Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ Aktütün’le ilgili yayınlara ve sorulara karşı sert bir açıklama yaptı.
Ordunun “çekirge gibi dağlara yayılan terör örgütüyle” zor bir mücadele içinde olduğunu biliyoruz. Yapılan eleştiriler ve sorular belki TSK için gerçekten bir ölçüde yıpratıcıdır, bu yıpranmayı 4 gözle bekleyenler olduğu da biliniyor.
Türk toplumu bunları ayırabilir ve ordusuna sahip çıkar, onun yıpranmasına göz yummaz ama... Ama Dağlıca saldırısı ve orada verdiğimiz şehitlerden sonra, Irak’ın Kuzey’ine yapılan operasyondan sonra bir yanda hükümetin ABD’ye tümüyle bağlı dış politikası, bu nedenle Talabani ve Barzani’nin neredeyse Türkiye’yle alay eder gibi ikili oyunları, arkasından Aktütün saldırısı milletin sabrını taşırdı artık... Ordunun da bunu görmesi gerekiyor.
Başbuğ’un dediği gibi “Terör örgütünün saldırısı intihar eyleminden farksız” olabilir. Böyle olsa bile halk ve medya kendi topraklarımızda birliklerimizin -hele de bir gün önceden teröristlerin izlendiği Genelkurmay 2. Başkanı Iğsız tarafından açıklandığına göre- duruma hakim olmasını ve 17 şehit verilmesinin önlenmesini beklemekte tamamen haksız mıdır?
Bayraktepe’de şehit düşen askerlerimizin kahramanlığından kimsenin şüphesi yok, olamaz da ama gazetelerde kare kare verilen fotoğraflar, Genelkurmay’ın, Jandarma Komutanlığı’nın “baskın hakkında çok önceden bilgiye sahip olduğu” iddiaları, öfkelenmek ve “bu bilgileri sızdıranlar, kullananlar hakkında adli işlem başlatıldı” demek yerine sükunetle iddiaları cevaplamak daha doğru değil miydi?
Aynı olay İngiltere’de, Fransa’da, ABD’de olsa medya bunları tartışmayacak mıydı?
Evet şimdi gözler iktidarla ilgili dünyada benzeri görülmemiş yolsuzluklardan ve hükümetten beklenen cevaplardan teröre, orduya yöneltilmiştir doğru. Ama hiç değilse ordu, iktidardan farklı akılcı, net ve toplumu rahatlatan bir tutum içinde olamaz mıydı?
Onların medyaya uyguladığı düşmanca baskı yetmiyormuş gibi bir de TSK’nın sert ve tavizsiz karşı tavır alması gerekli mi?
Demokrasilerde hoşa gitmeyen yayınlar da olabilir, farklı hesaplar içinde yayınlar da... Bu durumlarda bile kurumların toplumsal barış havasını, sükuneti elden bırakmamaları gerekir.
TSK soru işaretlerini muhtıra verir gibi değil, bu hava içinde cevaplamaya dikkat etmelidir.
“İşkence için özür”e sevinelim mi?
Katillerin, adi hırsızından din ticareti ile soyanına kadar soyguncuların, tecavüzcülerin kol gezdiği, en ağır suçluların en hafif cezalarla kurtarılıp insanların adalete inancının sıfırlandığı ülkede dergi dağıtan bir genç tutuklanıyor.
Sonra dergi dağıtan sapasağlam genç cezaevinde işkence sonucu öldürülüyor. Onu bin türlü zorlukla yetiştiren ailesi kan ağlarken Adalet Bakanı ortaya çıkıyor... Çıkıyor ve işkenceyi kabul ederek:
“Devleti ve hükümeti adına” özür diliyor.
Aman bir alkış, bir kutlama, neymiş “İlk kez böyle bir özür ve kabullenme” görülüyormuş. Aynen Almanya’da Deniz Feneri suçlularının hemen olayı kabullenip özür dilemeleri ve soruşturmanın daha öteye gitmesini önlemeleri gibi, bu alkış tufanında olay unutulacak.
Durup dururken tutuklanıp öldürülen Engin Ceber’in babası “Ben özür filan kabul etmiyorum” demiş haklı olarak... O devlet yalnız Adalet Bakanı’nın “devleti” değil, asıl sade vatandaşın devleti... Onun can ve mal güvenliğini korumakla görevli olan devlet...
İşe bakın ki parti kapatma davasında bile gizlilik kararı alınmaz, her detay medyada tartışılırken “bazı” davalarda olduğu gibi bunda da gizlilik kararı alınmış.
Neden acaba?
Yoksa bu da özürden sonra zamana yayılacak ve unutturulacak, ölen öldüğüyle mi kalacak?
Adalet Bakanı Şahin, bir Batı ülkesinde olsa ilgili bakanın derhal istifasını gerektirecek böyle bir olayın kendi Bakanlığı sırasında nasıl olabildiğini, kendi sorumluluğunu ve gizlilik kararını da özrüyle birlikte topluma açıklamak zorundadır.
21. yüzyılda cezaevlerinde işkenceden, baskıdan, ihmalden ölen insanların haberlerini duymak kabul edilecek şey değildir!
Giden genci geri getirmez ama acaba Engin Ceber için nasıl bir tazminat ödemeyi düşünüyorlar?

