İşine geldiği konularda kendisine destek çıktığında AB’yi çok önemseyen Başbakan Erdoğan nedense Avrupa Parlamentosu’nun “Medyaya baskı yapmayın” anlamına gelen bir uyarıyı Türkiye Raporu’na eklemesini hiç mi hiç umursamıyor.
AP’nin bu uyarıyı Rapor’a koyduğu saatlerde kendisi Kastamonu’da halkı “partisiyle ilişkili yolsuzlukları, kendisinin ve bakan çocuklarının gemili, altınlı, pırlantalı, kozmetikli, fabrikalı işlerini yazan” medya kesimine karşı kışkırtmakla ve bir kez daha onlara karşı boykota davet etmekle meşguldü.
Kastamonululara “yalan yanlış haberler yapan, iftira atan medyayla ilginizi kesin. İsim vermiyorum ama onları yokluğa mahkum etmelisiniz” diyordu. Ki bunun anlamı “Sadece bana/bize ait olan medyayı izleyin ki bizimle ilgili yolsuzluk haberlerini, hukuka Anayasa’nın suç saydığı eylemlerle nasıl karşı geldiğimizi, milletin parasını parti propagandası için nasıl sorumsuzca kullandığımızı, bu savurduğumuz paraların sonunda yine nasıl milletin sırtına vergi olarak, borç olarak bineceğini, bizim ailelerimiz, çocuklarımız trilyonlarla top oynarken halkın ekmeğe muhtaç hale geldiğini, işsiz sayısının 1 milyon 100 bine vurduğunu duymayın” demek oluyor.
Perşembe günü TV’de AKP milletvekili Mustafa Elitaş, Hürriyet yazarı Ferai Tınç’ın “Medyada yalan veya yanlış varsa yargıya gidilir” sözlerine “Başbakan’ın hakkıdır boykota çağırmak... Tirajınız düşsün, burnunuz sürtülsün” benzeri bir cevap verdi.
AKP döneminde Türkiye’de her konuda yozlaşma, korkusuzca yapılan ve korunan yolsuzluklar öyle ayyuka çıktı, adımlar öyle fütursuzca atıldı ve tabii hiçbir yaptırımın, cezanın sözü bile edilemedi ki artık “Bir toplumun gözü, kulağı, dili olan medyasına her fırsatta Başbakan ağzıyla boykot çağrıları” da aynı fütursuzlukla yapılabiliyor.
Bırakın Türkiye’yi, bırakın hakka/hukuka/kurala saygılı medeni ülkeleri, en geri kalmış ülkelerde bile tarihte benzerine rastlanmamış bir çağrıdır bu... Tarihte hiçbir ülkenin siyasetçisi TV’lere çıkıp medyaya “Tirajınız düşsün, burnunuz sürtülsün” deme cüreti gösterememiştir. Bütün medya topluca üstüne gideceği için gösterememiştir. Ama tabii hiçbir ülkede de medyanın neredeyse yarısının bir iktidarın eline geçmesine izin verilmemiştir.
Başbakan’ın bu sözüne en iyi cevabı ancak halk verir ve “gerçekleri duymak en doğal hakkımdır. Siz yolsuzlukların yargıya gelmesine de izin vermiyorsunuz, nasıl öğreneceğim” der ve bağımsız basınına sahip çıkar.
Türk halkından beklenen budur!
Hz. Ömer adaleti (2)
Dün Taha Akyol’un Başbakan’ın oğlu ve gelininin altın-pırlanta şirketi Atagold’a ortaklığı hakkındaki yazısıyla ilgili yazmıştım. Akyol yazısında “Bu işte bir yolsuzluk yok” derken Kemal Kılıçdaroğlu’nun “pırlanta adaletine karşı Hz. Ömer adaleti” sloganını eleştiriyordu.
Akyol dün hatasını anlamış olmalı ki Kılıçdaroğlu’nun “Ekmekte, suda, doğalgazda, sağlıkta vergi bol ama pırlantada yok. Acaba neden” sorusuyla yazısına başlamış, bu ortaklıktan önce 2004’te pırlantadan KDV’nin kaldırılmış olmasına “ikna edici bir açıklama yapılmazsa ‘haksız kazanç’ şüphesinin güçleneceğini” yazmış ve “Atagold Kuyumculuk bu farktan özel bir çıkar elde ediyor mu” diye sormuştu.
Buna Maliye Bakanlığı veya uzmanlardan cevap beklediğini belirterek “Tarihte şu veya bu boyutta yolsuzluğa bulaşmamış uzun süreli iktidar yoktur. Yolsuzluğu görmemek de, paranoya haline getirmek de yanlıştır” diyordu.
Oysa “yolsuzluğa bulaşmamış uzun süreli iktidarlar” tarihte ve günümüzde elbette vardır, örneğin Obama iktidarının da böyle olacağı ilk günden görülmektedir. Avrupa’da mesela İngiltere’de de vardır, yolsuzluk olduğu anda giderler zaten... “Türkiye’de yoktur” derseniz evet, gerçi bu boyutta görülmemişti ama hepsinde bazı yolsuzluklar olmuş, bütün medya topluca üzerine gitmişti. Bugün ise Türkiye’de yolsuzluk gerçekten de “paranoya” haline gelmiştir ama her gün “görülmemesi imkânsız” ayrı bir dev yolsuzlukla çalkalanan bir ülkede bundan daha doğal bir şey olamaz.
Bu durumda... Gerçek “Hz. Ömer adaleti”ni anlayabilmek açısından Can Dostum ismiyle yazan okurumun yazdıklarını paylaşacağım sizinle... Diyor ki: “Hz. Ömer halifeliği döneminde yalınayak gezermiş. ‘Sen bir halifesin, neden yalınayak geziyorsun’ diye sormuşlar. ‘Halkımın tamamının ayağında ayakkabı görmedikçe giymem’ demiş.”
Bir yanda pırlantalar içinde yüzen “çocuklar”, bir yanda karda yalınayak okula giden binlerce yoksul öğrenci, işi, aşı, ekmeği, suyu yokken buzdolabıyla susturulan halk.
Yanlışlara, yolsuzluklara kulp bulmaya çalışanlara sorulacak tek soru var: Neyi savunuyorsunuz, neyi?

