Ölümünden 70 yıl sonra onun “insani yönlerini” ortaya çıkarma çabasıyla filmler yapılıyor. “Putlaştırılmış Atatürk olmaktan çıkardık” deniyor, onun “konuşmalarını veya aşk mektuplarını detaylarıyla duymaktan korktuğumuz” iddia ediliyor.
Oysa hayır, durum bu değil, bu gerçek tabloyu ters yüz etmek... Kendisi dışında hiçbir liderin başaramadığı bir başarıya imza atmış, küllerinden yepyeni, çağdaş ve özgür bir ülke yaratmış, olağanüstü özelliklere sahip bir önderi zorla sıradanlaştırmaya çalışmaktır...
Peki sıradan olmayan bir insanı mutlaka diğer insanlardan biri yapma isteği niye? Eğer O başkalarına çok benziyorsa neden yaptıklarını bir başkası başaramadı? Ve hâlâ binde birini başaracak kimse neden çıkmıyor?
Elbette etten kemikten bir insandı, uzun boylu da değildi, aşık da oldu, sigara da içti, kusurları da mutlaka vardı ama her şeye, tüm kusurlara rağmen, dünyanın, “denize döktüğü düşmanlarının bile” teslim ettiği gibi sıradışıydı, neden bunu kabullenmek bazılarımız için çok zor?
Eğer onu anlatacaksak birkaç sözünü veya davranışını cımbızla çekerek, yorumlayarak değil gerçekleri bir bütün halinde gözler önüne sererek anlatırız.
- Onu tanıyanlar “2-3 dubleden fazla içemediğini söylerken 1 şişe rakıyı bir oturuşta içerdi” diyerek değil.
- Onu zayıf karakterli liderlerde görülen “çocukluk takıntılarıyla, intikam duygularıyla ülkesine yön vermeye çalışan” bir lider gibi göstererek, “Kaymak Hafız” yorumu yaparak değil.
- Yapımcısı “Onu anlatan filmde kadın yok, yalnız olduğunu veya korktuğunu gösteren bir şey yok” açıklamasını yaparken aslında kadın görünmemesine rağmen baştan sona kadınlara, eğlenceye, dansa, içkiye fazlasıyla meraklı bir erkek portresi, onca özelliği varken karanlıktan korkan ve son yıllarında yalnızlık çeken bir sıradan adam portresi çizerek değil.
- Daha önce Osmanlı döneminde 2. Mahmut’un ve çok dindar bir padişah olan Abdülhamit’in de tekke ve zaviyeleri zararlı görerek kapattığını belirtmeden sanki “ilk kez ‘Mustafa’ kapatmış gibi” anlatarak değil.
- Kendisine suikast hazırlayan arkadaşlarını idama mahkum eden mahkeme değil de kendisiymiş ve ortada hiçbir neden yokken bu karar verilmiş gibi “En yakın arkadaşlarını gözünü kırpmadan ölüme gönderen Mustafa Kemal kendisiyle hesaplaşacaktı” yorumları yaparak değil. (Bu da “Kaymak Hafız’dan intikam” yorumundan farksız.)
- Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesini böylece halk tarafından daha iyi anlaşılmasını isteyen, Hz. Muhammed’in mezarını yıkmak isteyen Suudilere “Bunu yapamazsınız, sizi pişman ederim” diyen, TBMM’yi namazla, duayla açan, günlüğünde arkadaşlarına (örneğin Ali Fuat Cebesoy’a) yazdığı mektuplarda bile sık sık dualara yer veren biri için “iktidarı gökten yere indirmek” gibi yorumlar ve konuşmalarından alınmış başı sonu olmayan cümlelerle “din karşıtı” imajı ortaya çıkmasına neden olarak değil.
- Kendine meraklı, ölmeden her yere heykellerini diktirmek isteyen, unutulmaktan korkarak “Beni hatırlayın” diyen, zaaflar ve endişeler içinde, kısacası O’na hiç benzemeyen bir Atatürk kimliği şekillendirerek değil.
- İstese yaşadıkça “tek söz sahibi” olarak kalabilecekken bunu önerenlere kızan, TBMM’yi kuran ve tüm kararları ona bırakan “CHP çok güçlendi” endişesiyle 2. bir partiyi “Serbest Fırka”yı kuran bir lidere “Avrupalılar bu rejime dikta rejimi olarak bakıyor, gazeteleri ona diktatör diyordu” vurguları yaparak değil.
- Onun arkasından dünya basınında yazılanları, yendiği düşman generallerinin cenaze töreninde saygı duruşunda bulunduğunu, onun için söyledikleri övgü dolu sözleri almadan, milletinin 7’den 70’e onun ölümüne ağladığını, son nefesine kadar halkıyla, sevenleriyle iç içe ve mutlu yaşadığını anlatmadan Atatürk’ü “yalnız ve mutsuz” ölmüş gibi yansıtarak değil.
Onu anlatacaksak böyle değil, objektif gözle, gerçeklerle anlatmalıyız.
Yoksa Türk milleti Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün konuşmalarını veya aşk mektuplarını duymaktan korkmaz, olsa olsa kişiliğinin, anılarının, yaptıklarının çarpıtılarak siyasi emellere alet edilmesinden korkar. Kimse alınmasın, gücenmesin ama olay budur.
Ölümünün 70. yıl dönümünde sevgili Ata’mızı rahmet ve sevgiyle anıyorum.
DDY Müzesi neden kapalı oluyor?
Sadettin Aytulu isimli okurumuz Cumhuriyet Bayramı sabahı Ankara tren istasyonuna giderek eşiyle birlikte “Atatürk’ün anılarıyla dolu olan, Ankara Antlaşmasının yapıldığı, değerli koleksiyonların olduğu” Devlet Demiryolları Müzesi’ni gezmek istemiş.
Kapısında “Saat 9’da açıldığı, Cumartesi-Pazar ve dinî bayramlar dışında her gün açık olduğu” yazan Müze sabah 9.40’ta kapalıymış.
Okurumuz, çocuklarını müzeyi gezdirmeye getiren bir baba ve Bodrum’dan bir rehber eşliğinde gelen 20 kişilik bir grubun da hayal kırıklığıyla ayrıldıklarını anlatıyor.
Müzeler Müdürlüğü bize DDY Müzesinin kapalı tutulma nedenini açıklarsa memnun oluruz.

