Özür dilemeyi bilmek...

Haberin Devamı

Şimdi ben Ahmet Hakan’a kendi deyimiyle “çakmayacağım”, çünkü her ne kadar kendisi köşesinde insanların en ufak kusurlarını yakalayarak (yine kendi deyimiyle) karizmasını çizmekte sakınca görmüyor, herkese insanlık, onur, siyaset dersi veriyorsa da ve bu “son dakikada hastalanma” olayında bir özür dileme nezaketinde bile bulunmamışsa da ben her şart altında saygı üslubumu korumaya çalışırım. İnsanların kendi karizmalarını ancak kendilerinin çizebileceğine inanırım.

Ama dün köşesinde suçu Yaşar Nuri Öztürk’ün üstüne yıktığını ve bunu “çemkirmiş, centilmenliğin gösterisini yapmaya bile gerek duymamış, kalitesini-gustosunu ortaya koymuş” gibi haksız cümlelerle yaptığını görünce son olarak kısa bir açıklama daha yazıp bu konuyu sonsuza kadar kapatmak zorunda hissettim kendimi...

İnsanlar arka arkaya gönderdikleri mektuplarda kendisinin dün yazdığım maddelere cevap vermesini istiyorlar, bu onun bileceği konudur. O maddeler zaten program öncesinde ve sırasında yapılmalıydı, yapılmadı.

Bazı okurlarımız ise Defne Bayraktar örneğinde görüldüğü gibi (bkz. internet sitemizde yazıma gelen yorumlar) bana kızıyor: “Ruhat Hanım, gazeteci olduğunuz için tüm gazetecileri korumak gibi bir misyon üstlenmişsiniz. Programda hiçbir gazeteciyi eleştirtmiyorsunuz. İşte görün bakın kimleri koruduğunuzu” benzeri eleştiriler yazıyorlar.

Evet korurum, zira gazetecilerin eleştiri yapma hakkı meslek gereği herkesten fazladır, ayrıca hakarete varan bir eleştiriye bulunduğum ortamda, hele de TV programımda izin vermem.

Burada Ahmet Hakan’ın “kendi çağrısıyla oraya gelen ve kızgın olsa da gayet nazik bir üslupla Hakan’a sitem eden” Öztürk’e söyledikleri de ağır hakarete giriyor. Eğer Yaşar Nuri Bey programda Hakan’a aynı şekilde hakaret etse ben bunu da durdurur, cevap verirdim.

Peki şimdi “hem suçlu, hem güçlü” pozisyonuna girip hakaret eden Hakan’a ne demeli?

Pazartesi akşamı “Frost-Nixon” isimli bir filmde ABD eski Başkanı Nixon’un (önce niyeti olmasa da mecbur kalınca) hataları için TV’de halktan özür dilediğini izledim. Clinton da aynı şeyi yapmıştı. Demek ABD Başkanları bile özür dilemeyi bir zaaf gibi görmüyorlar.

Oysa Hakan şimdi “kendi isteğiyle formatını değiştirdiğimiz” ve zor durumda bıraktığı canlı yayın programın adını ağzına alma gereği bile duymuyor.

Kendisi “Benim için Yaşar Nuri bitmiştir” diyor ama dünkü yazısına kimsenin inanmadığını sanıyorum, çoğu bana da yollanan mektuplardan anlamıştır.

Eğer Ahmet Hakan mide rahatsızlığı yaşadığını Silivri’den kendisi anlatsa, bize ve izleyicilere “sözünü tutamamaktan üzüntü duyduğunu” üç cümleyle telefonda söylese ne bu hakaretlere, ne de kırgınlıklara gerek olmayacaktı. İyi ki güvenerek tüm programı sadece ikisinin tartışmasına ayırmamışım. Düşünebiliyor musunuz?

Herkes kendini bitirebilir!

Ne yazık ki bu onun “ilk vakası” değil. Geçen yıl benim de katıldığım bir ‘32. Gün’e son dakikada katılmaktan vazgeçip telefonlarını kapattığında Mehmet Ali Birand ve ekibinin nasıl sıkıntıya girdiğine şahit olmuştum.

Dün beni arayan bazı gazeteci arkadaşlar röportaj isteklerine de önce “olur” deyip sonra telefonlarını kapattığını söylediler.

Kötü bir alışkanlık değil mi bu? Bence açık konuşamayan, özür dilemeyi de bilmeyenlerin başkalarına akıl vermesi, hele de kaliteden, gustodan söz etmesi kara mizah benzeri bir durumdur. Bazen özeleştiri, özür dilemeyi bilmek herkes için özellikle de topluma “rol model” durumunda olanlar için kesinlikle şarttır.

Bana göre de konu sonsuza kadar bitmiştir.

*****


“Ruh sağlığını bozmadan” çocuk tecavüzü!

Dört beş yıl önce “çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası var mı, bakılsın” diyen ve bunu Türk Ceza Kanunu’na ekletmeye çalışan iki “yasa hazırlayıcı hukukçu” ya bunu ancak “ruh hastalarının isteyebileceğini” yazdığım için hakkımda 150 milyar TL’lik davalar açılmış ve ben bunların çoğunu kazanmakla birlikte “ruh hastası” sözü için 15 milyar TL ceza ödemiştim.

O günlerde bu saçma yasaları önledik ama şu anda 4-5 yıl öncesiyle aynı noktaya dönmüş durumdayız.

Dün yine gazetede haberdi: “Çorum’da kız öğrencilere din eğitimi veren Ensar Vakfı’nın şube başkanı ve öğretmeni 14-15 yaşlarında 2 kız öğrenciyi aylarca taciz etmiş. 6 profesörün muayene ettiği çocuk yaşta kızlarda (bir de bu felaketi yaşıyorlar o yaşta) her türlü psikolojik bozukluk mevcutmuş.” Ama yine Adli Tıp’a gidecek raporlar... Hüseyin Üzmez’in çocuk tecavüzünde görüldüğü gibi burada da büyük ihtimalle ruh sağlığının bozulduğu açıklanan çocukların aslında “ruh sağlığının bozulmadığı” raporu verilecek. Kendilerine yakın camianın olaylarında iktidar Adli Tıp doktorlarını bile baştanbaşa değiştiriyor. Bir büyük ulusal skandal var ortada!

Devam edecek...


DİĞER YENİ YAZILAR