Mahalle geyikleri!

Haberin Devamı

Pazar günü Hürriyet Gazetesi’nde Nihal Bengisu Karaca ile yapılan bir röportaj vardı. Zaman Gazetesi yazarı olan ve siyah bir bant üzerine türban takan Karaca ile yanında bir kadın gazeteci için aşırı dekolte kıyafetiyle poz vermiş Ayşe Arman fotoğrafı sürmanşetteydi, ilavenin de kapağındaydı.

Olabilir, Hürriyet yazarı tüm röportajlarındaki giyim tarzında, Zaman yazarı da aynen öyle, fotoğrafta sorun yok. Ama fotoğrafların yanındaki “iki mahallenin yazarları mahalleleri karşılaştırdılar” şeklindeki cümleler ve röportajda geçen konuşmalarda doğrusu önemli bir sorun vardı.

“Sizin mahalle, bizim mahalle, sizin hayat tarzınız, bizim hayat tarzımız” gibi sorular, “Sizinki bastırılmış cinsellik”, “Sizinki de bastırılmış dinsellik” gibi zorlama şiirsel ve kışkırtıcı laflar, “her iki kesimin yaşamını, kutlamalarını, erkeklerini” sorgulayan konuşmalarda sanki röportajdaki iki kadın “yıllardır yapılan haksız ve yanlış ayrıştırmalarda” sık sık vurgulandığı gibi Türkiye’nin “laik” veya onun karşıtı olduğu iddia edilen “muhafazakar” kadınını, onların görüşlerini simgeliyor gibi...

Oysa bu röportajın her iki tarafı da “marjinal” yani “uç noktada” görüşlere sahip kadınlardır. Biri anneannesi ile annesinin Alman olduğunu sık sık tekrarlayan, farklı bir kültürün etkisi altında yetişmiş ve yaşamış, bunu tüm yazılarıyla anlatmış, Türk geleneklerine kendini asla bağlı hissetmeyen, hatta birkaç yıl önce “birbirini seven kadın ve erkeklerin aynı zamanda başkalarıyla da gezebileceğini” savunmuş (sonra olayı yaşayınca buna susulamayacağını kendisi de itiraf etti ama), kendine göre “gelenekleri, tabuları yıkan”, belli bir kesim dışındaki Türk kadınına göre giyimi, anlayışı ve davranışlarıyla son derece marjinal kalan bir kişiliktir.

Bırakın bu hikâyeleri!

Diğeri ise (dini siyasallaştıran anlayışın sıkça kullandığı üzere) sanki laikliğin anlamı “dinle alakasız veya karşı olmakmış gibi” rejimin anlamını saptıran, laik insanların aynı zamanda dindar olamayacağı şeklindeki görüşünü bu röportajda da gizli veya “Benim tanıdığım erkeklerde Allah korkusu var” gibi açık ifadelerle anlatan, Türkiye’de köylüsüyle kentlisiyle her zaman uygulanmış olan bir “yeni yılı eğlenerek karşılama”yı bile “dine bağlı bir suç” şeklinde gösteren bir başka marjinal kişiliktir. Ki verdiği “iş yerlerinde ‘dışlanmamak için’ çaktırmadan iftar yapanlar” gibi örnekler de Türkiye’de yoktur, her kesimde çok sayıda oruç tutan insan olduğu için oruç tutmak bu ülkede asla bir dışlanma nedeni değildir, hiçbir zaman olmamıştır, bunu söylemek bile olsa olsa kasıtlı bir “kutuplaşmaya hizmet etmek” olabilir.

Bu ülkenin muhafazakar, dindar insanları arasında laik-demokratik rejime saygılı milyonlar olduğu gibi laikliğin Türkiye’yi “din diktatörlüğüyle yönetilen” ülkelere benzemekten koruduğunu bilen insanlar arasında da dinini “öbür mahalle” kadar (ancak Allah bilebilir ama belki de daha iyi) uygulayan, inanan milyonlar vardır.

Bu hakkı kim size verdi?

Onun için bıraksınlar bu “sizin mahalle, bizim mahalle” hikâyelerini... Türkiye’de asıl sorunun “dindarlık, muhafazakarlık” maskesi altına gizlenerek dinin siyasete alet edilmesi olduğunu, ortaya “mahalle” söylemleriyle çıkanların da bunu siyaseten yaptığını artık bilmeyen kalmadı. Geçtik artık bu abuk noktaları...

Dindarlara yardım diye toplanan trilyonlarca liralık bağışların “kendini dindar diye yutturan ama masum insanların kazancına bile el uzatmaktan çekinmeyenler” tarafından nasıl cukkalandığı görülmüş bir ülkedir burası... Bosna için toplanan yardımlarda da (Refah Partisi’nin ‘gizli kasası’ denen Süleyman Mercümek’in milyonlarca doları yok ettiği) görüldü, Deniz Feneri olayında da... Vatandaşlar yiyecek ekmek bulamazken “daha dindar parti” denen partinin belediyelerindeki yolsuzlukları veya Erbakan’ın ve partisinin devletin trilyonluk yardımını nasıl götürdüğünü de hatırlatmalı mı bilmem.

Din, inanç insanın içindedir, bunun gösterişi yapılamayacağı gibi insanları çok dindar/az dindar, Allah korkusu var/yok diye ayırma hakkı da kimseye verilmemiştir.

“Laik ve muhafazakar kadın” ayrımı yapma ve dahi bunlara “olmayacak örnekler” seçme hakkı da!

*****


Kampanya!

Bir süre önce “üniversite sınavını kazandıkları halde gidecek imkanlarının olmadığını yazan” iki kız kardeşe yardım amacıyla Balıkesir’de verilen bir banka hesabına para yatıran okurlarım olmuştu.

Bu konuyu ben duyurduğum ve sonradan mektubun bir huzur evinde yatan hasta ruhlu bir adam tarafından yazıldığı anlaşıldığı için sorumluluğu üstlendim.

Bankanın müdürü “paraların mutlaka geriye ödeneceğini” o günlerde bana bildirmiş, ben de bunu duyurmuştum. Hâlâ parasını alamayan bir iki okurumuzdan mektup gelince bankayla tekrar görüştüm.

Balıkesir Z. B. Müdür Yrd. Ayfer Kıvrak “Mahkeme’nin para yatıranların ismini tek tek bankadan istediğini, dava bitince paraların iade edileceğini” söyledi.

Yardım yapan okurlarıma merak etmemeleri için bu notu yazmak istedim, arada ben varsam kimsenin parası kaybolmayacak demektir. Buna emin olabilirsiniz, milyonda bir ihtimalle banka ödemezse bile ben öderim.


DİĞER YENİ YAZILAR