük; Başbakan’ın uçağına veya onun katılacağı TV programlarına da (genel yayın yönetmenleri ve temsilcileri dışında) hiçbir “bağımsız, eleştiren” yazarın alınmadığını, Erdoğan’ın eleştiriden hiç haz etmediğini hatta tahammül edemediği için eleştiren medya kesimine boykot çağrıları yaptığını, daha da ileri giderek açıkça savaş açtığını gördük.Aslında toplumun büyük bir kısmı yapılan iktidar baskılarını biliyor, gerçekleri görüyor ama Erdoğan hâlâ “kendisinin medyayı tümüyle ele geçirmeye, bunu başaramazsa ele geçiremediklerini susturmaya, yok etmeye çalıştığını” söyleyen, baskıya direnen medya kesimini “bir partinin yandaşı olmakla” suçluyor.“Neden” diye sormak lazım, eğer “yandaş” olmayı kendine yedirecek kadar onursuz gazeteciler varsa herhalde tüm gücü elinde tutan iktidara yandaş olmayı tercih ederler. Neden iktidara değil de muhalefete yandaş olsunlar?Acaba “bir parti”ye değil de “demokratik rejimin korunmasına yandaş” olmaları gibi bir ihtimal mümkün değil mi? İyi düşünsün... Zira AKP, CHP, MHP gitse ve başka partiler Meclis’te olsa bugünkü aynı medya kesimi yine “durduğu yerde” olacak. Benzer hatalar yapıldığında aynı tepkileri verecek.Dünyanın en önemli ekonomi ve siyaset dergilerinin başında gelen The Economist de Türkiye’de bağımsız medyaya savaş açan, karikatürünü çizen karikatüristleri mahkemeye veren Başbakan’ın bir karikatürünü yayınladı ve “Diktatör değilim ama zaman zaman sabırsız olabiliyorum” sözüne yer verdi. Demek ki demokratik kurumlara yaptığı aşırı baskılar nedeniyle kendisine bu soru sorulmuş. Demek ki artık “demokrat” olduğuna inanılmıyor. Peki bu durumda acaba Economist’e de “yandaş” mı diyecek?İşte kendisine demokrasi anlayışını göstermek için iyi bir fırsat... Mustafa Mutlu dün köşesinde Başbakan Erdoğan’ı “yandaş medyanın çanak soruları” yerine tarafsız yazarların örneğin VATAN yazarlarının (ki kendileri sadece rejimden yana taraf olabilirler) sorularını cevaplamaya çağırdı.Ben de “Bu çağrıya olumlu cevap vermesi halinde toplantının Her Açıdan’da milletin önünde yapılabileceğini” söylüyorum. Memnuniyetle programımın kapısını açarım. Ama sorular “biraz daha” zor geleceği için açıkçası kabul edeceğini de hiç sanmıyorum. Her zamanki gibi “yok farzetmeyi” daha rahatlatıcı bulacaktır.Yine de soralım: Sayın Başbakan, biliyorsunuz AKP “yazarlar için karne” düzenliyordu ve ben sınıfta kalmıştım. Kısacası karnede “o bizden” denen hünerli öğrencilerden değildim (ki gurur duyuyorum). Bununla birlikte VATAN yazarlarının sorularını programımda cevaplamanız mümkündür. Var mısınız, yok musunuz?Yoksanız, sorabilir miyiz neden?Alt tarafı soru soracağız, sonra yine sınıfta bırakabilirsiniz bizi! *** AİHM’nin ‘dokunulmazlık’ kararı ve asitli zarflarÇoğumuz farkında değiliz ama bu haftanın en önemli olaylarının başında CHP Milletvekili Atilla Kart’ın AİHM’de “dokunulmazlığının kaldırılması” için açtığı davanın 4 Mart’taki duruşması vardı. Atilla Kart’ın bizzat kendisinin AİHM’de ifade verdiği bu duruşma ve davanın kendisi “diğer milletvekillerinin dokunulmazlığının kalkması”na yol açabilecek.Bu nedenle Atilla Kart’tan hem bu duruşmayı, hem de son seçim gelişmelerini dinleyelim istedim.Bunun yanında; YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na “ABD’den gönderilen asitli zarflar” konusu, seçim yaklaşırken bir yandan hukuksuzluğun diğer yandan yapılan hemen her konuşmada “dinin siyasete alet edilmesinin” artması ve hafta içindeki örnekleri, halkın işsizlik ve borç baskısı altında bunalması ve Maliye Bakanı Unakıtan’ın “Biz krizden az etkilendik” açıklamaları, Deniz Feneri ve diğer yolsuzluklar var.Bütün bu konular ve aklınızdaki tüm soruların cevabını duymak istiyorsanız;Atilla Kart, Ö. Faruk Eminağaoğlu, Galatasaray Ün. Öğr. Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal (1 Mart programından sonra yoğun istek üzerine tekrar davet ettim), VATAN yazarı Can Ataklı ve Ekonomist Prof. Dr. Osman Altuğ’un stüdyoda, Bahçeşehir Ün. Sosyoloji Bölüm Bşk. Prof. Dr. Nilüfer Narlı’nın ise telefonla konuk olacağı Her Açıdan’a bekliyorum.Sonradan “tekrarı yok mu, internette yok mu” diye soranlar çok oluyor, cevabı buradan vereyim: maalesef yok... Kaçırmak istemiyorsanız Pazar’ları siz de misafirimiz olacaksınız!
Maliye Bakanı Unakıtan’ın tedavisini neden Türkiye’de yaptırmadığı, kalp tedavileri, ameliyatları için artık ABD’ye gitmeye gerek olmadığı gündeme gelmiş, siyasetçiler tarafından da eleştirilmişti.Şimdi Bakan ABD’de ameliyatını oldu, iyileşti, döndü ve eşi hemen konuya açıklık (!) getirdi: “Kemal Bey’in hastalığının tedavisi için Rabbime sordum. ‘Nerede ameliyat olsa daha iyi olur’ diye. İçime bir his doğdu ‘ABD’deki Cleveland’ diye... Rabbime şükürler olsun”...Yani işte ben ‘yaratıcılık’ diye buna derim. Bu buluşlarla kimse başa çıkamaz, tek kelimeyle olağanüstü... Bayan Unakıtan’a “Allah’tan gelen Cleveland önerisi” için en içten tebriklerimi sunuyorum.Yorum yapmayacağım bu konuda, sadece haberin altına gelen iki okuyucu yorumunu paylaşacağım.Yücel Yücel“Abla başlamışken yakında hangi ürünlerin kdv’si düşecek bir soruversen... Bizimkine ‘ulaşılamıyor’ diyor da”...Aynı okuyucu bir yorum daha yazmış: “Allah sizin aile doktorunuz mu yahu”... Ve İlyas Carnacar: “Ahsen Unakıtan’ın numarasını bilen var mı... Gelecek hafta sayısal loto oynayacağım bana rakamları söylesin.” Rabbime şükürler olsun, hayat “diğerlerinden çok daha zor” olsa da bu kadar gülebildiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Yorumları okurken gülmekten gözümden yaşlar geldi.*****Partiyi “medyaya rağmen” kurmadınız! Başbakan Erdoğan yine kendisine pek yakın bir kanalda, kendisine pek uygun soruların sorulduğu bir programa çıkmış.“Çetelerden tehditler geliyor, içerden ve dışardan” demiş. (Bu kısmını izledim programın...) Vallahi artık içerden ve dışardan her türlü faaliyetin “kurgu olarak da pekalâ yapıldığı” öyle bir dönemdeyiz ki her şey olabilir. Birçok insan konuşurken bile “dinlenme ve cezaevine girme” tehdidi altında örneğin...Bütün seçmen Adalet Bakanı’ndan, diğer bakanlar ve AKP’li belediye başkanları veya adaylarından gelen “Oyunuzu iktidara vereceksiniz yoksa...” ile başlayan tehditler altında...Medya “Benimle, partimle, ailemle ilgili yolsuzlukları yazarsanız kökünüzü kuruturum, alın size örneği; bakın ülkenin en büyük yayın grubunun tepesine nasıl bindik” tehdidi altında...Yargı “İnternetten okuduğunuz gazeteleri bile izliyoruz. Bize karşı hata yaparsanız sürülürsünüz” tehdidi altında. Üniversiteler “Konuşan üniversitenin rektörü gider, yerine ‘benim rektörüm’ gelir. Örnekleri gördünüz, AKP’yi savunan yükselir, savunmayan kaybeder” tehdidi altında.Hepsini sayamayacağım midem bulanıyor... Onun için “tehdit” kelimesi hafif bir kelime artık, Başbakan bunu bilmeli. Ama böyle bir cümle söyleyince de tehdidi göstermeli, açıklamalı. Nasıl geliyor, kimden geliyor, yazılı mı, sözlü mü geliyor millet onu da duysun, havada kalmasın.NE “KOMPLO”SU?Yolsuzluk konusuna ve Deniz Feneri’ne değinmiş ve sanki “AKP ile Almanya’daki Deniz Feneri davası ilişkisini” ana muhalefet partisi kurmuş gibi “Hükümete yıkmaya çalıştılar... Burada dokunulmazlıkla ilgili durum yok, yargıya müracaat et gereği yapılır” demiş.Oysa bu ilişkilerden Alman yargısının iddianamesinde söz edildi. Deniz Feneri Derneği’ne özel devlet imkânları, statüleri, ödülleri AKP tarafından verildi. Davayla ilgili bilgiler Alman Büyükelçisine Adalet Bakanı Şahin tarafından soruldu. Davayla ilgili “asıl failler” denen isimler AKP tarafından korundu. “Yargıya müracaat edilse” de davanın aylardır açılamaması AKP nedeniyle oldu. Daha neler var, neler...Başbakan Erdoğan korunan yolsuzluklara ve tüm devlet kurumları ile toplumun tüm sivil kurumlarına yapılan inanılmaz, benzeri görülmemiş iktidar baskısına açıklama bulmak zorunda olduğunu biliyor ama maalesef doğru konuşarak bunu yapamayacağını da biliyor. Onun için sürekli “yanıltmaca” içinde ki bunda da maalesef çok başarılı...“Biz bu partiyi medya desteğiyle kurmadık, medyaya rağmen kurduk” diye başlayarak “toplumun ahlâk değerlerinden tutun, yalan yanlış haberlere kadar her şeyi yapacaksın... Dünyadaki örgütler vasıtasıyla bana saldırıyorlar... Ailemle ilgili yalan haber yapıyorlar, Anadolu çocuğu olarak aileme çok saldırı oldu” benzeri sözler sarf ettiği bir konuşma yapmış.Bu konuşmaya göre dünyadaki örgütler (ki herhalde “böyle giderse batarsınız. Ekonomide önlem almayan tek ülke Türkiye” diyen ekonomi kuruluşlarını filan kastediyor) ve hatta “Türkiye’de medyaya, yargıya yapılan baskılar” dan söz eden ABD Dışişleri Bakanlığı Raporu bile rakiplerinin oyunu... Komplo. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton gelince “haberin kaynağını” soracakmış. Sorsun tabii Hillary’nin de komediyi görmesi iyi olur.Ama ona sakın “medya desteğiyle kurulmadım, ailemle ilgili yalan yanlış haberler, Anadolu çocuğu” gibi masallar anlatmaya kalkmasın. Bırakın devlet gücüyle yapılan yolsuzlukları kocası, başkanlığı döneminde en mahrem özel yaşam sorularını bile TV’de halka açıklamak zorunda kalmış bir kadını, seçmenleri aldattıkları masallara inandırmak zordur.Maazallah dönüp “Sayın Başbakan siz de açıklayıverin hangi yalanlar bunlar? Hangi Anadolu çocuğunun çocukları arkadaş bursuyla ABD’de okuduktan sonra hemen gemi, pırlanta/altın şirketi ya da bakanlarınızın çocukları gibi gıda, yumurta, bilgisayar, tasarruflu ampul vs. işlerine ortak olabiliyor? Bizim servetlerimizi, işlerimizi didik didik ararlar” diyebilir.Veya “Aman Sayın Erdoğan ne demek ‘medyaya rağmen’, sizin kuruluşunuza medya destek vermediyse kime verdi? Hepsi ilk günden başlayarak sizi yıllardır desteklediler. Şu anda da medyanın yarısı sizin sayılır” diyebilir. Sadece ‘hatırlatayım’ dedim. Danışmanlar bu işi yapmıyorlar da...*****Bütün kadınlar davetli! 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bu hafta “Kadın Haftası” biliyorsunuz ve toplantılar, faaliyetler hızla sürüyor. İstanbul’da Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Yerleşkesi’nde de Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’nın öncülüğünde çok geniş kapsamlı bir sempozyum hazırlandı.KA-DER Başkanı Hülya Gülbahar, Avukat Canan Arın gibi ünlü hukukçuların ve birçok üniversiteden uzman akademisyenlerin katılacağı sempozyumda “Medyada Cinsiyetçilik”, “Üçüncü Sayfa Haberlerinde Kadın”, “Siyaset Kimin Meydanı”, “Kadını Taciz ve İstismar Eden Haberler” gibi birçok başlık altında kadın sorunları irdelenecek, muhakkak ki Türk kadınının Cumhuriyet’le elde ettiği kazanımları kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu, Türkiye de kadın ve çocukların “insan haklarının” neredeyse ortadan kalktığı konuşulacaktır.Bugün sabah 9.00’da başlayacak ve 18.00’e kadar sürecek olan toplantıya tüm kadınlar davetli. “Ülkem için, kendim ve çocuklarım için neler yapabilirim” diye düşünüyorsanız önce gerçekleri öğrenmeli, ciddi çalışmalar, özverilerle hazırlanan bu etkinliklere destek vermelisiniz. Yoksa sonsuza kadar ezilmeye devam edeceğiz, unutmayın.
İstanbul’un Fatih ilçesinde seçim çalışması yapan CHP İstanbul Büyükşehir Bel. Bşk. Adayı Kemal Kılıçdaroğlu vatandaşlarla sohbet ederken Ömer Bezirgan isimli bir protestocuyla karşılaşmış. Elinde “Ey Fatihliler çarşafa tükürenler, örtüye saldıranlar geliyor” yazılı bir pankart taşıyan protestocu için Kılıçdaroğlu:“Ben görmedim ama bu tür protestoları doğal karşılıyorum. Gerçekten o davranış bir bayana yapılan haksızlıktı. Çarşafının zorla açılması doğru değildir. Birkaç kendini bilmez adam böyle yapıyor sonuçta ortaya bu tablo çıkıyor” demiş.Çarşafı açılan kadın bir “CHP milletvekili aday adayı” imiş. Belki de milletvekili olamamanın öfkesiyle bu olayı düzenlemiş ve tepki toplayacak davranış ve konuşmalarla böyle bir duruma neden olmuştur, gerçek niyetini bilmiyoruz. Ama düz mantık “normal” şartlarda bir partilinin kılık değiştirerek, provokatif davranışlarla olay çıkarmaya çalışmasını açıklayamaz.Gürsel Tekin olaydan hemen sonra yaptığı açıklamada: “Seçim otobüsüne binmek isteyen kadının otobüse alındığını, Kemal Kılıçdaroğlu ile konuştuğunu, önce Kılıçdaroğlu’yla beraber kürsüye çıkmak istediğini ve bunun mümkün olmadığının bildirildiğini, otobüs hareket ettikten sonra bir karmaşa yaşandığını, kadının yüzü açılınca birinin ‘A, bu bizim Kıymet abla’ diye bağırdığını, aktif bir partili olan Kıymet Hanım’ın olaydan 3 gün önce AKP’li Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağrıcı ile görüştüğünü” anlatmıştı. Bu görüşmenin ardından böyle bir olayın yaşanmasını anlamlı bulduğunu da söylemişti.Kemal Kılıçdaroğlu’nun dürüst ve halka yakın kimliğiyle her kesime, hatta AKP seçmenine bile sempatik geldiği, AKP’nin büyük şehirlerde özellikle İstanbul’da kaybetmemek için her şeyi göze aldığı (millete “AKP’ye oy vermezseniz işiniz yürümeyecek... Yeşil kartlarınızı alırız” benzeri tehditler yağdırdığı) biliniyor.Olaydan önce çekilen fotoğraflarda “Kıymet Abla”nın Kemal Kılıçdaroğlu’yla karşılıklı konuştuğu, Kılıçdaroğlu’nun sabırla dinlediği görülüyor. Önce kürsüye, sonra otobüs üstüne çıkmakta ısrar edip alışılmadık bir gerginlik yaratınca partililer yüzünü açmışlar.HUMEYNİ MESELESİHiçbirimiz orada değildik, tam olarak anlamak mümkün değil ama... Malûmunuz, gözlere kadar kapalı (gözleri de gözlüklü) bir çarşafın altında herkes ve her şey, yani bir erkek veya bir suikastcı da olabilir. Çarşaflı bir kadının “Adayla beraber kürsüye çıkacağım” veya “Otobüsün üstüne çıkacağım” ısrarında bulunması çok doğal bir durum mudur?Her neyse, sonuçta Ömer Bezirgan’a bu pankartı taşıma, İslâmcı (İslâm değil, İslâm’ı istismar eden, siyasete alet eden, dinî yönetim isteyen anlayış) ve AKP’ci gazetelere, yazarlara, TV’lere ise CHP’ye toptan saldırma fırsatı doğdu.İşin enteresan tarafı Ömer Bezirgan’ın “Humeyni’yi Atatürk’ten çok seviyorum” diyen Nuray Canan Bezirgan’ın eşi olması... Geçen Haziran ayında bu sözden sonra onunla ilgili olarak “Neden hepsi İran, Suudi Arabistan dururken eğitim için batıyı seçerler, Amerika’ya veya Kanada’ya giderler” diye yazdığım için Nuray Bezirgan Şubat ayında (biraz geç ama) bana iki ayrı mektup yazdı. İki kez de bu mektuplarla ilgili telefon görüşmesi yaptık.Nuray Hanım mektup ve telefonda bana “kendisi yüzünden eşinin Belediye’deki işine son verildiğini” anlatıyor. “Bizim örtümüzle iktidara gelenler bizleri düşüncelerimizi ifade ettiğimiz için cezalandırdılar. Eğer ilgilenirseniz olanları size açıklamaya hazırım. Takiyyeci, güya muhafazakar AKP’nin biz örtülüleri nasıl seçim öncesi kullandığını fakat iktidardayken nasıl davrandığını çarpıcı şekilde göz önüne sermek isterim” diyordu.SUSTURAN BİR DEMOKRASİ!!Onu TV programıma çağırmadım (bir yazımda da kullanmadım) çünkü “bir partiye zarar vermek için böyle bir fırsatı değerlendirmiş gibi davranmayı” kendime yakıştırmam. Ama çağırsaydım Nuray Bezirgan: “Çeçen lideri Ruslara teslim edecekleri için onun ailesine ve medyaya haber vermesi” ve siyasi konuşmalar yapması nedeniyle eşine “Ya onu sustur veya işinden olacaksın” dendiğini sonra da açığa alındığını, AKP’de demokrasi anlayışının zerresi olmadığını örneklerle anlatacaktı.Dün onu arayarak “Peki anlattıklarınızdan sonra şimdi eşiniz neden Kılıçdaroğlu’na pankart açıyor, sizin niyetiniz nedir” diye sordum.“Eşim AKP’ye destek vermiyor, sadece bu çarşaf olayına bireysel tepkisini ortaya koydu” dedi... “Bireysel tepki”ymiş! Çarşaf olayının arkasında da “AKP’li Belediye Başkanı’yla görüşme ve kurgulanmış provokasyon” görüntüsü var.Seçim öncesi daha neler göreceğiz bakalım!***** Padişahlığa dönüş hepinize kutlu olsuun! Efendim bildiğiniz gibi bir törende AKP’liler “Son Osmanlı Padişahı 1. Recep Tayyip Erdoğan” diye pankart açtılar. Ve işe bakın (kısa süre sonra basının ilgisini görünce AKP’yi son anda telaşlandıran) olay aslında bizi pek de şaşırtmadı.O kadar uzun süredir Başbakan’ın “Padişah Recep Tayyip” olduğunun çoğumuz farkındayız, siz söylüyorsunuz, biz yazıyor ki şaşıramadık bile... Pankartın tek fazlası “1’inci RTE” olduğunun belirtilmesiydi. Demek ki arkadan 2’inci, 3’üncüler de gelebilir.Osmanlı’da gelmişti, devam ettiğimize göre, Cumhuriyet’i reddetip hâlâ Osmanlı’da olduğumuzu iktidar artık açık seçik ilan da ettiğine göre neden olmasın. Halifelik de geri gelir böylece; halifemiz, padişahımız 1. RTE ve devamıyla mutlu mesut yaşarız.Her ülke layığını bulur, hak ettiği gibi yönetilir derler, kutlu olsun.Yasama, yürütme, yargı, medya, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları kuşatıldı. Cumhurbaşkanlığı’nı da ekleyin... Geriye ne kaldı?Sadece kim konuşuyor; Başbakan, bakanları, valileri vb... Kim kazanıyor, saray zenginliğine kavuşuyor; aileleri, yakınları, yandaşları.Hukuk var mı; arıyoruz.Demokrasi var mı; arıyoruz.Laiklik; dibi oyulmakta, bekliyoruz.Son dakika haberi geldi şu anda:Yüksek Seçim Kurulu “Tunceli Valisi’nin YSK’nın seçimin düzenine ve dürüstlüğüne ilişkin kararlarını uygulamakta gösterdiği duyarsızlığın idari ve disiplin yönünden gereğinin takdir ve ifası isteğiyle İçişleri Bakanlığı’na bildirilmesine” karar vermiş. Yani “Anayasaya aykırı” dediği halde uyarısı Vali tarafından dinlenmediği, inadına dağıtım sürdürüldüğü için son çare İçişleri Bakanlığı’na bildiriyor. “Takdir” deyince aklıma geldi; Başbakan bu takdiri de yanlış yorumluyor. Aynı konuda hukuk filan dinlememiş “Valimizin bu hassasiyetini takdir ve tebrik ediyorum. Valilerimiz yasaların verdiği yetkiyi aynen kullanırlar” demişti.Hangi yasa, ne yasası? YSK size yasayı, hatta anayasayı hatırlatıyor duymuyor musunuz? İşte Türkiye’de hukuk bu noktada arkadaşlar!
Geçen seçimde de dikkati çekmeyecek gibi değildi ama bu seçimde artık tavan yaptığı için susulamaz boyutta...22 Temmuz öncesi AKP’nin “görevli” yazarları ve bazı akademisyenler ekranlarda, gazetelerde “en az yüzde 45-46 oy alacak” diye gündüz gece beyin yıkama yaptılar, anketlerin çoğu buna benzer sonuçlar çıkardı ve hoop sonuç tıpatıp aynı çıktı. Üç aşağı beş yukarı hata payı filan yok, aynen rakamın kendisi.Şimdi içerden dışardan anketlerle, akademisyen, yazar söylemleriyle aynı beyin yıkama sürdürülüyor. Hatta bu kez bazıları yüzde 46 ile de yetinmeyip 50’lere çıkardılar oy oranını... Ortaya çıkan sayısız yolsuzluğa, bakanların, belediye başkan adaylarının “AKP adayına oy vermeyen il veya ilçe iş yaptıramaz” şeklindeki açık ve faşizan baskılarına, işsizliğin, yoksulluğun had safhaya çıkmasına, ekonomik krize karşı önlem alınmamış olmasına rağmen aynı oran yine tıpatıp tutar mı dersiniz? Evet, tutarsa şaşmamak lazım.YSK’nın “Anayasaya aykırı” diyerek suç duyurusunda bulunmasına, hukukçuların “TCK’ya göre suçtur” demesine rağmen bir yandan iktidar eliyle, devlet kaynaklarıyla, belediyelerin milletten topladığı vergilerle ve daha kim bilir nerelerden gelen paralarla beyaz eşyadan-ev kirasını ödemeye, tonlarca kömürden-gıda poşetlerine kadar her türlü usulsüz dağıtımın “sosyal yardım” maskesi altında yapılması sürdürülüyor.Tunceli Valisinin Yüksek Seçim Kurulu uyarısından sonra bile (ve tabii Başbakan Erdoğan’ın “Bu karar beni ırgalamaz. Aferin benim valime” gibi sözlerle açık ve hukuka karşı desteğiyle) hapse girme pahasına beyaz eşya dağıtmayı sürdüreceğini söylediği ve hiçbir ceza görmediği ülkede adil hukuka uygun seçim beklemek mümkün müdür?Valiliğe ait depoda AKP’nin seçim afişlerinin, bayrak ve broşürlerinin, Tayyip Erdoğan’ın miting pankartlarının bulunduğu ve savcılığın olaya el koyduğu ülkede adil seçimden söz edilebilir mi?Gençlerden gelen çok sayıda mektup “Sandığa gitmeye gerek yok, ben gitmeyeceğim, sonuç nasılsa şimdiden belli” veya “Böyle giderse oy kullanmayacağız. Figüran olmak istemiyoruz” diyor. Onlara hâlâ “Ne olursa olsun sandığa gitmek zorundasınız. Bu seçim Türkiye’nin geleceği açısından çok çok önemli, unutmayın bazı partilerin kemikleşmiş seçmeni asker disipliniyle oy kullanıyor” desek de insanların dürüst ve adil bir seçim olacağına inancı sıfırlanmış vaziyette.HER TÜRLÜ HİLEYE AÇIKGeçen seçimden önce 5 milyon kayıp seçmen vardı, hiçbir medeni ülke bu şekilde seçime gitmezdi, bizde gidildi. Bu seçimde o kayıp seçmenler 6 milyon olarak yeniden ortaya çıktı, seçmen kütüklerinde “boş evlere yüzlerce ismin hileli şekilde yazdırıldığı, belli adreslerde bile ‘olmayan isimlerin’ kaydedilmiş bulunduğu” ve buna benzer sayısız olay hâlâ gündemde... Bütün bunlara rağmen parmak boyası da durup dururken kaldırıldı. Kaymakamlıklar 3-4 aydır muhtarlıklara “boş daireleri bize bildirin” diye kağıtlar gönderiyor. (Acaba boş daire neden lazım?)22 Temmuz seçiminde “ilk bir saatte oylar kaydırılarak hile yapıldığı” iddiasının defalarca dile getirilmesine, ABD’de de aynı sistemle hile yapılmış olduğu bilinmesine rağmen yine “bilgisayarla toplama”da ısrar ediliyor.İllerde halk iktidar adaylarının “Bize oy verenlerin kirasını ödeyecek, vermeyenlerin yeşil kartını alacağız” dediğini bile açıkladı.Bu arada, bir bilgisayar mühendisi geçen seçimde de benzeri yaşanan bir olayı anlatıyor. İnternette iki anket hazırladığını, ilk ankette “Hangi partiye oy vereceksiniz” diye sorduğunu ve anketi koyar koymaz bir başka partiye verdiği oyun yanına hemen “1 AKP oyu” yazıldığını, ertesi gün ilk oyu AKP’ye verdiğini ve bu kez başka partiye oy yazılmadığını anlatıyor.“Demek ki” diyor “İnternet ortamında AKP lehine anketleri tarayan ve otomatik olarak oylayan programlar olduğundan kuşku duyulabilir. Sitemizin hostingi ABD’de bulunmaktadır. Sitesi olanlar benzer bir anket yaparak deneyebilirler.” Düşünün, bu iddia doğru ise seçim sonuçlarına neler yapılabilir?.. ABD’de hile olmuşsa, hele bizde neden olmasın?Bu kadar çok yanlışın ve hile şüphesinin bir arada görüldüğü, üstelik inanılmaz bir baskı ve hukuksuzluk ortamında neden zorla seçime götürülüyoruz anlayan var mı? Önleyebilen var mı?
Bu özel insanları izlerken onların dünyaya bir misyonla ve bu misyonu yerine getirmek için özel bir güçle gönderildiklerini düşünüyorum.Vehbi Koç Vakfı’nın eğitime katkıları nedeniyle bu yılki Vehbi Koç Ödülü’nü verdiği Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan bildiğiniz gibi uzun süredir ağır bir hastalıkla boğuşuyor. Yaşamını bir tıp doktoru olarak cüzzamla savaşa, bir sivil toplumcu olarak kız çocukların çağdaş eğitim almasına adayan (hem Cüzzamla Savaş Derneği, hem de ÇYDD’nin kurucusu) ve her iki şekilde onbinlerce hayat kurtaran, “bir tek kişinin bile ne büyük fark yaratabileceğini” ülkesine gösteren bu cesur ve özverili kadın ödül akşamı da herkesi hayrette bırakacak kadar güçlü ve dik görünmekteydi. Ödül verilmeden önce 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “Aile Planlaması Vakfı”nı, Tema Vakfı’nı kuran, hayatı boyunca sanayi, eğitim, sağlık her alanda çağdaş yatırımlarla Türkiye’ye büyük katkı sağlayan Vehbi Koç’u anlatan konuşması büyük ilgiyle izlendi.Demirel’in “Vehbi Bey Aile Planlaması Vakfı’nı kurmuştur ki bugün hâlâ anlamayanlar vardır” sözüne gülerken, Koç’un “çölleşme ve küresel ısınma” tehlikeleri henüz bugünkü kadar ortaya çıkmadan önce doğanın korunması gerektiğini fark etmiş olmasını, yaptığı sanayi yatırımları ve sağladığı gelişmelerle ülkeye verdiği sınırsız hizmeti takdir ettik. Ve sonra yine kendini ülkesinin gencine yaşlısına hizmete; eğitim-sağlık alanındaki kalkınmaya adamış altın kalpli, özverili bir kadın; Semahat Arsel çıktı ve Prof. Türkan Saylan’ın ödülünü anons etti. Oturduğum yerde onu göremiyor ve gelememiş olacağını tahmin ediyordum. Ama gelmişti... Biraz zayıflamış, solgun ama her zamanki gibi dimdikti. Bu ağır hastalığın bile onu eğemeyeceğini, mücadelesine ara veremeyeceğini anlatmak ister gibi zarif, emin adımlarla mikrofona çıktı ve tarihe geçecek bir “sorumlu vatandaş” konuşması yaptı.ÇYDD’nin bugüne kadar 36 bin kızın eğitimini sağladığını, bu yılki hedeflerinin 100 bin öğrenciye ulaşmak olduğunu söyledi. Herkesi bu seferberliğe çağırdı. Ve 100 bin dolarlık Vehbi Koç ödülünü de yine ÇYDD, eğitime bağışladı. “CEZALANDIRILDIK” Bazı sözleri gazetelerde, haberlerde yeterince vurgulanamadı oysa bütün Türkiye’nin duyması gerekiyor: “Bizi yurt dışında takdir ettiler ama burada bugüne kadar yaptığımız işlerin olumsuz yanlarını da gördük. İftiralar yaşadık. Çocukları, genç kızları cemaatlerin, tarikatların elinden alıp onlara çağdaş eğitim kazandırmanın cezasını çektik. Bu nedenle kendi ülkemde yaptığımız işlerin ne kadar önemli olduğunun değerlendirilmesi bugün daha fazla anlam taşıyor.”Tebrikler, alkışlar ve teşekkürler Sayın Türkan Saylan. En içten dualarımız sizinle... Kalbimizdesiniz. Asıl ödülünüz bu ülkeye kazandırdığınız gençler ve sizi asla unutmayacak kuşaklar olacak! *****Benden de teşekkürlerOkurlarımın hemen hepsinin STAR TV’de Pazar günleri yaptığımız “Ruhat Mengi’yle Her Açıdan”ın da izleyicisi olduklarını mektuplardan ve yazılarıma gelen yorumlardan anlıyorum.Eksik olmayın, her zaman yakın ilginizi esirgemiyorsunuz ama program sonrasında ve Pazartesi günleri bu mektuplar birkaç katına çıkıyor ve en az 200 civarında mail geliyor (merak etmeyin 1000 de gelse hepsi tek tek okunuyor. Tamamına cevap yetiştirmek mümkün olmasa da)...Eleştirilerinizi dikkatle düşünüyor ve değerlendiriyor, takdirlerinizden ise mutluluk duyuyorum. Demek ki çabalarım boşa gitmiyor, sizlere yararlı program ve yazılar hazırlayabiliyorum, ne mutlu bana.Bu haftaki Her Açıdan’ın da büyük beğeni topladığını gerek yüksek izlenme oranından gerek sizlerden gelen sayısız teşekkür telefonu ve mektubundan görüyorum. Aynı zamanda bu programa başlama nedenim olan ve bana aylar, yıllar boyu ilettiğiniz “dürüst ve kaliteli program isteklerinin” gerçekten de büyük bir ihtiyaç ve beklenti olduğunu gösterdiniz. Hepinize ayrı ayrı cevap yazmayı çok istemekle birlikte takdir edersiniz ki “yazılar ve programa hazırlık” nedeniyle yüzlerce cevap yazmam mümkün değil.Değerli ilginiz, takdirleriniz için ben de size sonsuz teşekkürlerimi bildiriyorum. Hiç merak etmeyin, çizgimizi asla bozmadan bu ülkeye ve toplumumuza sonuna kadar hizmete hazırız.
Hüseyin Üzmez denilen yaşlı adamın (kelime bulmakta zorlanıyorum “adam” bile yanlış geliyor) kendi ağzıyla tecavüz suçunu kabullendiği ve “Bir şeytana, bir de nefsime kızgınım” dediği basında yer aldı, biliyorsunuz. Buna rağmen (hangi hukukla ve hakla yapabildilerse) onu da diğer birçok ağır suçlu gibi serbest bıraktılar. Ve hâlâ aylardır suçlunun serbest olduğu yetmiyormuş gibi şimdi de o 14 yaşındaki çocuk (tecavüz sırasında 12-13 olmalı), ruh ve beden sağlığının bozulup bozulmadığının anlaşılması için 50 kişilik Adli Tıp Kurulu’nun karşısına çıkarılacakmış.Çok sayıda annenin “Bizim bu olayları duyunca ruh sağlığımız bozuluyor, tecavüze tacize uğrayan çocuklarınki nasıl bozulmaz, bu ne rezalettir” diye mektuplar gönderdiği tecavüzde ruh sağlığı (!) meselesi başlı başına bir skandaldır.Bırakın cinsel tacize/tecavüze uğrayan çocukları, tecavüz mağduru yetişkin kadınların bile ruh sağlığının bozulduğu tartışılamaz.Bir de üstüne zaten ağır bir travma yaşamış bir çocuğu 50 kişilik heyetle sorgulamak, beter bir travma daha yaşatmak hangi “yaratık” beynine ait bir buluştur acaba?Bize isim versinler hangi yaratığa aittir? Bu olayların benzeri ancak 9-10 yaşında çocukları bile kadın-erkek sayan zavallı anlayışların yönetimindeki Afganistan, Pakistan, İran gibi ülkelerde görülüyor.Türkiye o yola girdi girmesine de bu kadarı insaf yahu! Biri B.Ç’nin 50 kişilik kurul karşısına çıkmasını mutlaka önlemeli, bu insanlık dışı eyleme susulamaz!(Not: Anayasa Mahkemesi “çocuk tacizinde beden ve ruh sağlığının bozulmasını ceza ağırlaştırıcı neden sayan TCK maddelerinin iptal edilmesi” isteğini reddetmiş. Bunu isteyen Manisa ve Çanakkale Mahkemeleri de insanı hukuktan utandırıyor doğrusu. Ayrıca “neden tam bu sırada istediler” sorusunu akla getiriyor. AYM talebi reddettiğine göre Üzmez’i kurtarmak için geriye sadece 50 kişilik kuruldan “ruh sağlığı bozulmamıştır” raporu çıkması kalıyor.Yani çocuk delirmemiş diye bu ağır suçluyu serbest bırakabilirler. Medeni ülkelerde ise asla 15-20 yıldan aşağı kurtulamaz.Türkiye de bu adaletsizliğe susamaz. Bugüne kadar çocuk tecavüzlerine susulduğu için tecavüze uğrayan çocukların yaşı giderek 6’lara, 7’lere indi ve olay sayısı hızla arttı. Artık buna dur demenin zamanı geldi, kadın kuruluşları ve toplum tepkiye şimdiden hazır olmalı!)***** AKP tehditle çizmeyi aştı!Adalet Bakanı Şahin’in “İktidarla uyumlu belediye başkanı seçin yoksa Ankara’da işiniz yürümez” tehdidinden sonra bir AKP’li milletvekili, daha sonra Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu “İktidarın adayını seçmeyen il ve ilçelere hizmet verilmeyeceğini” ustaca millete anlattılar.Üstelik Adana’da babamın doğup yetiştiği Karaisalı ilçesinde yapmış Devlet Bakanı tehdidini, daha da çok sinirlendim. Bu cumhuriyet tarihinde görülmemiş baskıyı, açıkça utanmadan çekinmeden “oy vermezseniz, hizmet de yok” laflarını taklit edenler de arkadan geliyor tabii...Eski ANAP’lı yeni AKP’li Adana Büyükşehir Bel. Bşk. Adayı Mehmet Ali Bilici “İktidarların adaylarıyız, size hizmeti daha kolay getiririz. İktidardan desteği almadan hizmetler biraz zor gerçekleşir” demiş hemen. O da “Bana oy vermezseniz, AKP’den hava alırsınız” diye tehdit ediyor.Adana’dan duyduğuma göre (kendisine bu teklif yapılan bir kadın anlatıyor) insanlara: “Ev kiranıza 450 bin TL yardım edeceğiz. Size her ay para vereceğiz. Ama AKP’ye oy vermezseniz yeşil kartlarınızı alırız” diyorlarmış.Bu tür anti demokratik, faşist baskıların hukuki bir yaptırımı olmalı, burası hukuk devleti mi, diktatörlük mü bilelim. Ayrıca, binlerce milyonlarca insana ayda 450 TL kira yardımı yapacak kaynağı bu ekonomik kriz ortamında, uluslararası ekonomi kuruluşlarının “önlem alın, kemerleri sıkın, yoksa batacaksınız” dediği bir dönemde AKP nereden buluyor, milletin bunu bilmeye hakkı var.ABD Başkanı Obama Amerikan Kongresi’nde yaptığı ilk konuşmada “Artık para harcama dönemi geçti, herkesin durup düşünmesi gereken noktadayız” derken, bütün Avrupa ülkeleri kriz ekonomisi uygularken bu ne bolluk?Amerika’dan, G-8 ülkelerinden daha zenginiz de biz mi bilmiyoruz? Durum buysa anlatsınlar da mutlu olalım.Değilse “paranın kaynağını” anlatsınlar!
Cuma günkü haberdi; “Defne Samyeli AKP’ye üye oldu. Gelecek seçimde milletvekili olabilir”... Samyeli sonradan haberi yalanlamış, “Bana teklif gelmedi” demiş ama olsaydı da şaşırmazdı kimse. Artık bu tür haberlere alışıldı. Türkiye’de artık ülke yönetmek veya belediye başkanı, meclis üyesi olmak için hiçbir deneyime, birikime, ekstra özelliğe gerek kalmamıştır. Başbakan’ın ya da eşinin yakınında olmak, diz dize görünmek onları övüp göklere çıkarmak yeter de artar bile...Hele bir de bilindik bir isminiz varsa ve topluma karşı “Bakın biz cumhuriyete, Atatürk’e, laik rejime karşı değiliz. İşte cumhuriyetçi denecek isimlerden bizde de var” mesajının verilmesinde “kullanılabilecek”seniz, o arada sizin, eşinizin, dostunuzun işi de yürüyecek, sorunları halledilecekse olay bitmiştir.Bir dediğiniz iki olmaz, aday da olursunuz vezir de... “Vezir olanın adam olması” da şart değil nasılsa, reklam olsun, vitrin olsun, işler yürüsün yeter. Değil mi efendim? Önemli olan bu...22 Temmuz’da da aynı şekilde vitrin kadınlar-erkekler kullanılmadı mı? Demokrasiye, cumhuriyet rejimine bağlı kesimler bile bu masalı yutup “yüzde 47”ye katkıda bulunmadı mı? Hem de tıpış, tıpış... “Yürrü” dediler, onlar da yürrüdü. Yine yürürler.AKP bildiğiniz gibi bu seçimde de (genel seçimden bile önemli olduğunu, maddi/manevi kazancının partiyi şaha kaldıracağını biliyorlar) eski ANAP’lı isimleri aynı nedenle vitrinine koyma yarışına girdi. Ve nerede bir ikbal bekleyen ve yıldızı sönmüş, bir şey olabilmek için çırpınan, her kapıya koşan ama “cumhuriyetçi kesimleri de yanıltıp oy koparabilecek” eski ANAP’lı varsa onlar belediye başkan adaylıklarında veya meclis üyeliklerinde salkım salkım dizilmiş haldeler. ASLINDA NEYMİŞ, NEYMİŞ?İstanbul Beşiktaş’ta sevilen bir başkan olan İsmail Ünal’ın karşısına ANAP’ta il başkanlığı, genel başkan yardımcılığı yapmış, nerede iş, güç, isim açısından ikbal ışığı görse oraya koşan sosyetik bir ismi Sibel Çarmıklı’yı çıkardılar.Sibel Hanım’ın Kadıköy’ün CHP’li Belediye Başkanı Selami Öztürk’e giderek CHP’den meclis üyesi olmak istediğini, bunun için Kalamış Marina’da konuştuklarını (Başkan Öztürk kendisi anlatıyor), bunu alamayınca CHP İl Başkanı Gürsel Tekin’e yaklaşıp “belediye başkan adayı” olmak istediği, Beykoz ve Üsküdar adaylığı olmayınca bu kez AKP’li Vakko Bayii ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın yakını bir hanımın yardımıyla AKP Beşiktaş Belediye Başkan Adayı olduğu ise yakınındaki isimler tarafından anlatılıyor.Şimdilerde Egemen Bağış’la omuz omuza İsmail Ünal’a gol atmaya çalışırken bir yandan da arkadaşları AKP’li olmayan ama oy koparabilecekleri kişileri arayarak toplantılara davet ediyor ve iyi dinleyin şimdi, şöyle diyorlar (birinci ağızdan haberdir): “Ama o aslında AKP zihniyetinde değil ki... Oradan aday ama görüşü farklı, onu AKP’li gibi görmeyin”...Ne hoş, ne dürüst bir durum değil mi? Çıkar uğruna yaptıklarından utanıyorlar mı yoksa? Peki AKP zihniyetini beğenmiyorlarsa neden o zihniyete hizmet için yola çıkıyorlar?.. Halkın bunları sorması lazım!Ortaköy Princess Hotel’de yaptıkları Sibel Çarmıklı’ya destek toplantısına da milleti “ANAP toplantısı” diye aldatarak çağırmışlar. ANAP’tan 2 dönem Beşiktaş Belediye Başkanı olan Yusuf Namoğlu ile eski ANAP yönetiminden birçok isim de oradaymış. Malûm işin ucunda “belediye meclis üyeliği” de var. (Namoğlu ekibi listedeymiş.) Durumu görenlerin ağzı bir karış açık kalmış. Sonra... Eski ANAP Ordu Belediye Başkan Yardımcısı Bahar Çebi şimdi AKP Ordu Bel. Bşk. adayı.Eski ANAP Bakanı Bülent Akarcalı şimdi Ankara Çankaya’da AKP’nin vitrini. Bakanlığı döneminde tek bir Alevi’yi görevlendirmediği halde şimdi Alevileri fark ediverdiği, eski partisi CHP’ye ise “bölücü, faşist” gibi suçlamalarla saldırarak yeni partisine oy koparmaya çalıştığı anlatılıyor.BİLİCİ BALONU VE IŞIKARAEski ANAP milletvekili olan ve sevgili hemşehrilerim Adanalıların (ki gözlerinden hiçbir şey kaçmaz): “3 dönem milletvekilliği yaptı, Adana’ya bir çivi çaktı mı, sadece kendi çıkarı için çalıştı” dedikleri Mehmet Ali Bilici de şimdi AKP’nin Adana Büyükşehir Belediye Başkan adayı. Ve Adalet Bakanı Şahin’le Devlet Bakanı Başesgioğlu’nu örnek alarak Adanalı seçmeni “İktidar adayına oy verin, yoksa hizmet alamazsınız” diye tehdit etmekle meşgul. Eh, tabloya bakıp “Nedir bu AKP’nin eski ANAP’lı merakı, kendi partisinde adam mı yok” demez misiniz? Tabii parti teşkilatı da diyormuş, bu nedenle kopmalar olmuş ama “teşkilatları küstürme pahasına vitrin” projesi buna rağmen yürüyor.Bir kişi daha var; ünlü deprem kâhinimiz Prof. Ahmet Mete Işıkara... O da Bakırköy’de AKP’den belediye meclis üyesi adayı olmuş. Nedenini soranlara ise “Uğur Satıcı’nın Han İnşaat’ta danışmanlığını yaptım. Beni çağırdı, kabul etmesem ayıp olurdu” diyormuş. İnşaat firmalarına “belediye meclis üyesi olarak danışmanlık” bulunmaz bir iştir, herhalde ondan depreme dayanıklı yapı bekleyeceklerdir.Hepsine aferin, hayırlı işler, hayırlı kazançlar efendim. Seçmenlere de bu ikiyüzlülüğü yutmamaları için “akıl fikir ve dikkat” mi dilemek lazım acaba?Şan, şöhret, çıkar uğruna ilkesizlik cezalandırılmalı mı yoksa...