Seçim öncesi ne ilke kaldı ne hukuk, ne ahlâk, herşey ayaklar altında... Saygıdan, siyasetçiler de “toplum önderi” sayılacağı için efendi davranmalarından filan hiç söz edemiyoruz artık. Gözleri hırs, kin ve nefret bürümüş, dört nala gidiyorlar hepsi...
Başbakan’ın, Adalet Bakanı’nın, YSK’nın beyaz eşya dağıtımı ile ilgili Anayasa’ya karşı suç olduğunu söyleyerek uyarmasına “YSK da kim oluyormuş” mealinde cevaplar verdiği veya “Beni ırgalamaz, aferin valime” dediği ülkede ne beklenebilir ki? Çorap söküğü gibi geliyor arkası...
Şahan Gökbakar yine bozulmasın ama bol küfürlü, hakaretli “Recep İvedik” tiplemesinin bu kadar beğenilmesinin nedeni toplumdaki “İvedik” örneklerinin hızla artmış olması mıdır acaba diye düşünüyor insan. Siyasetçiler bile onun gibi davranmaktan, kanunsuz, kuralsız aklına geleni söyleyip yapmaktan, ana avrat sövmekten çekinmiyor artık. Demek ki 21. yüzyıl Türkiye’sinde ileri gitmek yerine geri dönecek (aslında hiçbir dönemde bu kadar kötülememiştik), bu tablolara alışacakmışız...
Bir belediye başkan adayına 10 yıl önce çekilmiş bir kasetle şantaj yapılarak adaylıktan çekilmesi bile sağlandı... Nedir bu, insanların özel hayatından kime ne? Ya telefonu dinlenerek, ya 10 yıllık özel görüntüleri öne sürülerek harcanıyor insanlar...
Kısacası, seçim uğruna (hele de asıl rantı elde edecekleri belediye seçimleri uğruna) rezaletin bini bir para... Halka da bakıp bakıp utanmak kalıyor.
DTP’nin Diyarbakır yürüyüşünde yine olay çıkmış, AKP il binası taşlı sopalı saldırıya uğramış. Polis taş atanları dağıtmak için gaz bombası ve basınçlı su kullanmış.
Bu olaylar, gerginlikler nedense hep DTP mitinglerinde çıkıyor ve hemen sonra da DTP’nin garip konuşmacıları duyuluyor. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk parti yöneticilerinin PKK yöneticisinden farksız ırkçı, bölücü konuşmalarını, kışkırtmalarını bilmiyormuş gibi bir de kendisi vurgulamış aynı bölücülüğü...
“Diyarbakır’da yaşanan vahşeti belgeledik. Diyarbakır’da bu halk çok zulüm gördü, ancak zulmü de kıracağız, zoru da başaracağız. Sopa politikasıyla bizi bir noktaya getiremezsiniz. Çözümün diyalogdan, barıştan geçtiğini, gerginlik istemediğimizi binlerce defa söyledik” dedikten sonra eklemiş:
“Başbakan 21 Şubat’ta Diyarbakır’a gelecek, özür dilesin. Tek devlet, tek millet mi diyecek? Amacımız kimliğimize sahip çıkmak...”
TERÖR ÖRGÜTÜ GİBİ
Acaba Ahmet Türk ve DTP bir-birkaç ya da birçok ilin belediyesini ele geçirince o illerin kendilerine ait olduğunu veya başka bir ülke haline dönüştüğünü mü zannediyorlar?
Diyarbakır’da halk bir zulüm görüyorsa bu, dükkanlarını açmaktan, sokağa çıkmaktan korkmalarına neden olan PKK ve onu açıkça destekleyen, adeta birlikte çalışıyor havası veren DTP’nin zulmü değil mi?
Eğer siz çoluk çocuğu sokağa döküp (ki bir gün o çocukların başına birşey gelse bunu da devlete yıkmaktan çekinmeyecekleri görülüyor) binaları taşlatır, arabaları ateşe verirseniz ve polis bunu durdurmaya çalışırsa suçlu kimdir?
Gerginlik istemiyorsanız neden her adımınız, her konuşmanız ortalığı savaş alanına çeviriyor?
Şimdiden yaptığınız provokasyonla Erdoğan Diyarbakır’a geldiğinde ciddi bir olay çıksa sorumlusu siz olmayacak mısınız?
Yoksa istenen bu mu?
Neden sürekli olarak ırkçı kışkırtmalar içindesiniz? Başbakan “Tek devlet, tek millet” demesin de ne desin: “İki devlet, iki millet” mi?
Aslında DTP gerçek niyetinin bu olduğunu açıkça söyledi ama halâ üstü örtülü cümlelerle gizleyerek ifade ediyor, tekrarlamıyor.
Ahmet Türk, DTP’nin TBMM’ye girmiş legal bir parti olduğunu unutmamak ve ırkçı bir terör örgütü gibi davranmaktan en kısa sürede vazgeçmek zorundadır.
Tavırlarının gizlenecek, savunulacak tek bir yanı yok!
Deniz Feneri dosyası sinirlendirdi!
Bekledik, bekledik, bekledik..... Sonsuza kadar bekleyebilirdik, en azından “seçime kadar dosyanın gelmeyeceği, getirilmeyeceği” gün gibi aşikardı. “Çıkmaz ayın son Çarşambası gelir artık” esprileri yapar olmuştuk ki CHP (çakma, eksik vs, yine de) elinde dosyayla çıktı ortaya.
Ve işe bakın ki Adalet Bakanı “Dosya Ekim sonuna gelir” dediği halde Şubat’ta halâ “Deniz Feneri” lafını ağzına almayan ve hatta hatırlatmasın diye “fener” kelimesini bile kullanmayan, davanın açılmasını ise hiç mi hiç istemeyen iktidar partisi buna fena bozuldu.
Adalet Bakanı Şahin şimdi “Bir başka ülkeden bilgi ve belge sadece diplomatik yolla istenir, Dışişleri Bakanlığı isteyebilir. Bunu biliyor ama siyaset malzemesi yapıyorlar” diyor.
Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir konuşma. Bırakın bir dosyayı, ülkenin dış politikasında diplomasiye gerek görmeyen, Türkiye’nin başını derde sokacak, diplomasiye tümüyle aykırı öfke ve hakaret dolu çıkışları seçim için siyaset malzemesi yapan, Dışişleri mensuplarıyla halâ “monşerler” diye alay etmeyi sürdüren bir başbakanın Adalet Bakanı diplomasiden, Dışişlerinden, siyaset malzemesinden söz ediyor.
Bu bir yana, “dosya geldi” diye neden bu kadar sinirlendiği de belli değil. Siz dosyayı bir türlü getirtmediğiniz için Alman yargıç “Almazlarsa biz gelip vereceğiz” demedi mi??.
Zaten aylarca zaman kazandırıldığı için Türkiye’deki ipuçlarının muhakkak ki yok edildiği böylesine dev bir yolsuzluk daha fazla bekletilemez. Artık “Alman Adalet Bakanı ile görüşeceğim” masallarına da kimse inanmıyor.
Ayrıca seçim öncesi hangi partilerin (!) bu “100 yılın bağış yolsuzluğu” denen olayla ilişkili olduğu da bilinmelidir. Adalet Bakanı devamlı sızlanacağına açtırsın artık davayı!

