Hep söylerim ya ’gazete okurlarının son derece bilinçli ve doğru analizler yaptıkları mektuplara önem veriyorum’diye... Gerçekten çoğunda harika değerlendirmeler var.
Mesela dün gelenlerin çoğunda, görüş bildiren emekli büyükelçilere “monşer” diyerek alay eden Başbakan Erdoğan için yerinde eleştiriler vardı.
“Hangi başbakan kendi Dışişleri mensuplarını alaya alır, onların bildirdiği görüşlerle alay eder”..
“Ülkenin iyi yetişmiş hariciyeci kadrosunu çöpe mi atalım? Onlar doğruları anlatmayacaksa kime soracağız, iktidarın çevresine çöreklenmiş ’ne koparabilirim, hangi imar planı yolsuzluğunu belediyelerden geçirip köşeyi dönebilirim’diye bekleşen goygoyculara mı?”
Bunlar sadece bir iki örnek... En güzel görüşlerden biri Orkun Levent Boya’nın Davos’la ilgili “Milli Takım” örneğiydi. Diyor ki:
“Bir örnek tasarlayalım; Milli Takım bir maça çıkıyor. Fatih Terim hakemin kararlarına kızarak takımı sahadan çekiyor ve sahayı terk ediyor. Acaba Fatih Terim hakkında ne düşünülür, konuşulur, yazılır?”
Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı İran’da, Filistin’de, Lübnan’da ve de aynı anda Türkiye’de büyük kesimlerce “kahramanlık” gibi kabul edildi ama olaya mercekle bakanlar işin içinde “yaklaşan seçimler nedeniyle Davos’u iç politika malzemesi yapmak” tan tutun, Türkiye’nin başına saracağı sorunlara kadar birçok konuyu daha açık şekilde görebiliyorlar.
Türkiye’nin asıl önemli sorunları şu anda işsizlik, yoksuzluk, ekonomik kriz döneminde devlet bankalarını bile boşaltan ve bir türlü soruşturulmayan yolsuzluklar, üretim, yatırım, halkın sağlık, eğitim sorunu, güneydoğunun geliştirilmesi, terörün önlenmesi, seçimin yaklaşmasına rağmen seçmen kütüklerindeki halledilmeyen fahiş hatalar vb... Ama bunları bırakmış günlerdir Davos olayıyla uğraşıyoruz, çünkü oradaki fevri çıkışla estirilen anlamsız ve çoğu kişinin gözü kapalı kapıldığı rüzgar bütün bu eksiklerin, hataların, ciddi sorunların üstünü bir örtü gibi kapladı...
ARAP BİRLİĞİ DE AB(!) SAYILIR!
Acaba Başbakan’ın Davos açıklamasını neden ertesi güne “Şişhane’deki metro istasyonu açılışına” bıraktığını ve Başkan Topbaş’ın o gün bundan duyduğu mutluluğun yüzünden açıkça okunmasını tahlil eden var mı?
Neden hemen yapılabilecek bir açıklama Belediye’nin açılışına bırakıldı? Neden AKP, belediye başkan adaylarını geriye çekerek Başbakan’ın konuşmaları ve Gazze politikası ile onu ve partiyi “adayların önüne” geçirdi? Adayların kusurları mı var yoksa tek başlarına yeterince güçlü mü değiller?
Bunlar bir tarafa (siz üzerinde düşüne durun) dünün haberlerinden biri şöyleydi: “ABD’nin en saygın gazetesi Washington Post dünyadaki 50’den fazla Müslüman ülke arasında Türkiye’nin Batı açısından özel bir konumu bulunduğunu belirterek AKP döneminde Türkiye’nin bu özelliğini kaybetmekte olduğunu” yazdı.
Liberal politikalar bir bir kayboluyor, AB üyelik görüşmeleri durmuş durumda, AKP’nin 6 yıllık bir iktidar döneminden sonra Türkiye’yi daha az özgür, daha az eşit bir ülke yaptığı ve medyadaki engelleme girişimleri ile kadın-erkek eşitliğinde yaşananların bunun göstergesi olduğu öne sürülen yazıda:
“AKP döneminde giderek Batı’dan uzaklaşan Türkiye’nin kendini İslâmcı rejim (din diktatörlüğünden söz ediyor. R.M.) veya davalar yanında konumlandırdığı sadece AB’den değil ABD’den de uzaklaştığı, Erdoğan’ın AKP’sinin liberalizm karşıtlığına hizmet etmesi, dış politikada dini esas alması sürerse Türkiye’ye yazık olacağı” vurgulandı.
Haber böyle... Tabii “monşer” lerin uyarılarına kızan, aklınca alaya alan ve onları “AB’ci, ABD’ci” olmakla suçlayanların iyi düşünmesi:
“AB’ci olmayıp Arap Birliği’nin AB’sinde mi olmayı tercih ettiklerine” karar vermesi gerekiyor. Onun da baş harfleri AB nasılsa!!
Ahmet Hakan’a ne demeliyim?
Bildiğiniz gibi Ahmet Hakan geçen hafta Salı günü köşesinde “Çık karşıma Yaşar Nuri” başlıklı yazısında Yaşar Nuri Öztürk’e “benim programımda yaptığı onunla ilgili konuşmalarından dolayı” meydan okudu ve “Ruhat Mengi de rıza gösterirse onun programında karşılaşabiliriz. Ama eğer Yaşar Nuri gelmez, kaçarsa ona ağız dolusu ’müfteri’deme hakkım doğar” dedi.
Bana düşen elbette, bir meslektaşı olarak ona “cevap hakkı” tanımak, her ikisini de Her Açıdan’a davet etmekti. Bunu hemen o gün yaptım ve programı ikiye bölerek bir bölümünü bu tartışmaya ayırdım.
Takdir edersiniz ki bütün program, TV ve gazetelerdeki anonslar hafta boyunca buna göre kurgulandı. Ve tam son dakikada neredeyse yayın başlamadan hemen önce Ahmet Hakan’ın kardeşi arayarak Silivri’de olduklarını, “Ahmet’in midesinin çok rahatsızlandığını ve gelemeyeceğini” söyledi.
Önce şaka zannettim çünkü o dakikaya kadar anonslar devam ediyor ve bu bölümü olduğu gibi çıkarmak hem benim için çok zor, hem de çok önceden haber verdiğimiz izleyiciye saygısızlık, haksızlık olacaktı...
Üstelik Ahmet Hakan bu karşılaşmayı kendi istemişti ve yine üstelik kendisi de yıllardır TV programcısı böyle bir olayın yaratacağı zorluğu en iyi bilenlerden biridir.
İtiraf edeyim bir şok yaşadım ve birkaç dakika içinde zorlukla programın giriş anonsunu ve kurgusunu değiştiriverdim. İzleyicime de durumu kısa ve net şekilde anlattım.
Şimdi onlardan gelen mektuplar:
“Mide rahatsızlığı gibi basit bir nedenle gelmeyişi başta size sonra izleyiciye saygısızlıktır. Lütfen meslektaş diye düşünerek olayı kapatmayın” diyor. Ama...
Öncelikle ben yine de “mutlaka ağır bir rahatsızlık geçirmiş olduğunu” düşünerek ona ’geçmiş olsun’diyorum. Sonra da onun sık sık yaptığı gibi maddeler halinde duygularımı anlatma yoluna gidiyorum.
1- Aynı durumda ben olsaydım, söz verdiğim bir canlı yayına en azından sabah saatlerinde, programdan çok önce gelemeyeceğimi haber verirdim.
2- Kardeşimi konuşturmaz, kendim konuşurdum. Hatta canlı yayına bağlanarak programdan, izleyiciden ve Yaşar Nuri Öztürk’ten özür dilerdim.
3- “Hastanedeyiz, doktorla görüşüyor” diyen kardeşime “hangi hastanede” olduğumuz sorulabilir diye hastanenin adını bildirir, bu soru gelince telefonu kapatmasının ve bir daha açmamasının ayıp olduğunu söylerdim.
4- Bunların hiçbirini yapamadıysam ertesi gün telefon eder meslektaşımdan özür dilerdim.
Zira en basit nezaket kurallarının bunu gerektirdiğini bilirdim.
Yaşar Nuri Öztürk Bolu’da konferansı olduğu ve orada kalmak istediği halde gerekeni yaparak sözünü tuttu ve geldi.
Programda “Akıllı adammış gelmedi. Şimdi ‘çık karşıma’ diyor ama unutmasın karşımda her zaman ‘hocam’ diye ceketini iliklerdi. ‘Çık karşıma’ deyince acaba ceketi de çıkarsam mı’ diye düşündüm” şeklinde bir açıklama da yaptı.
Fazla söze gerek yok, Ahmet Hakan’a ‘her açıdan geçmiş olsun’ diyorum.
“Davos olayı” konusunda büyük ilgiyle izlenen, aydınlatıcı bir program oldu, gelen teşekkür mektupları ve reytingler de bunu açıkça gösteriyor. Dışişleri eski Bakanı İlter Türkmen, Hudson Enstitüsü’nün başarılı uluslararası uzmanı Zeyno Baran, Prof. Dr. Nurşen Mazıcı ve Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e de bir kez daha teşekkür ediyorum.

