Geçen hafta Mine Şenocaklı’nın Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’le yaptığı röportajları okurken yazdıklarının ne kadar doğru olduğunu düşündüm.“Geçen seçimde yüzde 70 oyla Türkiye rekoru kıran Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül yeni bir rekor denemesi yapacak, bu seçimde yüzde 80’i zorlayacak. Bu hedef için koşullar da müsait. Çünkü Sarıgül sağcı, solcu, yoksul, Ermeni, Kürt, Yahudi, Alevi demeden ‘herkesin başkanı’ olmayı başarmış. Ama ortada küçük bir sorun var; halk artık onu Şişli’nin değil Türkiye’nin başında görmek istiyor. Size abartılı gelebilir ama ‘uzaya da gitse Sarıgül’ü seçeriz’ diyen bile var” yazmış Mine röportajın spotuna...Bana bunların hiçbiri abartılı gelmedi. Röportajda kullanılan fotoğraflar bile onun çocukla çocuk, yaşlıyla yaşlı, gençle genç olmayı kolaylıkla nasıl başardığını gösteriyor. CHP’deki iç çekişmelerde onu da eleştirdiğim oldu ama CHP’de Baykal’ın bugüne kadarki “tek adam”lığının bile yetmediğini, partisinin MYK üyelerine de bundan sonra “tek seçici” olarak kendisinin karar vereceğini duyunca “insanın sabrının taşmasının” hiç de zor olmadığını fark ettim.Deniz Baykal çoğu zaman ülke için doğruları söylüyor, yolsuzluklara karşı tutumu da Erdoğan’ınkinden çok farklı, en azından partisindeki milletvekillerinin halka açıklama yapmasına AKP’de olduğu gibi yasak da koymuyor ama gel gör ki parti içindeki durum pek de farklı değil. Kimse onun karşısına çıkamıyor, kimse farklı görüş bildiremiyor, kimse “sonsuza kadar genel başkan” olmasının yanlışlığını, bundan vazgeçmesi gerektiğini anlatamıyor. Ve o şimdi tümüyle “tek seçici”...Baskı Sarıgül için de dayanılmazdı muhakkak.Her neyse, ben onun “başkan”lığından söz etmek istiyorum. Pire gibi bir köşeden diğerine sıçrarken; hiç yorulmadan, güler yüzünü ve nezaketini her zaman koruyan, insanları tek tek sabırla dinleyerek sorunlarına çözüm bulan ve son derece dikkatli, disiplinli bir başkan... Kısacası Türkiye’de benzerine sık rastlanan bir siyasetçi modeli değil.Şenocaklı da yazmış zaten, sabah 6’da uyanır, gece 11’e kadar çalışırmış. Bir de Dr. Bingür Sönmez’i tanıyorum böyle...Son haftalarda birçok kişiden Sarıgül’ün artık “bir büyükşehir belediye başkanlığına” aday olması gerektiğini duydum. Hangi partiden ve hangi ilde olursa olsun akıllı vatandaşların onun gibi bir başkan isteyeceğine hiç şüphe yok.Belediye başkanı olarak Yılmaz Büyükerşen nasıl yıllardır aynı takdirle seçiliyorsa Mustafa Sarıgül için de durum aynıdır. Keşke onlar gibi örnekler ülkenin tüm il ve ilçelerinde bulunabilseydi. Parti ayırımı gözetmeden, oradan buradan gelen paraları havuzlarda toplayıp parti propagandasına harcamadan başkanlık yapan insanlar kim bilir ne güzel bir Türkiye yaratırlardı...Ve tabii... Eğer Baykal İstanbul’u kazanmayı samimi olarak, gerçekten istiyorsa, ülkesinin geleceğini kendinden çok önemsiyorsa küslüğü, kızgınlığı bir tarafa bırakır kişisel duygularıyla hareket etmekten vazgeçer ve Mustafa Sarıgül’ü ortak aday göstermek için DSP’yle anlaşırdı.O zaman da kesin bir şans ortaya çıkardı.Ama ne yazık ki bunu yapmayacağına eminiz. Ama İstanbul’u kaybederse fatura olarak “bencil lider davranışı” önüne çıkacaktır, bunu da bilmeli!*****Bugünü aramayın da! Çıplak fotoğraflar yayınlamakla “nü tablolar”ın resmini basmak aynı sınıflamaya konamaz.Biri çıplaklık istismarıdır, pornoya girer, diğeri sanattır. Sanat olarak bakılır ve değerlendirilir.Ressam Şehnaz Aykaç’ın “Yeminli Mali Müşavirler Odası Sanat Galerisi”nde açtığı sergide önceden sözleşme imzalamalarına ve “nü tabloların sorun olmayacağını” söylemelerine rağmen önce “Devlet Bakanı Nazım Ekren gelecek, nü tabloları kaldırın” demişler, sonra da “Başkan nü resimlere izin vermiyor” diyerek 25 tabloyu kaldırtmışlar.Oda Başkanı Sezai Onaral “Resimleri gördüğümde utandım. Daha önce de böyle bir sergi oldu, üyelerimizden tepki aldık” demiş. Cumartesi günü VATAN’da çıkan 6 adet nü fotoğrafında utanacak bir şey göremedim ben... Kadın vücudunun resmedilmesinde utanacak ne var? İstemeyen bakmaz, manzara resmini tercih eder. Bu duruma göre Sezai Onaral ve aynı anlayışta olanların çıplak kadın heykellerinden de utanıyor olması lazım. Komik ama gördük heykelden tümüyle nefret edenleri de...Ressam Aykaç “En kısa zamanda sergiyi bitireceğim” demiş. Bence ressamlar yine de bu günlerin kıymetini bilsinler. Yakında resim yapmak ve asmanın tümüyle yasaklandığı günler de gelebilir.Allah bugünleri aratmasın!
Sevgili okurlar, bildiğiniz gibi dün bu köşede Deniz Feneri Derneği tarafından “Artık Avrupa adaletine muhtacız” başlıklı yazıma gönderilen tekzip yayımlandı. Bu tekziplerin (mahkeme kararı olduğu için) aynı köşede yayımlanması zorunlu, onu da biliyorsunuz.Diyorlar ki; Ruhat Mengi, Adalet Bakanı’nın “Deniz Feneri Derneği’nin İçişleri Bakanlığınca denetlendiğine dair basın açıklaması”nı “Adalet Bakanı’nın soygun yapmış bir kuruluşu koruduğu” şeklinde yorumlamıştır. Yazının devamında Sayın Mengi “Türkiye’nin Adalet Bakanı’nın denetlendi dediği şirketin denetlenmediğini ve o süre içinde soygun yaptığını Almanya Mahkemesi’nin ortaya çıkarmasından daha onur kırıcı bir durum olabilir mi” şeklinde yine müvekkilim derneği kasteden suçlayıcı, iftira nitelikli ifadelere yer vermiştir (...) Bu suçlamanın devletin yetkili organlarınca denetimine rağmen yapılmış olması sayın yazarın haksız ve kötü niyetli olarak yazıyı kaleme aldığının açık göstergesidir.Her şeyden önce iki not düşelim, daha sonraki notları da “tarihe düşmüş” olacağız.1- Olay çoğunlukla Almanya’da geçmiştir, paraları yatıranlar Almanya’da yaşayan Türklerdir bu nedenle Almanya’da açılan davada Mahkeme “Yüzyılın en büyük bağış soygunu” denilen olay ve suçlular için hükmünü vermiş, Almanya’daki dernekle Türkiye’de aynı isimli derneğin birlikte çalıştıklarını, bağlantılı olduklarını, “isimlerini vererek” asıl suçluların Türkiye’de olduğunu açıklamış, kararlarında belirtmiş, bunlar medyada yer almıştır.Bu durumda, Türk mahkemelerinin “aylardır davanın Türkiye’de her nasılsa bir türlü açılamamış olmasına” dayanarak Alman Mahkemesi tarafından belgelerle, şahitlerle alınmış karara rağmen bu konudaki bir yazıya tekzip gönderilmesini kabul etmesi olacak iş değildir. Buna rağmen nasıl olabildiği koca bir soru işaretidir. 2- Ruhat Mengi 20 yıllık basın hayatında (ve tüm hayatında) kimseye iftira atmamış, haksız ve kötü niyetle tek bir yazı yazmamış veya davranışta bulunmamış, gerçeğe dayanmayan bir açıklama yapmamıştır.Keşke bu tekzibin altına bu yıl Kurban Bayramı’nda Deniz Feneri Derneği’ne yapılan kurban derisi bağışlarının neden dörtte bire düştüğünü de ekleselerdi. Eğer bağış yolsuzluğuyla, milyonlarca euroluk soygunla bir ilgileri yoksa bugüne kadar aldıkları bağışın yüzde 75’i nereye gitti? Halk neden onları Almanya’daki dernekle özdeşleştiriyor?Mahkeme kararlı gerçekler!RTÜK Başkanı Zahit Akman (ki kendisi hâlâ yerinde oturmaktadır) da aynı şekilde hakkında verilen bilgilere, bu yolsuzlukta oynadığı rolün Mahkeme tarafından açıklanıp “asıl faillerden biri” olarak gösterilmesine rağmen hemen avukatlarıyla yargıya koşup tekzip kararları çıkarmıştı.Onun gibi “fail gösterilen TV yöneticileri” de aynı şeyi yapabilir. Çünkü aslında bir günde (haydi 1 haftada diyelim) gelecek olan dosyanın Almanya’dan gelmesi aylar aldı. Adalet Bakanlığı -her nedense- bu konuyu bir türlü halledemedi. İnterpol tarafından arananların dosyası 1-2 günde gelirken, bizi Avrupa’ya rezil eden “100 yılın yolsuzluğu” dosyası gelemedi. Yürüyerek veya kağnıyla getirseler yine gelirdi ki sonunda Alman yargısı “Almamakta ısrar ederlerse biz getirip vereceğiz” bile dedi.Şimdi, durum bu iken ve Türk yargısının Adalet Bakanlığı baskısında olduğu bilinirken, suçlulara aylarca zaman kazandırılmışken burada karar “Alman yargısı yanılmış” şeklinde çıkarsa hiç şaşırmamak gerekir. Bu arada ilgili bazı şirketler hisse indirimine gitti, bazılarının adı değişti, gereken önlemler alındı. Bu tekziplerdeki cesaretin nedeni bu mudur acaba?Almanya’daki derneğin muhasebecisi Firdevsi Ermiş Alman yargısına gerçekleri açıklayıp serbest kaldıktan sonra neden ortadan kayboldu acaba? Buradaki duruşmada öncekinden tamamen farklı bir açıklamayla ortaya çıkabilir mi?Özel devlet statüsüPeki, Frankfurt Mahkemesi’nin Deniz Feneri e.V davası gerekçeli kararında “Deniz Feneri e. V’nin yapısı gereği Türk Deniz Feneri Derneği’nin bağımsız şubesi olduğu, sözü geçen TV kanalının da Avrupa’daki kanalla benzer bir ilişkisinin olduğu” neden vurgulanmıştır?“Yardım ödemelerinin iki dernek tarafından birlikte organize edildiği, hatta çok düşük kapsamda Almanya’da hazırlandığı” neden belirtilmiştir?Deniz Feneri Derneği’ne niçin “TBMM Üstün Hizmet Ödülü” ile ve “Kamu Yararı Statüsü” ile özel statü verilmiş, devlete ait depolar ücretsiz olarak yıllarca kullandırılmış, Milli Eğitim Bakanı Çelik konuşmalarında “köydeki her okulumuz bir Deniz Feneri olarak algılanmalıdır” gibi sözlerle bir derneğe devlet reklamı sağlamıştır?Hepsi bu kadar değil, en büyük yolsuzluklar düzmece olaylarla toplumu yanıltarak, davaları geciktirilerek üstü kapatılıyor, unutturuluyor.Almanya’daki Deniz Feneri e.V ile Türkiye’deki derneğin aynı logoyu ve sözü geçen TV kanalının Türkiye ve Avrupa şubelerinde aynı reklam ve tanıtım filmlerini (sadece banka isimleri değişerek) kullanmasını nasıl yorumlamak lazım?Vicdanlarda beraat!Başbakan Erdoğan’ın Alman Büyükelçisi’ne bu duruşmanın ve suçlu görülen 4 kişinin (aslında 3, acaba 4. kim) geleceğini sormasını, daha sonra Adalet Bakanı Şahin’in de aynı ilgiyi (!) göstermesini nasıl yorumlamalı?Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği yöneticileri neden önce Almanya’daki derneği tanımadıklarını söyleyip, belgeler mahkemede ortaya çıkınca “Tanıyoruz, onlara zaman zaman destek verdik” dedi?Alman mahkemesindeki iddianamede şahitler neden “Deniz Feneri e.V yöneticileri Türk Deniz Feneri yetkilileriyle günde 8-10 kez görüşüp kararları birlikte alıyorlardı” şeklinde ifade verdiler? Alman Deniz Feneri’nin Türkiye’de deposu olmadığı halde gelen tonlarca yardım malzemesini (bununla ilgili 45-50 dosya var) nasıl ve kimlerle dağıttılar?Sadece tekzip göndermekle olmuyor, Türk yargısı bu soruları onlara soracak mı bilmiyoruz ama cevaplamaları şart.Yoksa burada beraat etseler de milletin vicdanında edemeyecekler. Bunu da iyi bilsinler!
Aşağıdaki tekziple ilgili yazıyı yarın yazacağım önce onu söyleyeyim... Sonra da Siyaset Bilimci Prof. Dr. Binnaz Toprak ile bir gazeteci ekibi tarafından yapılan ve birçok ilde “din ve ibadet, farklı mezhepler” konularında artan bir mahalle baskısının ortaya çıktığını gösteren araştırmanın bizzat karşılaştığı mahalle baskısına olan hayretimi... Daha önce Prof. Dr. Şerif Mardin, Tarhan Erdem gibi ünlü sosyolog ve araştırmacıların da çalışmaları nedeniyle karşılaştığı baskının benzeri şimdi bu araştırmaya ve onu gerçekleştiren Binnaz Toprak’a yapılıyor. Bu hafta Her Açıdan’da bu konuyu ve araştırmayı yapanları bile şaşırtan “Türkiye’de siyaset, kadrolaşma ve cemaat bağlantılı din baskılarını” tartışacağız.Siyaset bilimci Prof. Dr. Binnaz Toprak, sosyolog Prof. Dr. Bahattin Akşit, gazeteci yazar Gülay Göktürk ve din bilimci Prof. Dr. Osman Zümrüt’ün katılacağı Her Açıdan 28 Aralık Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da.20 yıllık bir hemşirenin, kendisini oturduğu semtten kaçırtan mahalle baskısı serüvenini de onun ağzından dinleyeceğiniz heyecanlı tartışmaya hepinizi bekliyorum.Çözüme bugün katılmazsak çok geç olacak unutmayın! *** TEKZİP METNİVatan Gazetesi’nin 06.09.2008 tarihli sayısının 4. sayfasındaki, gazetenin yazarlarından Ruhat Mengi’ye ait, “Artık Avrupa adaletine muhtacız!” başlıklı köşe yazısında, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in bir soru üzerine; müvekkilim “Deniz Feneri Derneği’nin İçişleri Bakanlığınca denetlendiğine dair basın açıklaması”nı, Adalet Bakanının “soygun yapmış bir kuruluşu” koruduğu şeklinde yorumlamıştır.Yazının devamında Sayın Mengi, “Türkiye’nin Adalet Bakanı’nın denetlendiği dediği şirketin, denetlenmediğini ve o süre içinde soygun yaptığını Almanya Mahkemesinin ortaya çıkarmasından daha acı ve onur kırıcı bir durum olabilir mi?” şeklinde yine dolaylı olarak müvekkilim derneği kasteden suçlayıcı, iftira nitelikli ifadelere yer vermiştir. Öncelikle belirtmek isteriz ki, müvekkilim dernek ile Almanya’da hakkında dava açılan Deniz Feneri e.V. isimli dernek farklı kuruluşlardır. Almanya’daki dernek Alman yasaları ve Alman Mahkemelerinin koruma ve gözetimi altındadır. Müvekkilim Deniz Feneri Derneği ise Türkiye Dernekler Yasasına göre kurulmuş, Türk Hukuku ve Türk Mahkemelerinin koruma ve gözetimi altında faaliyetlerini sürdürmektedir. Hukukta, herkes (kişi/kuruluş), kendi fiil ve eylemlerinden bizzat kendisi sorumludur. Almanya’daki kuruluş hakkında açılan davanın hukuki sonuçlarının müvekkilim derneğe yükletilmesi hukukun temel prensiplerine aykırı olduğu gibi bu durum aynı zamanda insan haklarına ve ahlaka da aykırıdır.Adalet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin, Türkiye Deniz Feneri Derneği’nin denetlenip denetlenmediği sorularına karşılık olarak, basına yaptığı açıklamada müvekkilim Türkiye Deniz Feneri Derneğinin İçişleri Bakanlığınca rutin olarak denetlendiğini, yapılan denetimler sonucunda herhangi bir hukuka aykırılığın tespit edilmediğini ifade etmiştir.Sayın Mengi yazısında yaptığı yorumda, Adalet Bakanı soygun yapmış bir kuruluşu korudu, demek suretiyle, doğrudan müvekkilim Deniz Feneri Derneği’ni yolsuzlukla suçlamıştır. Bu suçlamanın, devletin yetkili organlarının denetimlerine rağmen yapılmış olması sayın yazarın haksız ve kötü niyetli olarak yazıyı kaleme aldığının açık göstergesidir. Sayın Mengi bu yazısında açıkça, çamur at izi kalır mantığıyla hareket etmiştir.Sayın Mengi yazının devamında, müvekkilim derneğin din ve duygu sömürüsüyle, iktidarın himayesiyle aşırı zenginleştiğinden söz etmiştir. Bu iddialar asılsız iftiralardır. Zira Deniz Feneri Derneği kurulduğu 1998 yılından bu yana değişik hükümetler döneminde başarılı faaliyetler yapmış, 17 kez kamu denetiminden geçmiş, yoksulluk kriteri dışında insanlar arasından hiç bir ayırım yapmamıştır. Halktan aldığı bağışları, sadece yoksulluk kriterini gözeterek ihtiyaç sahiplerine ulaştırmıştır. Sayın yazarın yazısında bahsettiği derneğinin aşırı zenginleşmesinden, faaliyet zenginliğini kastettiğini düşünüyoruz. Müvekkilim dernek bakımından zenginliğin bundan başka bir anlamı asla söz konusu olamaz.Basın meslek ilkelerini hiçe sayarak ve gerçekleri maniple ederek Deniz Feneri Derneği hakkında yürütülen bu linç kampanyası kamuoyunda mutlaka karşılık bulacaktır.Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 08.10.2008DENİZ FENERİ DERNEĞİVEKİLİ: AV. TURGUT AKTAŞ
Ermenilerden özür kampanyası” da çok önemli olduğu için bu konuya girmekte biraz geciktim ama artık zamanı geldi. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Binnaz Toprak bir yıldır üzerinde çalıştığı, Açık Toplum Enstitüsü ile Boğaziçi Üniversitesi tarafından desteklenen araştırmasının sonucu ciddi ve haklı bir yankı uyandırdığını biliyorsunuz.“Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler” konulu, 12 ilde 401 kişiyle yüz yüze (Binnaz Toprak, İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener tarafından) yapılan ve Prof. Toprak’ın “Bu kadar vahim bir tablo beklemiyordum” dediği araştırmadan çıkan bulgular büyük bir kesimde endişe uyandırırken bir başka kesim (özellikle medyanın bir kesimi) tarafından ısrarla yalanlandı.Son yıllarda giyim, kuşam, din, inanç, ibadet, etnik köken gibi konularda mahalle baskısının giderek arttığı, bu baskıyı ilk kez vurgulayan Prof. Dr. Şerif Mardin’in açıklamalarından sonra da uzun süre tartışılmış ve birçok konu gibi rafa kaldırılmıştı. Her ne kadar o arada siyasetçilerin konuşmalarıyla, harem selamlık uygulamaları, Ramazan’da içki satan ve içenlerin dövülmesi gibi haberlerle bize kendini hatırlattıysa da yolsuzluklar, ekonomik kriz, iç ve dış siyaset sorunları, seçmen kütüğü skandalları ve benzeri ciddi konuların araya girmesi sonucunda “Türkiye’de radikal dinci kadrolaşmanın yoğunlaşarak artmasıyla iyice su yüzüne çıkan toplumsal kutuplaşma ve baskılar” bir süre gözden kaçtı.Prof. Binnaz Toprak’ın Konya, Malatya, Kayseri, Batman, Eskişehir, Balıkesir’in de aralarında olduğu 12 ilde yaptığı araştırma ise bugüne kadar “münferit olay” gözüyle bakılan, böyle savunulan birçok baskının bu illerde sık rastlanan olaylar olduğunu gösteriyor. Atatürk resmini dükkanlara asmaktan çekinme, başörtüsü ve giyim kuşam baskıları, kız-erkek arkadaşlığından tutun da uzun saçlı gençlere, oruç ve namaz baskısına, “Müslüman ve Sünni”lik dışında kalan din ve mezheplere yapılan ayrımcılığa ve hatta selamlaşmaya kadar öyle baskılar söz konusu ki “Biz asla Malezya olmayız” diyenlerin durup düşünmesi gerekiyor.İktidar bağımlılığıAraştırmanın sonucunda ortaya çıkan önemli bir bulgu da “bütün bu olayların temelinde siyasi kadrolaşmayla ortaya çıkarılan kutuplaşmanın ve korkunun etkisinin olduğu”... İnsanların güce, iktidara bağımlı hale gelmesinin oynadığı rol...Onun için açıkçası ben de asıl konunun doğal bir “muhafazakarlaşma, dindarlaşma” değil “dinin siyasallaştırılması” olduğunu söyleyen bazı siyaset bilimcilere ve meslektaşlarıma hak veriyorum. Türkiye’de her zaman büyük bir kesim dindardı ama başkalarının dinine, inancına, yaşam tarzına da saygılı, laik anlayışı benimseyen bir dindarlıktı bu...Ne zaman ki “Siz başörtülüleri, dindarları dışlıyorsunuz, onlara zenci muamelesi yapıyorsunuz” veya “dindar cumhurbaşkanı seçiyoruz” gibi kutuplaştırmalar kasıtlı olarak yapılmaya başlandı ve laiklik sanki din karşıtlığıymış gibi topluma empoze edildi, ne zaman ki bazı partiler “dine ve dindarlara sahip çıkıyor” havası yarattılar o zaman düşmanca, birbirine tahammülsüz bir bölünmenin, toplumsal ortamın tohumları atıldı.Bugün gelinen nokta işte o tohumların yeşermesidir. Sebep olanlar için büyük başarı, onlar siyasi meyvelerini toplayacaklar yine... Ya Türkiye? Onun geleceği?İşte bunu herkesin iyi düşünmesi gerekiyor. Hâlâ zaman kaldıysa tabii!*****Kadınlara önem verme yalanı CHP 22 Temmuz seçimlerinde kaybolan (ve her nedense YSK ile iktidar partisinin hiçbir sorun yokmuş gibi davranarak seçim yaptığı) 5 milyon seçmenin bir yıl sonra ortaya 6 milyon seçmen olarak çıkmasını yerden göğe haklı olarak yargıya götürüyor.YSK ve İçişleri Bakanlığı hakkında dava açılacakmış. Aynı zamanda “kişisel beyana ve adrese dayalı kayıt sisteminin” seçim güvenliğini tehlikeye soktuğu da tartışılacak. Seçmen kütüklerinde skandal boyuttaki sorunlar ve sistem düzeltilmeden belediye seçimlerinin yapılmaması büyük bir ihtimal.Ama ortada bir başka skandal olay daha var. Dünyada kadın belediye başkanı oranı yüzde 9, Avrupa’da 10.5, Afrika’da 12 iken Türkiye’de bu oranın yüzde 0.56 olması. Düşünebiliyor musunuz 3225 belediye başkanının sadece 18’i kadın. (9’u DTP, 5’i CHP, 2’si AKP, 1’i SHP, 1’i DYP) 81 ilin 80’inde erkek belediye başkanı var ve Başbakan Erdoğan “kadın toplantısında erkek spiker olmaz” dediği toplantıda “kadınlara 2009 yerel seçimlerinde daha fazla şans verileceğinden” söz ediyor.Herhalde bu kez 81 ilin 2’sinin kadınlara verileceğini düşünüyor olmalı. Ya da 3225 başkandan 18 yerine 20’si kadın olur... Türban, çarşaf konularında devamlı kadınları düşünen “erkek siyaset”, ortada bu kadar açık bir hak yeme durumu varken iş “kota”ya gelince bunu kadına saygısızlık sayıyor çünkü...Kendilerini “daha zeki” zannettikleri için bu okkalı yalanı da kadınlara yutturacaklarını sanıyorlar. Nüfusunun yarısından fazlası kadın olan ülkenin Meclis’inde yüzde 9.5 olan kadın oranı, belediyelerde yüzde 1’i bulmayacak, kalkıp saygıdan söz edeceksiniz ve kadınlar yutacak.Pöhh denir buna... Nitekim denmiş de...Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KA-DER) bu inanılmaz tablonun değişmesi için irade göstermeyen parti liderlerini gerçek demokrasi görevine davet etmek üzere bir kampanya başlatmış.Bugüne kadar ne kampanyalar yapıldı umursamadılar. Siyasette de, iş alanında da, eğitimde de kadınları kasten geride bıraktılar.Onların giyimi, inancı üzerinden siyaset yaparken en temel haklarını vermediler. Türkiye’de kadınlara, kız çocuklara karşı işlenen suçlarda bile “suçluyu cezalandırmak” yerine mağdur kadınlar bir kez daha mağdur edildi ve bu alışkanlık haline geldi... Hiçbir siyasetçi tepkisi duymadık. Ama bu kez KA-DER haksızlığı dünyaya duyurmayı mutlaka başarmalı. Kendisini ilgilendirmeyen yargı kararlarında bile Türkiye’ye uyarıda bulunan AB bakalım asıl ilgilendiren bu konuda uyaracak mı?KA- DER’in kampanyasına sağduyulu tüm gazetecilerin ve vatandaşların destek vermesi gerekiyor.
Gazete köşelerinde öyle acıklı yazılar yazılıyor, “Ermeni arkadaşlarla gençlik ilişkileri” anlatılıyor ve “hepsi 1915’i bilir ama hiç konuşmazlardı” deniyor ki 1915 olaylarını, öncesini ve sonrasını bilmeyen birinin kolayca acıma duygularına kapılıp “özür kampanyası”na destek vermesi mümkün...Acıklı hikâyeler anlatmayanlar ise kenarından köşesinden konuya girip (tarihi bilmeyince yapacak başka şey yok maalesef) 1915 olaylarının soykırım olmadığını söyleyenleri ırkçılıkla, milliyetçilikle, ezbercilikle, devletçilikle, inkarcılıkla ve daha aklınıza olumsuz hangi sıfat gelirse onunla suçluyorlar.Konudan habersiz olanlara “1915 olaylarının bugüne kadar tabu olduğunu” ya da “bir ırkı kısmen yok etmenin de soykırım olduğunu” tekrarlayıp duruyorlar. (“Kısmen yok etmek” de BM tarifine göre soykırım elbette ama şartı var: devlet yok etmişse ve soykırım amacıyla planlı yok etmişse)... Onlara Türk arşivlerinin yıllardır açık olduğunu, Türkiye’nin Ermeni tarihçilere yıllardır çağrı yaptığını, ASİM (Asılsız Soykırım İddiasıyla Mücadele) isimli birimin bu konuda önemli çalışmalar yaptığını istediğiniz kadar anlatın, Ermenistan’ın ilk Başbakanı’nın “bütün hata bizdeydi, Türkleri tehcire biz mecbur ettik, başka çareleri yoktu” dediği raporu ve tüm belgeleri istediğiniz kadar önlerine serin onlar için hiç fark etmiyor.“Tarihle yüzleşmek”ten söz ediyorlar ama tarihçilerin karşısına çıkmaktan kaçıyorlar. Aralarında tek tük konuşanlar da çıktıkları programlarda tarihçilerle karşılaşmıyor gazeteci, sosyolog veya büyükelçilerle konuşuyor. Bunların hangisi konuyu bir uzman tarihçi kadar iyi bilebilir ki? Bilemeyenlerin sözlerine tepki gösterip klişe lafları tekrarlamak kolaydır, böylece bir ölçüde haklı görünebilirsiniz ama (kendinizin seçmediği) tarihçilerle bu olmaz. Yani bunu gerçekleştirebilecek ve tabii üzerinize afiyet gerçeklerin “hakkıyla, sonuna kadar” araştırıldığı Her Açıdan’da da olmaz. Onun için de asla tarihçilerle “özürcü ekip” karşılaşamıyor. Buyrun toplu olarak gelin, “10’a karşı 2” bir objektif tartışma yapın teklifine bile cevap veremediler... PAMUK VE KULİNHâlâ da aynı çağrıyı tekrarlıyorum ben çekilip onların “bağımsız” tarihçilerle tartışmasını sağlayacağım, ekran açık... Haydi anlatsınlar millete “yüzleşilmesi gereken tarih”i belgelerle... İnandırsınlar da milletçe özür dileyelim.“Aydın” olduklarına göre tarihçilerin de tehcirin (zorunlu göç) nedenlerini, öncesinde yapılanları örneğin Van’ın nasıl yakılıp yıkıldığını, Türklerin bebek, hamile, yaşlı demeden nasıl kılıçtan geçirildiğini, Hocalı katliamında Azerilere yaptıklarının aynısını 1915 öncesi ve sonrasında yaptıklarını anlatmasına da tahammül edecekler ama...Çünkü 4 taraftan kuşatılmış, erkekleri savaşmakta olan bir ülkede düşmanla işbirliği yaparak arkadan vuranların da anlatılması lazım.Orhan Pamuk kampanyaya imza atmamış, artık “bilmeden tarih konuşmaya” gerek görmüyor demek ki... O misyonunu tamamladı, dünyaya ilan etti. Şimdi teklif ABD Kongresi’ne gelmeden bu kampanyayı başka birileri yürütebilir.Ayşe Kulin ise imza atmak için bir şart öne sürmüş “Ermeniler de önce camilere doldurarak yaktıkları, kafalarını kestikleri Müslüman Türkler ve Kürtler için, 1960’lı yıllarda öldürmeye başladıkları Türk diplomatları ve aileleri için, Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar ve Yunanlılar Balkan savaşı sonrasında Balkanlarda katledilen yüzbinlerce Osmanlı için, Ruslar Kafkaslarda sürgün ve tehcirlerde mezalime uğrayan, can veren Kafkasya halkı, Çerkezler ve Kırım Türkleri için özür dilerse ben de Ermenilerden özür dilerim. Ben Bosna’da katliama uğramış göçmen bir ailenin evladı olarak yüreğimde hiçbir halk için bir damla kin taşımadım ve özür talep etmedim. Savaşın ve politikanın acımasız olduğunu hep bildim. Ermenilerden özrü ancak karşılıklı özürleşeceksek dilemeye hazırım. Çünkü 1915 olayları Amerika’nın Irak çıkartması değildir. 1915’te tek taraflı suç yoktur” diyor.Acaba Ayşe Kulin aydın değil mi, yoksa “gerçek aydın” o mu? Hep beraber düşünelim. *** Özür kampanyası programı bu gece! 21 Aralık Pazar günü yayınlanan “Ermenilerden özür kampanyası” ile ilgili Her Açıdan’ın büyük bir takdir ve ilgiyle izlendiğini gördük. Eksik olmayın her zaman program sonrası beğenilerinizi anlatan mektupları esirgemiyor, bize moral veriyor, mutlu ediyorsunuz ama bu kez programın tekrar yayınlanması için talepler o kadar fazlaydı ki STAR TV bu isteğinizi yerine getirmeye karar verdi. Türk Tarih Kurumu eski Bşk. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Azeri kökenli Türk tarih uzmanı Prof. Dr. Aygün Attar, M.Ü. Siyaset Bilimi uzmanı Prof. Dr. Nurşen Mazıcı ve “toplu mezarlar” araştırmasını yapan Atatürk Üniv. Türk Ermeni İlişkileri Araştırma Mer. Md. Doç. Dr. Erol Kürkçüoğlu’nun katıldığı Her Açıdan bu gece saat 1’de STAR’da...Biraz uykusuz kalacaksınız ama bu konuda yapılan “en gerçekçi” programı da kaçırmamış olacaksınız.(Not: Bu arada... www.ozurbekliyorum.com adresinde, “Ermenilerden özür dileyenler kampanyası”ndan sonra başlatılan “karşı özür kampanyası” için 102 bin 682 imza toplanmış.)
Efendim, bildiğiniz gibi 12 yaşında bir kız çocuğuna defalarca tecavüz eden, üstelik çocuğun annesi yanında çalıştığı için “cezayı ağırlaştırıcı nedenler” de mevcut olan tecavüzcü Hüseyin Üzmez’in “özel hal”i devam ediyor.“Özel hal” diyorum çünkü bu şahıs için özel bir karar çıkarıldı. Bu karara -yine bildiğimiz gibi- Adli Tıp’ın “Tecavüze uğrayan çocuğun ruh hali bozulmamıştır” raporu sebep olmuştu. Kurulun üyeleri değişti ama hâlâ kararda bir değişiklik yok, insafsız yaratık yeni yıla neşe içinde, özgür şekilde girecek.14 Aralık’ta Vatan’a açıklama yapan çocuğun annesi ise “Çocuğum da ben de perişanız. Kızıma poliste cop gösterip ‘sen hiç polis dayağı yedin mi’ demişler. 14 yaşındaki kıza bunu yaparsan bırakın o ifadeleri, idam kararını bile imzalar” diyor. Kadının da, kocasının da, mağdur çocuğun da büyük korku içinde olduğu, “serbest bırakılan suçlu ve onu koruyanlar”ın hışmına uğramaktan korktuğu her cümlelerinden belli.Kızın annesi kendilerini yıllardır Üzmez’in avukatlığını yapan birinin savunacağını söylüyor, büyük ihtimalle burada da mağdur aileyi daha da mağdur edecek bir hile var.Türkiye’de “adalet”in sadece bir sözcük olduğunu bu tek olay bile net şekilde anlatmıyor mu? Hukuksuzluğun bu boyutundan herkesten önce hukukçuların, hakimlerin utanması gerekmiyor mu?22 Aralık Pazartesi günü ise gazetelerde “ölen kardeşinin karısı ile evlenen 35 yaşında bir adamın hem yeğeni, hem de üvey kızı durumunda olan 12 yaşındaki kız çocuğa defalarca tecavüz ettiği ve 27 yıl hapse çarptırıldığı” haberi vardı. Şimdi yine Adli Tıp kararına bakın... İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi çocukta “cinsel travma nedeniyle depresyon, korku nedeniyle konuşamama, beden ve ruh sağlığının bozulması” gibi bulgularla rapor vermiş. Mahkeme bu raporla birlikte dosyayı İstanbul Adli Tıp’a göndermiş. Ve sonra bilin bakalım neler olmuş?Hayatta tahmin edemezsiniz... Ya da kolayca edersiniz... Diğer çocuk tecavüzünde “çocuğun ruh sağlığı etkilenmemiştir” raporunu veren İstanbul Adli Tıp 6. İhtisas Dairesi bu kez de “İlk raporu veren hastane evrağının kaybolduğunu” belirterek “yapılan muayenede ruh ve beden sağlığının bozulmadığına” karar vermişşş... şşş... şşş!!“Önce insan” bir savcı!Ama yine de bu karar Üzmez’de olduğu gibi “zurnanın zırt dediği nokta” olamamış. Çünkü insaflı, insan bir savcı (Berkant Karakaya) çıkmış ve demiş ki: “Adli Tıp raporuna rağmen ceza indirimi uygulanamaz çünkü olay, mağdur çocuğun hayatında maddi ve manevi izler bırakacak, artık ona yaşıtları gibi bakılmayacak.” Ve Mahkeme heyeti de savcının talebine aynen uyarak o rapora rağmen 27 yıl cezayı vermiş.Demek ki beyler, hanımlar, aynı savcı Üzmez davasına bakıyor olsaydı suçlu bugün dışarda olamayacaktı. Ama işe bakın ki oraya Adli Tıp gibi düşünen bir savcı ve mahkeme tesadüf edivermiş. Çok enteresan tesadüf değil mi sizce de?Burada aynı Adli Tıp’ın benzer olaylarda hep çocuk tecavüzlerini kurtaracak yönde kararlar verdiği de artık dikkatlerden kaçamayacak kadar açık... Acaba bu kurulun üyelerini de psikolojik muayeneden geçirmek şart mı oldu? Öyle görünüyor ki onlar da bir travma içindeler.Yaptıkları travma nedeniyle değilse kesinlikle suçtur çünkü. O zaman da birileri suç duyurusunda mı bulunmalı merak ediyor insan...Onlara 18 Aralık’ta Milliyet’te çıkan bir haberi okumalarını öneriyorum “ABD’de 9 yaşında bir kız çocuğun Noel Baba’ya yazdığı mektup tacizciyi yakalattı. Suçlunun en az 50 yıl hapse mahkum edilebileceği bildirildi” diyor.Tecavüz değil, sadece dokunma... Ve “50 yıl”dan söz ediliyor.Türkiye neden çocuk tecavüzlerinin, sapıkların cenneti oldu, merak etmeye gerek var mı?
Ermenilerden özür dilemek üzere yola çıkan bir grup gazeteci ve akademisyenin açtığı imza kampanyası sürüyor.Bildiğiniz gibi 21 Aralık Pazar günü öncesinde ve Her Açıdan’ın yayını sırasında bu gruba çağrıda bulunduk. Tek tek gelmek istemiyorlarsa 10 kişilik gruplar halinde bile ekrana çıkarak millete “hangi belgelere ve bilgilere dayanarak” özür dilemeye kalktıklarını ekranda açıklamalarını istedik. Onlara “dürüstçe dayandıkları bilgileri paylaşmaları için” fırsat verdik. Tek bir kişi telefonla bile açıklama yapmadı. Yapamadı. İşte Türk Tarih Kurumu aylarca, yıllarca Ermeni tarihçileri ve Türkiye’deki bu ekipte bulunan tarihçileri masaya oturmaya çağırdığında da olan aynen buydu. Onlar tarihi konuşmak değil, peşin peşin soykırım iddiasının kabulünü istiyorlardı. Şu anda da “masum ve kişisel bir özür dileme” olarak tanıtılan bu kampanyanın sonucunda olacaklar hiç de masum ve tehlikesiz gelişmeler değil.Kampanyaya katılanların sayısı üç beş kez aynı isimlerin yazılmasıyla, bizlerin isminin hatta Ermeni teröristler tarafından öldürülen Türk büyük elçilerin isimlerinin bile listeye ilave edilmesiyle onbeşbinin üzerine (herhalde şu anda öyledir) çıktığında Ermenistan’dan önce ABD’nin bunu hemen kullanacağı Amerikan Ermeni Asamblesi Direktörü Ardouny’nin “Artık Türkiye soykırım geçmişiyle yüzleşmelidir. Obama da bunu istiyor” çıkışından açıkça bellidir.Bu imza kampanyasını başlatanlar ve gazete köşelerinde kampanyayı destekleyenler, yapılanın “Türkiye’nin tarihine ve toplumuna ihanet derecesinde bir yanlış” olduğunu söyleyen ve karşı çıkanları “milli hissiyatla, milliyetçi görüşle, liberal anlayışa karşı çıkmakla” filan suçluyor ve bunun “ezber bozmak” olduğunu söylüyorlar.Oysa bu eylem eğer ezber bozmak ise “Mustafa” filmindeki “belgelere değil kişisel yorumlara dayalı” ezber bozmadan hiçbir farkı yoktur. Tarih ancak belgelerle anlatılabilir, belgelerle kabul edilebilir.Sadece bu nedenle, ellerinde yaptıkları işin mantığını açıklayacak hiçbir kanıt, hiçbir belge bulunmadığı için özür kampanyasını başlatanlar tartışarak, açıklayarak ortaya çıkmak yerine kaçıyor, binde bir çıkabilenler ise tarihi anlatmıyor, karşılarındakilere hakaret yolunu seçiyorlar.Babacan ve Gül skandalı!Türkiye yıllardır 1915’teki tehciri ve tehcir sırasındaki olayları, bunun öncesi ve sonrasında Ermenilerin Türklere uyguladığı katliamlarla birlikte tartıştı. Arşivlerini açtı, tarihçileri “toplu mezarlar”ı görmeye davet etti. “Biz tüm arşivleri, bilgileri araştırdık, soykırım yoktur” diyen yabancı tarihçiler “Türkiye bu iddiayı kabul ederse tarihine ihanet etmiş olur” dediler.Ermenistan’ın ilk başbakanı Kaçaznuni’nin 1923 yılında Bükreş’te yapılan Taşnak Partisi toplantısında sunduğu ve “Biz barışı sabote etmek için savaştık. İtilaf devletlerinin bize vadettiği ‘Büyük Ermenistan’ hayaliyle Türklere karşı bu devletlerin safına geçtik. Tehcir doğruydu ve Osmanlı’nın tek çaresiydi” dediği raporu da Pazar günü ekranda okudum.Bunun gibi yüzlerce belge varken, olup bitenler yalnız Türk değil Alman, Rus, İngiliz, Amerikan arşivlerinde de yer alırken, Türkiye olanca şeffaflıkla “masaya oturmaya” davetler yaparken birilerinin çıkıp kendi ülkelerini “inkarcılıkla, suskunlukla, resmî tarih dayatmakla” suçlaması akıl alır gibi bir durum değildir.Bunlar resmî tarih ise diğer ülke arşivlerini taradınız mı? Taradıysanız ne buldunuz, buyrun açıklayın... “Yok açıklamayız, yalnızca suçlar ve hakaret ederiz. Bunun adını da ezber bozma koyarız”... Böyle “aydın” nerede görülmüştür.Azeri kökenli Türk tarih uzmanı Prof. Dr. Aygün Attar’ın programda söylediği gibi “Neden Ermenistan’dan ezber bozan kimse çıkmıyor? Orada hiç aydın yok mu?”.. Tehcir durup dururken mi oldu? Peki örneğin Van’ı tehcirden önce bir ucundan öbürüne kim yakıp yıkmıştı?Orada katliama uğrayanları, canını kurtarmak için yürüyerek yollara dökülenleri düşünerek neden kimse özür dilemiyor? Bu özürcüler neden katledilen Türklerin adını, Azerbaycan’daki katliamları hiç anmıyorlar?Dışişleri Bakanı Babacan “Ermenistan ile çözüme hiç bu kadar yakın olmamıştık” demiş ama Dışişleri’nin böylesine hayati bir konuda “Türkiye’nin, bütün geleceğini ilgilendiren haksız bir suçlamayı asla kabul etmeyeceğini” açıkça söylemek yerine önce “tepki vermeyi uygun bulmuyoruz” demesi, Cumhurbaşkanı Gül’ün ise “Türkiye adına konuştuğunu unutarak” kampanyayı destekleyen açıklama yapması tam bir skandaldır.Haklıyken haksız duruma düşürülmek ancak böyle olur işte... Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı ve özürcüler önce oturup tarihi okusunlar. Onlar adına biz utanç duymayalım.
Kısa bir süre annemin kaybının acısını yazılarımda, satır aralarında, gözlerimde okuyabilirsiniz. Ne kadar çabalasam da hayatımın hemen her gününü birlikte geçirdiğim ve gerçekten çok az insanda görülebilecek kadar güçlü bağlarla bağlı olduğum, her şeyi paylaştığım bir sevgili varlığı kaybetmenin sıkıntısını çok fazla saklayamayacağımı biliyorum.Bunda duygularımı fazla gizlememeye, doğallığa alışmışlığın da etkisi var. Keşke gizleyebilseydim...Cumartesi günkü yazımda da söz ettiğim gibi sizlerden gelen destek mektupları, telefonları bana büyük güç verdi, çoğu gözlerimi yaşartacak kadar duygulu satırlarla doluydu. Camide çocukluğumdan beri görmediğim mahalle arkadaşlarımı, annemin öğrencilerini, sevgili dostlarımı ve hiç tanımadığım ama bu zor günümü paylaşmak için kalkıp gelen okurlarımı, izleyicilerimi görmek de beni çok, çok mutlu etti.Şunu gayet iyi anladım ki, o günde “kaybı yaşayanın” yanında olmak, acısını paylaşmak bambaşka bir anlam taşıyor. Hiçbir nedenle dostlarınız için bu günü kaçırmamak gerekiyor. Önümden geçen ve bana başsağlığı dileyen her yüzü, o en acı anda bile beynime yazdığımı hatırlıyorum şimdi... Ve tüm mesajları...Ben, hayattayken de onunla yaşadığım her anın değerini takdir edebildiğim için huzurluyum, hiçbir şey sevdiklerimden daha önemli olmadı. Bunu yapmanın anlamını fark etmeyenlere iyi düşünmelerini önerebilirim, yarın ne olacağını hiçbirimiz bilemediğimize göre sonradan pişmanlık duymamak için her gün yakınlarımızla “sevgi ve ilgi paylaşımı”nı ertelemeden yaşamamız ve onları hiç kırmamamız gerekiyor.ÜÇÜNCÜ BOYUTŞimdi siz sevgili okurlarımdan gelen mektuplar arasından seçtiğim bir mektubu ve şiiri o yüzlerce başsağlığı mektubuna içten teşekkürlerim olarak sizinle paylaşmak istiyorum. Beni ağlatanlardan biri...“Sevgili Ruhat Mengi,Ne söylesem acınızı mikrogram düzeyinde bile azaltamayacağımı biliyorum. Değerli annenizin nur içinde yatmasını ve sizin gözünüzün ışığında hep yaşamasını diliyorum. Size de dayanma gücü ve sabırlar diliyorum. Acınızı tüm kalbimle Adnan Benk’in ana baba acısı için güzel dizeleri ile paylaşıyorum.Saygılar, sevgiler. Sibel İpekAnasını babasını kaybedenler, ansızın geriye,Onların bıraktığı boşluğa çekilirler. O güne kadar, yaşın ne olursa olsun,Yüzüne vuran aydınlık, arkanda duran gölgenden beslenirdi.Üçüncü boyutun elinden alınmış gibisin.Gölgeleşme sırası şimdi sende.Evet, gene sahnedesin kuşkusuz.Ama nesi var bu tiyatronun?Salon niçin bu kadar aydınlık da sahne karanlıklar içinde?Sen yine sensin, seyirciler de hep o seyirciler.Peki kimin aklına esmiş de, sırtları sahneye dönük oturtmuş onları böyle?” Doğduğu andan itibaren arkasında olan gölgesini kaybeden insanın dünyasının nasıl ters yüz olduğu bundan daha iyi anlatılabilir mi?Annesiyle benden daha az zaman geçirebilenleri düşününce şanslı olduğumu biliyorum. Ama yine de... “Ateş düştüğü yeri yakar” değil mi?