Hz. Ömer adaleti!

11 Şubat 2009

Görünen o ki Taha Akyol, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “pırlanta adaletine karşı Hazret-i Ömer Adaleti” sözüne fena halde bozulmuş. Bunları AKP’den biri söylese (nitekim daha önce söylenmiştir) karşı çıkmazdı ama artık Hz. Ömer’in de dinin kendisi gibi birilerine tapulu sayılacağını düşünüyor olmalı ki tepkisini çekmiş.“Bunlar çiğ bir popülizm örneğidir, seçim laflarıdır” dedikten sonra devam ediyor:“Hz. Ömer adaleti kavramı elbette yüksek bir ahlak bilinci ifade eder ama modern karmaşık toplumlarda yolsuzluğu önleyip kamu kaynaklarının adil kullanımını sağlamanın yolu ‘şeffaflık, etik davranış ilkeleri, hukuk devleti’ filan gibi kurumlardır. Sosyal demokrat bir parti bunları anlatmalıdır.” Daha sonra bir anlamda Başbakan Erdoğan’ın oğlu ve gelininin 3 yıllık cirosu 10 milyon TL olan Atagold’a ortaklığını savunarak “Anonim şirketlerde ortakların adlarını ve hisselerini yayımlama mecburiyeti olmadığını, uzmanlar ve İTO’nun bunu açıkladığını” söylüyor ve “Bu işte bir yolsuzluk yok. Kılıçdaroğlu yolsuzluk suçlamalarını yaparken dikkatli olmalıdır” cümlesiyle yazıyı bitiriyor.Neresinden başlamalı bilmem ki; öncelikle sadece sosyal demokrat partilerin değil tüm partilerin olaya etik davranış, hukuk devleti gibi kavramlar açısından bakması gerektiğini, bunu konuda parti ayırımı yapmanın çok komik olacağını söyleyebiliriz.Ama “Hz. Ömer adaleti” bizde de yerleşik bir deyim olduğuna ve daha önce defalarca siyasette kullanıldığına göre slogan olarak Kılıçdaroğlu’nun kullanmasında da Akyol’un bu kadar sinirlenmesini gerektirecek hiçbir şey yoktur.İkincisi; “modern karmaşık toplumlar” dediği medeni, hukuk devletine sahip, kurallara yasalara bağlı toplumlarda zaten “şeffaflık, etik davranış” gibi kavramlar bizdeki gibi her gün sakız örneği ağızlarda çiğnenmek zorunda değildir. Her vatandaş, hele de siyasetçiler bunlara uymadıkları takdirde anında gideceklerini bildiklerinden harfiyen uyarlar, onun için de gündeme gelmez.Örnek mi; Obama’nın Sağlık Bakanı yapacağı danışmanının vergi borcunu ödemediği ortaya çıkınca bundan hemen vazgeçerek halktan bir de “işi berbat ettik” diye özür dilemesi. Daha dün yazdım; İngiltere İçişleri Bakanı haftada iki gün kaldığı kız kardeşinin evini “esas adresi” gösterip vergi indiriminden yararlandığı için istifasının istenmesi...Şimdilik yeter iki örnek... Gelelim “anonim şirket, yolsuzluk değil, dikkat” vs’ye... Bırakınız bunları, geçiniz, geçiniz. Dikkatleri başka yerlere çekmenin hiçbir anlamı yok. Hükümet üyeleri, başbakan veya cumhurbaşkanlarının mevkilerini, siyasi güçlerini kullanarak çocuklarına, ailelerine özel haklar, dev imkânlar sağlaması yolsuzluğun ta kendisidir. Şirketin açıklaması filan fasa fisodur.Bu dönemde hangisinin çocukları gemi, fabrika, kuyumcu, tasarruflu ampul benzeri işlerden aşağısıyla ilgilendi, aralarında trilyondan aşağı konuşan var mı ona bakın siz, okuru saf sanmaktan vazgeçin artık!*****Sevigen gitmeli!Deniz Baykal “iddiaları kanıtlasınlar hemen gerekeni yapalım” diyor ve CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen’i partinin yönetim kadrosunda tutmayı sürdürüyor ama yaptığının yanlış olduğunu artık görmesi lazım. Sevigen hakkında “makamını istismar edecek eylemlerde bulunduğu” iddialarının arkası kesilmiyor. Bu işler aynen rüşvet gibidir, belgesiyle yakalamanız (Şaban Dişli olayında olduğu gibi) nadiren mümkün olur, bununla birlikte bir kişi hakkında bu kadar fazla iddiayı da “kanıtlasınlar” diye gözardı edemezsiniz. Evet öte yanda mahdumlarına padişah çocuğu muamelesi yaptırarak 15-16 yaşında trilyoner eden, gemicilikten kuyumculuğa her alanda harikalar yaratmalarını (!) sağlayan bir hükümet mevcut. Onlarla, belediyeleriyle ilgili sayısız yolsuzluk olayı belgeleriyle ortada ve kimsenin istifa filan ettiği yok. Pişkin pişkin oturuyor, bir de zeytinyağı gibi üste çıkıyorlar. Ama madem ki siz “yolsuzluklara, usulsüzlüklere savaş açmış” bir parti görüntüsündesiniz o zaman kendi içinizde yanlışlarla özdeşleşen tek bir ismi bile barındıramazsınız. Sevigen Genel Sekreter Yardımcılığı görevinden alınmalı, partinizi temsil konumunda olmamalı ve iddialar sorgulanmalıdır. Lami cimi yok bunun!

Devamını Oku

Uygunsuz işler ve mekânlar

10 Şubat 2009

Efendim Alman yargısının “yüzyılın en büyük bağış soygunu” dediği Deniz Feneri davası orada sonuçlandı ama “Türkiye’deki Deniz Feneri ile ortak çalışmışlar, olay AKP iktidarıyla bağlantılı ve asıl failler Türkiye’de” şeklinde görüş bildirdikleri davanın Türkiye ayağına hâlâ sıra gelmedi.TV’lerde tartışılıyor, basın sürekli yazıyor ve soruyor ama Adalet Bakanı Şahin kendisiyle ilgisiz konularda öne atılıp açıklamalar yaparken bunları nedense hiç duymuyor. Başbakan’ın durumu da ondan farksız. Böylece yerinde oturmaması gerekenlerin hepsi memnun mesut koltuklarındalar, yolsuzluğun boyutu ne olursa olsun, “yüzyılın bağış soygunu” da olsa onlar için fark etmiyor.Bugünün haberi: İngiltere’nin en prestijli ve “yara almayan” bakanı olan İçişleri Bakanı Smith haftada iki gün kullandığı kız kardeşinin evini “birinci evi” olarak gösterip milletvekillerine uygulanan vergi indiriminden yararlandığı için muhalefet istifasını istiyor ve Bakan’ın bu hafta Meclis’te olayla ilgili sorgulanması bekleniyor.Aradaki fark bu kadar basit! Hukuk devleti olan ve olmayan açıkça görülüyor. Tabii bu “yalanlarla uyutulabilen ve uyutulamayan toplum”lar arasındaki farkı da göstermektedir.Deniz Feneri davasının “asıl faillerinden biri” olduğu bildirilen ve hâlâ ısrarla RTÜK Başkanı olarak tutulan ve resmen korunarak soruşturulmayan Zahit Akman Ankara’nın zengin mahallelerinden birinde kahvede okey oynarken yakalanmış. Hem de resmî makam aracı kapının önünde beklerken...Basın mensuplarına ise “mekânın RTÜK Başkanı’yla mülakata uygun olmadığı” söylenmiş. Mekân mülakata uygun değil ama kapıda resmî aracı bekleterek kumar oynayan RTÜK Başkanı’na uygun!..Ne demeli, görünüşe bakılırsa zaten RTÜK Başkanı da yalnızca Deniz Feneri davasından dolayı değil birçok nedenle o makama uygun değil! Bakan Şahin kendisi için de aynı şeylerin yazılmasını istemiyorsa davanın açılmasını ve seçimden önce sonuçlanmasını sağlasın. Kaplumbağa ile gelecek olan “dosya” hikâyesine kimseyi inandıramıyor artık! (Tüm deliller Alman Mahkemesi’nin dosyasında hazır zaten, istenince çabucak biter. Ayrıca henüz iddianamesi veya hiçbir delili olmadan orgeneralleri ve birçok kişiyi aylarca cezaevine gönderebilen yargı bu suçluları neden gözaltına almıyor?)*****Topbaş’a soru sorsaydım... Dün “Tarafsız Bölge” programından aramışlar ve programa Kadir Topbaş’ın katılacağını, benim Kemal Kılıçdaroğlu katıldığında ona soru soran gazetecilerden biri olduğumu söyleyerek yine sorup sormayacağımı öğrenmek istemişler.İki hafta önce Ahmet Hakan’ın Her Açıdan’a yaptığından sonra yerimde siz olsanız ne cevap verirdiniz? (Bu teklife kaç puan verirdiniz mi demeliydim?)Aynen öyle, ben de ‘bir daha onun programına katılmayacağımı’ söyledim. Sadece -kendisi de programcı olmasına ve katılmayı kendisi talep etmesine rağmen- canlı yayın bir programa gelemeyeceğini son anda ve üstelik başkasına söylettiği, bizi zor durumda bıraktığı için değil, özür dilemeyi bile bilmediği için.Ama katılsaydım, benim programımda da “Kılıçdaroğlu ile karşı karşıya gelebileceklerini” söyleyerek davet ettiğim ve “onunla asla TV’de karşılaşmayacağım” cevabını aldığım Topbaş’dan “bunun nedenini halka açıklamasını” isterdim. Çünkü bu onlar için aslında bir tercih değil, zorunluluktur. Madem ki ortada “İstanbul Belediyesi ile ilgili ciddi iddialar” var, yüzlerce trilyonluk zarardan ve yolsuzluklardan söz ediliyor, kaçak güreşmek, tek başına açıklamalar yapmak yetmez.Aynı nedenle AKP’li milletvekillerine de ekran yasağı getiriliyor, hiçbiri konuşamıyorlar.Kadir Topbaş iddialara cevabını Kemal Kılıçdaroğlu ile karşı karşıya vermelidir. Buyursunlar, hepimiz ekranları açmaya hazırız!*****Biz de ortaklık isteriz! Başbakan Erdoğan’ın oğlu ve gelininin ortak olduğu Atagold şirketinin üç yıllık cirosu 10 milyon TL imiş. Tam da biz Türklerin deyimiyle “taş atıp da elleri mi yoruluyor” sözü gibi... Oturdukları yerde trilyonlar cebe iniyor, o arada “kuyumcuk”un yanında (Tufan Türenç bulmuş bu kelimeyi de, çok uygun) gemicik, fabrikacık ne işi (!) uygun görürlerse yapabilirler.Atagold’un sahibi Cihan Kamer ise işin “kâr oranının düşük olduğunu” açıklamış. Valla hepimiz (ben, sen, o, biz, siz, onlar) bu düşük kâr oranlı işlerden çocuklarımıza isteriz, hepimiz tırnaklarımızla kazıyarak, terimizi akıtarak kazanmaya çalışıyoruz. Böyle altın fırsatlar kimsenin önüne çıkmıyor.Haydi Cihan Bey, birer ortaklık da “ben, sen, o, biz, siz, onlar”a... Zor olmamalı, nasılsa fazla kâr yok!!!

Devamını Oku

Helâl olsun bu hakime!

9 Şubat 2009

Biliyorsunuz Adli Tıp tarafından çocuk tecavüzü olaylarında çocuklar için yazılan “ruh sağlığı bozulmamıştır” raporlarının arkası gelmiyor. Böylece en az 30-40 yıl hapis cezası verilip bu ağır suçluların toplumdan uzaklaştırılmalarını sağlayacak, toplumun çocuklarını korumak üzere verilmesi gereken cezalar, çocuk tecavüzcülerini birkaç yıl içinde sokaklara salıverecek şekilde çıkıyor.Türkiye ya bu konuların ve tüm yolsuzlukların üzerine gidip çözecek ve bir hukuk devleti olacak ya da ne hukuktan ne demokrasiden söz edilemeyerek gerçek (ve inkâr edilen) bir kabile devleti olarak yoluna devam edecek.Dün VATAN’ın manşetindeki İzmir 11. Ağır Ceza Mahkemesi ile Hakim Faruk Ceyhan gibi dürüst ve cesur hakimlerimizi de bu nedenle ayakta alkışlıyorum.Adli Tıp’ın Hüseyin Üzmez olayındakine benzer ve onun serbest bırakılmasına neden olan abuk raporunu dinlememiş ve “Biz burada çocuğun ruh sağlığının bozulup bozulmadığını değil 15 yaşından küçük çocuğa tecavüzü yargılıyoruz” diyerek 30 yıl hapsi vermişler... Bu cezaların hiçbir affa, indirime uğramayacak şekilde verilmesi şarttır. Utanmaz sapık bir de annesinin yanında çocuğa porno film izletmiş, sırf bu nedenle “bir 10 yıl daha” ceza almalıydı.Devlet bu çocukları da ailelerden alıp bakımını üstlenmek ve o çocuk yurtlarında da sapıklardan korumakla yükümlüdür.Daha iki gün önce 13 yaşındaki erkek öğrenciye tecavüze kalkan, çocuk kaçtığı için dört el ateş ederek onu vuran sapığın haberi de vardı. Çocuk 3 kez ameliyat edilmiş.Bu ülkenin mahkemeleri İzmir 11. Ağır Ceza’yı, hakimleri Faruk Ceyhan’ın dürüstlüğünü ve cesaretini örnek almadıkları takdirde saldırıya uğrayacak çocukların mağduriyetinde büyük payları olacak unutmasınlar. Hep söylüyorum; aslında mahkemelerin o raporları veren Adli Tıp üyelerini de yargılaması lazım!Hastalar mı, suçlular mı anlaşılır.*****İmkansız periler (2)Geçtiğimiz hafta boyunca yakamı bırakmayan ve hâlâ devam eden soğuk algınlığı çalışmalarımı oldukça zorlaştırdı. İşime ara vermedim ama Pazar sabahı bir avuç ilaç alarak başladığım Her Açıdan’ı saçlarım ve bütün vücudum ter içinde bitirebildim.Bu nedenle de gazeteye gidemedim, bir gün önce hazırladığım yazılar zaten sistemdeydi ama maalesef arkadaşlarımız “İmkansız periler ve müthiş kadınlar” başlıklı yazımın ikinci kısmını almamışlar. Böylece “İmkansız periler”in ne olduğu da anlaşılamamış. Yazının ikinci kısmına bugün devam ediyorum.DENİZ YILDIZINI KURTARMAKŞimdi sıra geliyor sizin, bizim bu ülkenin geleceğine nasıl katkıda bulunup yardımcı olabileceğimize. Metro Group; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Milliyet Gazetesi ile işbirliği yaparak çok önemli bir projeyi “Metro Group’un Çağdaş Kızları” projesini hayata geçirmişti.Büyük emeklerle yürütülen bu kampanya ile Türkiye’nin ücra köşelerinde eğitim imkanı bulunmayan 1000 kız çocuğun eğitim masrafları karşılanarak okumaları sağlandı. Şimdi bu çocuklar arasından en başarılı olanların öyküleri kendi ağızlarından kitap haline getirilmiş; işte o kitabın adı “İmkansız Periler”...Bugüne kadar ÇYDD, Milliyet ve Metro Group üzerlerine düşeni yapmış, imkansızı “imkanlı” kılmışlar ama şimdi destek gerekiyor. Türkiye’de sadece Batman, Diyarbakır, Muş, Siirt, Bitlis, Şırnak gibi illerde 250 bin kız öğrencinin okuyamadığını, Türkiye’nin kız çocukların okullaşma oranında Bangladeş’in bile altında olduğunu hatırlayarak siz de bu kampanyaya katılın.Bütün yapacağınız bir tane “İmkansız Periler” kitabı almak ve o ilginç öyküleri okumak.“Tek bir deniz yıldızını kurtarmanın önemi”ni anlatan hikâyeyi unutmayın. “Ülkem için ben ne yapabilirim” diyorsanız hayat kurtarın. Alacağımız kitaplarla binlerce çocuğu daha okutabiliriz!*****Avrupa Avrupa duy sesimizi!Avrupa Parlamentosu Çarşamba günü oylayacağı Türkiye raporunda Ergenekon’la ilgili açıklamalarda bulunmuş. Ama nedense Hurşit Tolon’un tam 7 ay cezaevinde tutulduktan sonra mahkemenin “elde onu suçlu gösterecek, cezaevinde tutulmasına neden olacak delil yok” kararıyla serbest bırakıldığına hiç değinmemiş. Bugüne kadar Tolon gibi çoğu önemli devlet görevlerinde bulunmuş isimlerin evleri arandı, gözaltına alındılar, cezaevine kondular ve serbest bırakıldılar. İçerde kim bilir daha kaç tutuklu onlar gibi -elde delil olmadığı halde- hak etmedikleri cezaları çekmekte...Avrupa Parlamentosu’ndan hemen bu konuda da bir yorum ve uyarı bekliyoruz.Unutmuş ya da fark etmemiş olamazlar herhalde!

Devamını Oku

“İmkansız Periler” ve müthiş kadınlar!

8 Şubat 2009

Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması, geri kalmışlığından kurtulması için gece gündüz çalışan, tüm hayatlarını buna adayan kahraman kadınları vardır.Çoğu insanımız onların isimlerini bilmez, kendileri ve çocuklarının, ülkelerinin geleceği için yaptıkları çalışmalardan bihaberdir. Oysa onlar sessiz sedasız eğitimden sağlığa, kadın ve çocuklara insanlık dışı haksızlıklar yapılmasına neden olan yasaların değiştirilmesine kadar birçok konuda imzalarını tarihe altın harflerle kazımışlardır.Bunlar arasında Medeni Kanun’un ve Türk Ceza Kanunu’nun çağdışı maddelerden temizlenmesini sağlayan kadın hukukçularımız, birçok önemli dernekte önemli faaliyetler gösteren kadınlarımız var.Cuma günü maalesef en verimli çağında kaybettiğimiz, Türkiye’nin gurur duyacağı isimlerden biri olan Prof. Dr. Türkel Minibaş bunlardan biriydi. Başarılı bir üniversite öğretim üyesi olmasının yanında çocukların eğitimi, kadın ve çocuk hakları, sokak çocuklarının kurtarılması gibi konularda yıllardır çalışan ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin de Başkan Yardımcılığını yapan çok değerli bir sivil toplumcuydu. Bu zamansız büyük kayba içimiz ağlarken bir yandan da aynı derneğin; ÇYDD’nin Başkanı olan ve bugüne kadar binlerce çocuğa eğitim kazandırdığı gibi hayatını hep “daha da çok çocuğu okutmaya” adayan Türkan Saylan’ın ağır hastalığına, vermekte olduğu yaşam savaşına üzülüyoruz. İnsanın elinden bir şey gelmemesi daha da kahredici... Öyle bir özveri, öyle bir çaba ki onlarınki yerleri kolay doldurulamaz. Sevgili Türkan Saylan’a en içten iyi dileklerimi gönderiyor, onu saygıyla selamlıyor ve sağlığı için dua ediyorum.*****Gazze bağış paraları nerede?Türkiye, Başbakan Erdoğan’ın hatalı siyaseti ve çıkışları nedeniyle Filistin Yönetimi ve Arap ülkelerinden “işimize karışmayın” diye zılgıtı yedikten sonra Gazze için toplanan 62 milyon TL’yi hâlâ gönderecek mi, yoksa hiç değilse bir kısmını giyeceği ayakkabısı olmadığı için soğuktan donarak ve köprüler geçerek, kilometreler katederek okula giden çocuklarına, işsiz gençlerine iş imkanı yaratmaya mı harcayacak bilmiyoruz.Hükümet parayı “Gazze’ye okul, hastane yapmakta kullanacağını” açıkladı. Ama bu ülke Bosna için toplanan paraların, Deniz Feneri için toplanan bağışların nasıl yok edildiğini görmüş bir ülkedir.Okul, hastane filan derken yıllar geçer, unutulur. Muhalefet partileri ve medya bu 62 milyon TL’nin hesabını kuruş kuruş seçim öncesi sormak, belgelerini istemek, projeleri duymak zorundadır.Aklıma bile getirmek istemiyorum ama maazallah yine kötü niyetli birileri çıksa bu parayla ne seçim kampanyaları hazırlanabilir değil mi?Yine de aklıma geldiğine şaşırmayın, biz böyle değildik, gördüklerimiz, duyduklarımızdır sebep...Kuruş kuruş hesap verilmeli!*****Deniz Feneri davası n’olcak? İlk günden bu yana başta VATAN olmak üzere üstüne gittik, hepimiz yazdık, TV programları yaptık bırakın Deniz Feneri davasının açılmasını, Adalet Bakanı Almanya’dan gelecek dosyanın bile adını anmıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nu kötülemek telaşıyla Diyojen’leri karıştıran Başbakan da yolsuzlukları ağzına bile almıyor.Efendim, bir kadın okuyucumuz diyor ki:“Ruhat Hanım, temiz eller kampanyası sadece muhalif unsurlara mı yöneliktir diye merak ediyorum. Şaban Dişli, Dengir Fırat ve Melih Gökçek’le ilgili soruşturmalar ne zaman açılır, evlerine gecenin bir yarısı polis ne zaman baskın düzenler ve sabaha karşı evlerinden alınıp karakollara ne zaman götürülürler acaba?” Okurken bu mektupları, içimden “çıkmaz ayın son çarşambasında” veya “kırmızı kar yağınca” gibi cevaplar geçiyor. Bu okuyucumuz Deniz Feneri’ni de unutmuş. Oysa Almanya’da “yüzyılın en büyük bağış yolsuzluğu” denen ve “asıl faillerin Türkiye’de olduğu” söylenerek isimleri de Alman yargısı tarafından verilen Deniz Feneri davası da dikkat edin bir türlü açılamıyor.TBMM’ye bu konuda verilen çok sayıda soru önergesinin sonuncusunu Gaziantep Milletvekili Akif Ekici vermiş. “Adalet Bakanı Şahin’in 7 Ekim 2008’de Almanya’daki Deniz Feneri dava dosyasının resmen istendiğini söyleyerek birkaç gün içinde dosyanın ilgili cumhuriyet savcılığına geleceğini” bildirdiğini, aradan 4 ay geçmesine rağmen dosyanın neden hâlâ gelemediğini soruyor.“Söz konusu dava dosyasında isimleri sıkça geçen bürokratların hükümete yakın isimler olması nedeniyle bu gecikmenin olduğu doğru mudur? Daha önce benzer şekilde istenen dosyalar Türkiye’ye ne kadar zamanda ulaşmıştır?” Şimdi, Alman yargısı Deniz Feneri davasında iktidarla bağlantılı olduğunu bildirmişti. Ama dava bir türlü açılamadığı için bu bağlantı ortaya çıkarılamıyor.Bu durumda seçim öncesi Deniz Feneri, Şaban Dişli olayı veya AKP’yle bağlantılı hangi yolsuzluk davası açılabilir, elbette açılmayacak. Onun için bekleyin bakalım... Çıkmaz ayın son çarşambasını...

Devamını Oku

Tolon neden tutuklandı, açıklayın!

7 Şubat 2009

Ülkedeki her gelişme, her olay başta bizim doğru yorumlarımıza tepki gösterenleri değil, bizi haklı çıkarıyor.Ergenekon soruşturması kapsamında (!) tutuklanan emekli Orgeneral Hurşit Tolon’un sağlık durumu da cezaevindeyken bozulmuştu ama serbest bırakılma nedeni bu değilmiş.Gazetelerde Tolon’un tahliyesini bildiren haberlerde “sağlık nedeniyle değil, delil ve hukuki duruma göre tahliye edildiği” yazıyordu. Olayın tam açıklaması ise şöyle: Hurşit Tolon’un avukatı İstanbul Nöbetçi 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ‘tutukluluğa’ itirazda bulunuyor. Mahkeme bu istemi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderip görüş istiyor. Savcılık Tolon’un “tutukluluğunun devamı” yönünde görüş bildiriyor. Ama Nöbetçi Mahkeme “savcılığın bu talebini yerinde bulmayarak” Tolon’un “delil yetersizliğinden tahliyesine” karar veriyor.Delil yetersizliği de şöyle: Hurşit Tolon’un tutuklama kararı sadece “kendisinde Ergenekon yapılanmasını içeren bir kitap fotokopisi bulunması” üzerine alınmış. Mahkeme ise “bu kitabın daha önce birçok basın kuruluşunda haber konusu yapıldığını, gizliliğinin bulunmadığını belirterek kitabın tek başına şüphelinin suç örgütüne üye veya yönetici olduğunu göstermeyeceğine, yaptığı telefon görüşmelerinin ise örgütle bağlantı gösterecek unsur içermediğine” karar vermiş.Orduyu kışkırtma çabasıBuyrun buradan yakın! Bu ülkeye değerli hizmetler vermiş üst düzey bir TSK mensubu olan Hurşit Tolon 1 Temmuz 2008’de gözaltına alınıp 6 Temmuz’da tutuklanmış. 6 aydır “yaptığı telefon görüşmeleri veya evindeki bir kitap fotokopisi” nedeniyle Metris, Kandıra, Silivri cezaevlerinde süründürülüyor, suçlu muamelesi görüyor.O ve onun gibi abuk sabuk iddialarla, delil sayılamayacak nedenlerle tutuklanan üst düzey askerler üzerinden ülkenin ordusu birçok işgüzarın işbirliğiyle toptan okka altına gönderiliyor. Ve neymiş “elde delil yokmuş”.O zaman Hurşit Tolon ve onun durumunda “neyle ve hangi delillerle suçlandığı, bunların gerçekten delil sayılıp sayılmayacağı” belli olmadığı halde tutuklu bulunan onlarca kişiye yapılan bu ciddi hukuksuzluğu, haksızlığı kim telafi edecek?Her konuda elmalarla armutların karıştırıldığı; din istismarından, yolsuzluklara, Gazze ve Davos olaylarından Ergenekon soruşturmasına kadar “Durun bir dakika, aldatmacalara, göstermelik kahramanlıklara, duygu istismarlarına değil gerçeklere bakalım” diyenlere toplu tepkiler verildiği bir ülkede bunların hesabı nasıl sorulacak?Bu ülkede herkesin “yalanlarla gerçekleri ayıracak” bir gözlüğe ihtiyacı var, çünkü ayırabilenler de dinlenmiyor.Kabile devleti mi?Elbette her türlü gizli örgüt, çete ortaya çıkarılsın, artık huzur içinde yaşansın, kimse gizli dolaplar çevirmesin ama bu mazeretle “iktidarın gizli işlerini görebilen veya tepki duyduğu insanlar” da suçluluğu sabit isimlerle yanyana aylarca hapse tıkılmasın. Bunları hep söyledik.Türkiye bir hukuk devletiyse: Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi “delil yok” derken İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı hangi delillere dayanarak Tolon’un tutukluluğuna karar verebildiğini açıklamak zorundadır. Aynen ona tutuklama kararı çıkaran mahkeme ve savcının bunun nedenini açıklama zorunluluğu gibi.Türkiye muz cumhuriyeti değil, kabile devleti değil diyen Başbakan Erdoğan’dan da başta Adalet Bakanı Şahin’le birlikte bu konunun (ve cezaevindeki benzerlerinin) üzerine gitmesi bekleniyor. Gerçi son zamanlarda AKP kanadından yapılan her açıklamada bir yalan çıkmakta ama olsun.Egemen Bağış’a “Başbakan, ABD Başkan Yardımcısı Cheney’e: ‘Ben gözaltında olmanın, cezaevinde olmanın zorluğunu bilirim, çabuk o askerlerimizi serbest bırakın’ dedi” açıklamalarını yaptıran, cezaevinde olmanın anlamını bildiğini söyleyen bir başbakanın başka insanlara yapılan bu tür bir haksızlığa da aynı tepkiyi göstermesi gerekir.Hele de çocuk tecavüzcülerinin serbest bırakılması için Adli Tıp kadrolarını bile değiştiren bir hükümet döneminde ve her türlü ağır suçlunun serbest kaldığı bir ülkede.Millet açıklama bekliyor. *** Çelişkilerle tırlatmak mümkün mü?Hani “aklını kaçırmak, keçileri kaçırmak” filan da diyebilirim ama bence tırlatmak daha çok yakışıyor. Zira her zaman siyasetçilerden çelişkili sözler, yalanlar duymaya alışmış bir toplum olmamıza rağmen yaklaşan yerel seçim öncesi bu yalanlar, çelişkiler ve ilkesizlikler öyle ayyuka çıktı ki dayanmak mümkün değil.Muhallebiciye imar değişikliğinden, altın mağazası ortaklığına, kömür ve beyaz eşya dağıtımına kadar hangisine baksanız hepsinde bir yalan ya da hukuksuzluk gizli.Her köşede bir yolsuzluk veya ilkesizlik haberi bizi bekliyor. İki büyük parti arasına sıkışmış, ülkesinin rejimini mi korumaya çalışsın, olmayacak çelişkili açılımları mı kabul etsin ne yapacağını şaşırmış bir halk da orta yerde bakakalıyor.Dün yazımın sonunda “uysal koyun olmayanlar”ı “uysal olmayan koyunlar” yazmış olduğumu fark edince güldüm. Ama sonra düşündüm de fazla yanlış sayılmaz, bunlar zaten o sıkışmışlıkta, çaresizlikte hepimizi koyun pozisyonuna getiriyorlar.“Çarşaf açılımı”ndan sonra “her mahalleye Kur’an kursu” açılımını destekleyen Deniz Baykal kendisini gazlayanlardan gazı almış:“Siyasetin ezberini bozduk” diyor. Bence “halkın psikolojisini bozduk” dese daha doğru söylemiş olacaktı. Devlet yönetiminde, dürüst siyasette “gerçekler, doğrular, yasalar, kurallar, ilkeler” vardır, bunlara bağlı iseniz ezber filan bozamazsınız. Milletin fazla seçme şansı olmadığını bilerek yüksekten atmayın.Diğerine bakıyorsunuz Tayyip Erdoğan daha önce CHP’nin “çarşaflı üyelere rozet” açılımına zoraki olarak destek çıkmışken “Kur’an kursu” açılımına fena halde bozulmuş.“Hamdolsun” diyor “camilerimiz de var Kur’an kurlarımız da. Bu tür kursları alacak olanlar gelirler Diyanet İşleri Başkanlığı onlara gerekli kursları verir”... Hızını alamayıp atlıyor “Hani dini siyasete alet etmeyecektiniz?” Şimdi tabii balık hafızalı (veya uysal koyun) olmayanlar hemen Başbakan Erdoğan’ın çok değil birkaç yıl önce “kaçak Kur’an kursları”na destek verdiğini, bu konuda uyarıda bulunan o dönemin TÜSİAD Başkanı’na “Dikkat edin size dinsiz derler” dediğini hatırlayacaklardır.Madem ki Diyanet’in yeterince kursu var (7000’ün üstünde) neden “üstelik kaçak kursları” destekliyor, karşı çıkanlara (ki çocuklar kaçak kurs binasının yıkılmasında nasıl yaşamlarını yitirdiler gördük) gözdağı veriyordunuz? Kur’an kursu açmak, çarşaflı türbanlı kadınlarla parti reklamı yapmak kendi deyişinizle “dini siyasete alet etmekse” siz bugüne kadar neden türban, din, Kur’an üzerinden bile bile reklam yaptınız?Neden laik rejim gereği sadece devlet alanlarında dinî kıyafet ve ibadet yasağını “dine ve dindarlara karşı olmak”mış gibi, her alanda “dindarlara baskı varmış gibi” anlatıp durdunuz ve halkı “laikler-dindarlar” gibi olmayacak bir bölünmeye sürüklediniz? Neden hâlâ “o dindarlara hakaret eden parti şimdi onların yanında görünüyor” benzeri gerçekle alakasız konuşmalar yapıyorsunuz?.. (Cevap: “oy”... Oy, oy.)Sizin “türban forması” haline getirdiğiniz kadının başörtüsü tek başına dindarlık işareti sayılmayacağı gibi bugüne kadar hiç kimse de dindarlara bir hakarette bulunmamıştır.Anladık seçim saçmalıkları dönemindeyiz ama midelerimiz artık bu kadarını da kaldırmıyor yahu!

Devamını Oku

Bu halk uysal koyun mu?

7 Şubat 2009

Aslında soruyu “Bu yaşlı okurunuza kulak verin. Ben liseyi 16 yaşında terk ettim ama neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edecek biriyim” diyen Mutlu Arpaçay isimli okurumuz sormuş.“Başbakan Erdoğan’ı Salı günü TV’de izledim, ekonomi konusunda Türkiye’de hiçbir sıkıntı yokmuş, dünyanın en refahlı ülkesiymişiz gibi konuştu. Şimdi kendi kendime kızıyorum, biz bu kadar koyun bir millet miyiz” diyor. Cevabı buradan vereyim; estağfurullah, elbette değiliz ama Başbakan kendisi için “yumuşak başlıysam uysal koyun değilim” lafını sık sık tekrarlarken o ve birçok siyasetçi bizi uysal koyun zannediyorlar. Maalesef durum bu... Hem de yalnız ekonomi ve işsizlik, yalnız yolsuzlukları unutturma ve eşi-dostu-yandaşı bir kalemde zengin etme konularında da değil.Mesela aradan çook uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen şimdi millet (bir kısım millet) neden ABD askerlerimizin başına çuval geçirdiğinde Davos’ta yaptığı çıkışı Bush’a yapmadığını soruyor diye cevabı o değil 8 Ocak’ta “Devlet Bakanı ve Başmüzakereci” olan, 23 Ocak’ta ise eşiyle ortak bir şirket kurarak Vakko’nun bayiliğini alan Egemen Bağış veriyor.Bağış’ın açıklaması “Irak konusunda sessiz kaldığımızı söylemek çok ciddi haksızlıktır. Türkiye’nin çabalarına rağmen savaş başlayınca Başbakan Cheney’i aradı ve ‘Bizim çocukları serbest bırakın. Ben hapis yatmış biriyim, gözaltında, hapiste olan kişinin durumunu bana anlatmayın. Tez serbest bırakın’ dedi ve Başbakanımız askerlerimizi kurtardı” şeklindeydi. Şimdi tabii uysal koyun bunu yutar. Hatta “Ben hapis yatmış biriyim” lafını araya sıkıştırıp seçim öncesi “250 gr mağduriyet” hatırlatması katma gayretini de fark etmez.Ama uysal koyun olmayanlar böyle bir açıklamanın o zaman yapılmadığını, ABD’nin de özür dilemediğini, bu nedenle Türk milletinin aylarca üzüldüğünü, onurunun zedelendiğini, zaten askerlerin de Cheney’le görüşmeden günler sonra, sorgulamalardan sonra bırakıldığını hatırlar ve sorarlar: Madem ki ABD sizin tek bir “çabuk çocukları bırakın” çıkışınızdan çekinecekti, bunu baştan niye yaptı?Başbakan Diyojen’leri karıştıracak kadar belediye tartışmalarına girer, Davos’ta bile ağzına geleni söylerken bu konudaki açıklamayı neden Egemen Bağış’a bıraktığı da ayrı bir uysal olmayan koyunlar sorusudur.Komik olmasınlar, Cheney’in yalanlamayacak nezaketi gösterip göstermeyeceği belli olmaz. *** Seçim çılgınlığı... Siyaset nasıl kirleniyor?Bildiğiniz gibi 29 Mart’ta yapılacak olan belediye seçimlerinden önce ülkede seçim yatırımı adına bir çılgınlık aldı yürüdü. Özellikle AKP ile CHP arasında kıyasıya yaşanan seçim kampanyası gerginliği, toplumu da geren ve öfkelendiren ağız düelloları, binlerce aileye beyaz eşyadan, kömüre, yiyecek ve giyeceğe kadar dağıtılan seçim rüşvetleri, Türkiye’nin ekonomik krizden işsizliğe, dev yolsuzluklara, teröre kadar asıl büyük sorunlarını unutturdu.Bu Pazar Her Açıdan’da bütün bu konulara ve: Türkiye’de siyaset nasıl kirleniyor, Baykal’ın “Kur’an kursu açmak hiç din istismarı sayılır mı” sorusu, acaba CHP’nin açılımları bir kapatma davası iddianamesine girer mi, Kadir Topbaş’ın “imar yolsuzluğu sayılan muhallebici onarım değişikliğinde” muhallebicinin ailesine ait olduğunu gizlemesi istifa nedeni olmalı mı, ekonomik kriz-halkın kredi borçları ve işsizlik nasıl gizleniyor gibi sorulara siyasi ve hukuki cevapları arayacağız.Programa; CHP Kocaeli Büyükşehir Belediye Bşk. adayı Sefa Sirmen, Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç, İstanbul eski Büyükşehir Bel. Bşk. Ali Müfit Gürtuna, DİSK Tekstil İşçileri Sen. Gnl. Bşk. Rıdvan Budak ve Bahçeşehir Üniv. Anayasa Hukuku Prof. Dr. Süheyl Batum katılıyorlar. Bilgi Üniversitesi Siyaset Bilimi Prof. Dr. İlter Turan da telefonla katılarak bize Türkiye’deki son tablonun siyasi analizini yapacak.Haftanın en heyecanlı ve en bilgilendirici tartışmasını kaçırmayın. Beklerim!

Devamını Oku

“Arap’tan çok Arap”lara cevap Araplardan!

5 Şubat 2009

Biz “Arap’tan çok Arapçı, Hamas’tan çok Hamasçı olunmaz, Başbakan Gazze politikasında ciddi yanlış yapıyor, Davos’ta da yanlış ve fevri davrandı. Türkiye’yi zora sokmadan, durup dururken tüm ülkeleri aleyhimize çevirmeden de tepki verebilirdi” dediğimizde kahramanlık destanı yazanlara Arap Birliği’nden mesaj var.Bu mesajı hem kendisine tüm iktidarı boyunca en büyük desteği veren AB ve ABD medyalarını bir anda aleyhine döndüren (ki onların yazdıkları genelde ülkelerinin bakış açısını gösterir) AKP ve Başbakan, hem Davos olayını “Aferin valla Başbakan’a, ne güzel kafa tuttu” şeklinde değerlendirenler, “sırf bu nedenle oyum AKP’ye” diyenler, hem de gerçekleri görerek yanlış yapıldığını söyleyenlere “Vay efendim, siz mazlum Gazzelilere destek vermiyor musunuz, zaten Erdoğan ne yapsa bir kusur bulursunuz, yoksa siz AB’nin ya da ABD’nin adamı mısınız” benzeri tepki gösterenler dikkatle okumak zorundalar. Memleket sevgisi öyle saldırganlıkla, ani tepkilerle olmaz çünkü, akılcılıkla, sükûnetle değerlendirerek, geleceği doğru okuyarak olur.“İşimize karışmayın”Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Ürdün, Fas, Tunus, Yemen ve Filistin Yönetimi dışişleri bakanları yaptıkları Gazze konulu toplantıdan sonra bir bildiri yayınlamışlar.AP Haber Ajansı bu haberi “Amerikan yanlısı Arap ülkelerinin açıklaması” olarak vermiş. Bizi ilgilendiren ise çoğu “Arap dünyasının en etkin ülkeleri” olan çok sayıda ülkenin ve de Filistin Yönetimi’nin bu kararı ortaklaşa almış olması...Ayrıca söz konusu bildirinin; Arapların Gazze saldırısında seslerini Türkiye gibi hiç de yükseltmemiş olmasının nedenini anlatması...Bakalım ne diyorlar:“Arap olmayan taraftarların Arap ülkelerindeki gelişmelere yıkıcı şekilde karışmasından rahatsızlık duyuyoruz, bu nahoş ve yapıcı olmayan müdahaleleri durdurmak yolunda bir Arap mutabakatı yaratmaya çalışıyoruz. Amacımız, Filistin halkının tek temsilcisi Filistin Yönetimi ve Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) desteğimizi canlandırmak, Arap barış girişimine destek vermek için Arap Birliği’ni güçlendirmektir.”Ben en başta (06.01.2009’da “Gazze için başka planlar” başlıklı yazımda) ne demiştim (ne demiştim demek istemem ama gel gör ki mecbur kalıyorum):“Bu olay Filistin’in iç sorunu, Hamas ile El Fetih’in güç kavgası, Arap ülkeleri durumu biliyor özellikle Mısır-İsrail-El Fetih arasında anlaşma var. AB ile ABD de bunu biliyor ve Hamas’ı değil, İsrail’i devlet kabul eden El Fetih’i (FKÖ içindeki en etkin güç) destekliyorlar. Erdoğan Hamas’ın yanında yer almakla AB’yi de, ABD’yi de, Arapları da karşısına alıyor, Türkiye’yi zor duruma sokuyor.” Çocukların ölümünde Hamas’ın suçu var!Şimdi durum nedir; Arapların El Fetih’i desteklediğini bilen Hamas uluslararası güç kazanmak, destek bulmak için Türkiye’yi kullanmış, Gazze’de ve bazı Arap ülkelerinde her ne kadar “halife Erdoğan” mitingleri yapılsa da Arap liderleri ona destek vermemiş, Filistin’in tek temsilcisi olarak FKÖ-El Fetih’i göstermiş ve Erdoğan’ın hatasıyla “Arap olmayan iki ülke İran ve Türkiye Hamas’ın destekçisi” olarak ortada kalakalmış, Hamas’la birlikte Filistin Yönetimi ve Araplar tarafından dışlanmıştır.Demek ki neymiş; Gazze’de ölen çocuklar büyük ölçüde Hamas-El Fetih kavgasının kurbanı olmuşlar.Evet, İsrail’in Gazze’ye insanlık dışı saldırılar yaptığı ortadadır ama bu iki örgüt aralarında anlaşsalardı o saldırıların baştan durdurulması hatta Hamas’ın İsrail’i tepkiye sürüklemek için attığı füzelere gerek kalmaması, böylece saldırıların hiç başlamaması mümkündü.Şimdi Başbakan’dan “Gazze politikasını ve Davos olayını”, Türkiye’nin bundan sonra nelerle karşılaşabileceğini tekrar açıklamasını, yorumlamasını bekliyoruz.Obama sadece “danışmanı vergi borcunu ödemediği için” kendini ve ekibini suçladı, “işi berbat ettik” diye TV’de halktan özür diledi. Gerçi biz en büyük yolsuzluklardan bile söz edildiğini asla duyamıyoruz ama hiç değilse bu konuda bir özür bekleme hakkımız olmalı değil mi?(Not: Filistin yönetimi “dışardan gazel okumayın” dediğine göre toplanan bağışları da belki Türkiye için kullanmayı düşünürler.)***** Müthiş bir performans!Maalesef artık siyasetten kafamızı kaldırıp sanata bakamıyoruz ama bugün kesin kararlıyım... “Televizyon tiyatroyu ve diğer sanat faaliyetlerini öldürdü” iddiasını öne sürenlerin “Altı Haftada Altı Dans Dersi” isimli oyunu mutlaka görmeleri gerekiyor. Hem onların, hem de Türk Tiyatrosu ile bir kez daha gurur duymak isteyenlerin...New York’tan Londra’ya, Viyana’dan Tokyo’ya Berlin’e kadar dünyanın birçok başkentinde oynayan ve beğeniyle izlenen, bizde ise başladığı günden beri kapalı gişe sahnelenen oyunda Cihan Ünal hem başrolü Nevra Serezli’yle paylaşıyor, hem de yönetiyor.Papaz olan eşini yıllar önce kaybetmiş ve onunla olan yaşamında da mutlu olamamış yaşlı bir kadınla genç dans hocası arasındaki “duygusal paylaşımı”, iki yalnız insanın kavgayla başlayıp derin bir dostluğa dönen ilişkisini anlatan bir oyun bu... Ama ne oyun!Cihan Ünal ile Nevra Serezli’yi bugüne kadar kaç kez sinemada, TV’de, sahnede takdirle izlemiş olmama rağmen daha “oyuna başladıkları ilk anda” bir şokla irkildim.Arkadan atkuyruk yapılmış saçları, blucini, boynundaki şalı, askılı çantasıyla “tanınmayacak kadar farklı” bir Cihan Ünal ve tepeden tırnağa her şeyiyle yaşlı bir kadın Nevra Serezli...Tabii az sonra ikili “aylar boyu aldıkları saatlerce ders sırasında sakatlıklar geçirmelerine neden olan” bir dans gösterisine de başlıyor.Arka planda dışardan getirtilen özel sistemle elde edilmiş, adeta gerçek bir “dalgalanan deniz manzarası” ve kusursuz bir dekor içinde, arka arkaya çalan harika parçalarla, iki usta sanatçının olağanüstü oyunlarıyla zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız bir tiyatro ziyafeti sizindir artık...Hatta dikkatle izlerseniz dans öğrenmeniz bile mümkün. Oyun bittiğinde dakikalarca ayakta alkışlandılar... Kulis’e onları kutlamaya gittiğimde birçok dansı müthiş bir performansla yapmış olmalarına rağmen hiç de yorgun görünmüyorlardı.Cihan Ünal’a “oyununuz o kadar gerçekçiydi ki ‘bizim aileye de dans dersi verir misiniz’ diye soracaktım” bile dedim.Gencay Gürün yine özenli ve doğru bir seçim yapmış. Cihan Ünal da oynamadan önce Londra’ya giderek izlemiş. Bu eğlenceli oyunu kaçırmayın diyeceğim ama tabii ne zamana bilet bulabilirseniz...(Mecidiyeköy Profilo’da, Tiyatro İstanbul’da sahneleniyor.)

Devamını Oku

Özür dilemeyi bilmek...

4 Şubat 2009

Şimdi ben Ahmet Hakan’a kendi deyimiyle “çakmayacağım”, çünkü her ne kadar kendisi köşesinde insanların en ufak kusurlarını yakalayarak (yine kendi deyimiyle) karizmasını çizmekte sakınca görmüyor, herkese insanlık, onur, siyaset dersi veriyorsa da ve bu “son dakikada hastalanma” olayında bir özür dileme nezaketinde bile bulunmamışsa da ben her şart altında saygı üslubumu korumaya çalışırım. İnsanların kendi karizmalarını ancak kendilerinin çizebileceğine inanırım.Ama dün köşesinde suçu Yaşar Nuri Öztürk’ün üstüne yıktığını ve bunu “çemkirmiş, centilmenliğin gösterisini yapmaya bile gerek duymamış, kalitesini-gustosunu ortaya koymuş” gibi haksız cümlelerle yaptığını görünce son olarak kısa bir açıklama daha yazıp bu konuyu sonsuza kadar kapatmak zorunda hissettim kendimi...İnsanlar arka arkaya gönderdikleri mektuplarda kendisinin dün yazdığım maddelere cevap vermesini istiyorlar, bu onun bileceği konudur. O maddeler zaten program öncesinde ve sırasında yapılmalıydı, yapılmadı.Bazı okurlarımız ise Defne Bayraktar örneğinde görüldüğü gibi (bkz. internet sitemizde yazıma gelen yorumlar) bana kızıyor: “Ruhat Hanım, gazeteci olduğunuz için tüm gazetecileri korumak gibi bir misyon üstlenmişsiniz. Programda hiçbir gazeteciyi eleştirtmiyorsunuz. İşte görün bakın kimleri koruduğunuzu” benzeri eleştiriler yazıyorlar.Evet korurum, zira gazetecilerin eleştiri yapma hakkı meslek gereği herkesten fazladır, ayrıca hakarete varan bir eleştiriye bulunduğum ortamda, hele de TV programımda izin vermem.Burada Ahmet Hakan’ın “kendi çağrısıyla oraya gelen ve kızgın olsa da gayet nazik bir üslupla Hakan’a sitem eden” Öztürk’e söyledikleri de ağır hakarete giriyor. Eğer Yaşar Nuri Bey programda Hakan’a aynı şekilde hakaret etse ben bunu da durdurur, cevap verirdim.Peki şimdi “hem suçlu, hem güçlü” pozisyonuna girip hakaret eden Hakan’a ne demeli?Pazartesi akşamı “Frost-Nixon” isimli bir filmde ABD eski Başkanı Nixon’un (önce niyeti olmasa da mecbur kalınca) hataları için TV’de halktan özür dilediğini izledim. Clinton da aynı şeyi yapmıştı. Demek ABD Başkanları bile özür dilemeyi bir zaaf gibi görmüyorlar.Oysa Hakan şimdi “kendi isteğiyle formatını değiştirdiğimiz” ve zor durumda bıraktığı canlı yayın programın adını ağzına alma gereği bile duymuyor.Kendisi “Benim için Yaşar Nuri bitmiştir” diyor ama dünkü yazısına kimsenin inanmadığını sanıyorum, çoğu bana da yollanan mektuplardan anlamıştır.Eğer Ahmet Hakan mide rahatsızlığı yaşadığını Silivri’den kendisi anlatsa, bize ve izleyicilere “sözünü tutamamaktan üzüntü duyduğunu” üç cümleyle telefonda söylese ne bu hakaretlere, ne de kırgınlıklara gerek olmayacaktı. İyi ki güvenerek tüm programı sadece ikisinin tartışmasına ayırmamışım. Düşünebiliyor musunuz?Herkes kendini bitirebilir!Ne yazık ki bu onun “ilk vakası” değil. Geçen yıl benim de katıldığım bir ‘32. Gün’e son dakikada katılmaktan vazgeçip telefonlarını kapattığında Mehmet Ali Birand ve ekibinin nasıl sıkıntıya girdiğine şahit olmuştum.Dün beni arayan bazı gazeteci arkadaşlar röportaj isteklerine de önce “olur” deyip sonra telefonlarını kapattığını söylediler.Kötü bir alışkanlık değil mi bu? Bence açık konuşamayan, özür dilemeyi de bilmeyenlerin başkalarına akıl vermesi, hele de kaliteden, gustodan söz etmesi kara mizah benzeri bir durumdur. Bazen özeleştiri, özür dilemeyi bilmek herkes için özellikle de topluma “rol model” durumunda olanlar için kesinlikle şarttır.Bana göre de konu sonsuza kadar bitmiştir.*****“Ruh sağlığını bozmadan” çocuk tecavüzü!Dört beş yıl önce “çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası var mı, bakılsın” diyen ve bunu Türk Ceza Kanunu’na ekletmeye çalışan iki “yasa hazırlayıcı hukukçu” ya bunu ancak “ruh hastalarının isteyebileceğini” yazdığım için hakkımda 150 milyar TL’lik davalar açılmış ve ben bunların çoğunu kazanmakla birlikte “ruh hastası” sözü için 15 milyar TL ceza ödemiştim.O günlerde bu saçma yasaları önledik ama şu anda 4-5 yıl öncesiyle aynı noktaya dönmüş durumdayız.Dün yine gazetede haberdi: “Çorum’da kız öğrencilere din eğitimi veren Ensar Vakfı’nın şube başkanı ve öğretmeni 14-15 yaşlarında 2 kız öğrenciyi aylarca taciz etmiş. 6 profesörün muayene ettiği çocuk yaşta kızlarda (bir de bu felaketi yaşıyorlar o yaşta) her türlü psikolojik bozukluk mevcutmuş.” Ama yine Adli Tıp’a gidecek raporlar... Hüseyin Üzmez’in çocuk tecavüzünde görüldüğü gibi burada da büyük ihtimalle ruh sağlığının bozulduğu açıklanan çocukların aslında “ruh sağlığının bozulmadığı” raporu verilecek. Kendilerine yakın camianın olaylarında iktidar Adli Tıp doktorlarını bile baştanbaşa değiştiriyor. Bir büyük ulusal skandal var ortada!Devam edecek...

Devamını Oku