Bir vatandaşla konuşuyorum “kömür almaya gittiğini, ucuz fiyatla ve öncelikli olarak alabilmesi için kendisine ‘kartın var mı’ diye sorulduğunu” anlatıyor.
“Ne kartı” demiş “AK Parti kartı” cevabını almış. Şimdi, olayları derinlemesine düşünmeyenler bunun anlamını bilemezler. Bu “yoksulluğu ve çaresizliği” siyasi güçle sömürmek demektir.
Gücü eline geçiren partinin vatandaşları bölmesinin, kendisinden olana her konuda ayrıcalık tanımasının, kendinden olmayanı “olmak zorunda” bırakmasının en açık örneğidir.
Kömürde, elektrikte, belediyelerde veya örneğin İSKİ gibi bağlı her kuruluşta, öğrencilere bağlanan burslarda, memur tayinlerinde, kısacası akla gelen her konuda “kendinden olana” tanınan ayrıcalıkla vatandaş üzerinde faşizan bir baskı kurmaktır.
Bu arada sırası gelmişken söyleyeyim “Google”da benimle ilgili olarak, ismimin altına Zaman, Vakit gibi gazetelerden alıntı yapılarak (hangi işgüzarların yaptığı kolayca tahmin edilebilir) türbana, başörtüsüne karşı olduğum yazılmış. Tamamen yalan haberdir. Ben kimsenin ne giydiği, ne taktığı ile ilgili değilim, hiçbir zaman da olmadım, aksine bunu her zaman vurgulamışımdır. İnsanlar kendi yaşam alanlarında zaten istedikleri şekilde dolaşıyorlar, New York Times bunu daha yeni haber yaptı. Savunduğum görüş laikliğin gereği olarak “Sadece devlet alanları ve eğitim alanlarında dini simgelerin kullanılmaması” dır ki türbanın siyasi kullanımının yukarda saydığım “iktidar eliyle tanınan ayrıcalık ve ayrıştırma” konusunda da önemli bir faktör olduğu artık bilinen bir gerçek...
Örneğin İSKİ’ye gidenler çalışan kadınların tamamının türbanlı olduğunu söylüyorlar.
“Kömür” olayından başlayarak her konuda iktidar eliyle yaratılan bölünme (Cumhurbaşkanı Gül’e ABD’de yabancı gazeteciler bu bölünmeyi sordular tabii, oradan da görülüyor çünkü ama Gül “olmadığını” iddia etti) biraz daha ileri safhada tamamen inanç üzerinden bölünmeye geçiyor ve devlet tarafından belli bir din, inanç ve hatta mezhebe ayrıcalık tanınıyor.
Şu anda mesela, kısa süre öncesine kadar “din ayırımı yapılmayan”, laik olan Malezya’daki durum aynen budur.
Bu nedenle iktidar partisinin özel kartlar dağıtarak, ayrıcalıklar tanıyarak toplumu bölmesi, iktidarla ilgili yolsuzluklar, özellikle de din istismarıyla yapılan ve iktidar tarafından korunan yolsuzluklar, bununla ilgili olarak dokunulmazlıklar mutlaka tartışılması, unutturulmasına asla izin verilmemesi gereken konulardır...
Damardan...
Eğer siz yolsuzlukların zamana yayılarak unutturulmasına, birkaç kabadayı sözle üstünün örtülmesine izin verir, hele de “Her iktidarda yolsuzluk oluyor” benzeri aciz görüşlere prim verirseniz işte size “Biz farklıyız, yolsuzluklara damardan gireceğiz” diyenler damardan inanç sömürüsüyle, belediyelerde yapılan sahtekârlıklarla cebinizden trilyonları hiç düşünmeden böylece götürürler. Onlar için önemli olan kasalarına aktarılacak ‘servet’tir, ‘güç’tür.
Bu ülkede insanlar dinini, inancını yeni öğrenmedi, birilerinin bunları sahiplenmesine de gerek yok, herkes dinine kendi sahip çıkabilir. Artık siyasetçilerin dini, inancı kullanarak ciddi yanlışların üstünü örtmesine izin vermemek, sapla samanı ayırmak ve “Bugüne kadar yolsuzluklar sürdü, bundan sonra yaptırmayacağız” demek, diyebilmek gerekiyor.
Gerçekleri ortaya koyan medyaya saldırmalarının, sanki medya onlara karşı kampanya yapıyormuş havasını vermeye çalışmalarının sebebi budur. Bu aldatmacaya inandığınızda yaptıkları yanlışları görmüyor, yalnızca söyledikleri parlak, süslü cümlelere aldanıyorsunuz.
İşte istedikleri de tam bu!
Artık olayları doğru okumak
zorundasınız!
Akıl tutulması varsa...
Avrupa’da yaşayan, çalışan binlerce Türk vatandaşının 41 milyon Euro’sunu din, inanç sömürüsüyle toplayıp Almanya’nın en büyük bağış skandalına imza atan Deniz Feneri Derneği’nden farksız nedenlerle hüküm giyen YİMPAŞ’ın Yönetim Kurulu Başkanı da cezaevinden çıkarken konvoylarla karşılanmış.
Herhalde “En büyük sensin başka büyük yok” diyerek aracını havaya kaldırmaya da kalkmış olmalılar ki Dursun Uyar uçmuş ve önce yöneticilerinin suçunu kabul ederek Almanya’da tutuklandığı Deniz Feneri’ni savunmuş (“kraldan çok kralcı” yani), sonra Kombassan ve YİMPAŞ’ı...
“Bundan sonra da YİMPAŞ’a milyonlarca insan ortak olacak” demiş. Türkiye şartlarında gayet haklı aslında, “doğru yol”dan yürüyor. Hafızalar öyle “sorumsuzca ve utanılacak boyutta” zayıf ki bu nedenle hükümet de bütün yolsuzluk olaylarını dirseğiyle itiyor, önemsemez görünüyor. İnanç sömürüsüyle para toplayıp yok eden dernekleri Almanya’da yaşatmayacaklarını ama Türkiye’de hiçbir mahzuru olmadığını, dava açmaya bile gerek görmediklerini, bu nedenle Adalet Bakanlığı’nın dava dosyasını haftalardır hâlâ getirtmediğini, Alman yargısının “asıl failler” dediği kişilerin sorgulanmasını bile sağlamadıklarını ama zaten her şeyi unutturup yine oylarını eksiksiz alacaklarını biliyor. Dursun Uyar da bunu aynen biliyor. Eh, bunca olay açığa çıktıktan sonra hâlâ para vermeye hevesli insanlar çıkabiliyorsa, o ne yapsın? Anlatacak hikâyesini, inandıracak insanları suçunu kabul ederek hüküm giymiş olanların bile suçsuzluğuna, toplayacak paraları...
Burası Türkiye “olmaz, olmaz” demeyin, akıl tutulması varsa her şey olabilir.

