AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat son basın toplantısında Kemal Kılıçdaroğlu’nu yanlış belgeler göstermekle, iftira kampanyasıyla suçladı...
Ve tabii özellikle son haftalarda maalesef Başbakan’la başlayarak “siyasi gelenek” haline getirilen hakaretleri unutmadı, muhatabı yine sahtekar ve müfteri oldu... Tekrar, tekrar...
Fırat gibi deneyimli bir siyasetçiye, üstelik bir “mir”e hiç yakışmıyor, değil mi?
Dengir Mir Fırat’ın son açıklamaları Kılıçdaroğlu ile Meclis’te yaptıkları tartışmada karışan kafaları daha da fazla karıştırmaktan başka bir yarar da sağlamadı.
Örneğin, bu tartışmayı izleyen hukukçuların çoğu Fırat’ın ortağı olduğu Menas Şirketi’nin hayali ihracat yaptığının yargı kararıyla (2000 yılında İdare Mahkemesi ve Danıştay kararı ile) sabit olduğunu söylüyorlar.
Fırat ise “hayali ihracat” konusunu tümüyle reddediyor ve bu Danıştay kararına hiç değinmiyor.
Öte yanda TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, Meclis Başkanı Toptan ile Fırat’a “Meclis’te çirkin kelimelerle birbirine hücum eden iki siyasetçinin tartışması yer alamaz” diye kızmış.
O tartışmada Arınç’ın da çoğu kez kullandığı hakaretler geçmedi bu bir, ikincisi bu tartışma TBMM’de ve ekranda yapılmasa nerede yapılacaktı?
Diyelim ki milletvekillerinin geçmişinde siyasi kimlikleriyle bağdaşmayacak olaylar veya “büyük yolsuzluk-iktidar ilişkileri” varsa bunlar nasıl ortaya çıkacak?
Gazete manşetlerinde yapılan kavgalar, polemiklerle mi?
PARTİ DEVLETİ
Meclis’te genel görüşme “çoğunluk gerektiği için” açılamıyor, gensoruların çoğu aynı nedenle reddediliyor, soruşturma komisyonu aynı nedenle kurulamıyor, MASAK (Mali Suçları Araştırma Komisyonu) doğrudan Maliye Bakanı’na bağlı ve istenmeyince çalışmıyor, Devlet Denetleme Kurulu Cumhurbaşkanı’na bağlı...
Yani lâmı cimi yok, Türkiye açıkça bir parti devleti halinde...
Bir de üstüne “dokunulmazlıklar”ı ve yargının Adalet Bakanlığı baskısı altında oluşunu eklerseniz milletvekilleriyle veya iktidar yolsuzluklarıyla ilgili iddiaların sonsuza kadar karşılıklı “şerefsiz, haysiyetsiz, sahtekar, müfteri” çerçevesinde kalacağını ve asla anlaşılamayacağını anlaşmış olursunuz.
Tam anlamanız için Deniz Feneri yolsuzluğunun (daha doğrusu “uluslararası bağış skandalı”nın) Türkiye ayağını, asıl failleri soruşturacak, davayı açacak olan (çok enteresandır hâlâ dava açılamadı) Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’nın Adalet Bakanı ile yaptığı görüşmeyi hatırlatayım.
Türkiye bir hukuk devleti olsaydı, böylesine ciddi bir yolsuzlukla ilgili Cumhuriyet Başsavcısı asla Adalet Bakanı tarafından çağrılarak bilgi istenmezdi. Zira bu, Adalet Bakanı’nın “Ben (veya biz) bu davayla ilgileniyorum, haberiniz olsun” demesinden başka bir şey değildir. Hele de savcıların ve özellikle başsavcıların siyasi iktidara sıkı sıkıya bağlı tutulduğu, HSYK başkanlığını Adalet Bakanı’nın, hakimlerle savcıların teftişini Adalet Bakanlığı müfettişlerinin (yani bağımsız müfettiş değil, bağımlı) yaptığı bir ülkede kesinlikle YARGIYA İKTİDAR BASKISI anlamına gelir.
Yine aynı noktaya geliyoruz
1- Dokunulmazlıklar kalkmadıkça
2- Yargı bağımsızlığı sağlanmadıkça (HSYK ile müfettişler konusu halledilmedikçe)
3- Son yıllarda iyice işi azıtan “Parti devleti” veya “Başbakan devleti” yapılanması ortadan kaldırılmadıkça Türk siyasetinde asla temiz eller operasyonu yapılamaz. Sonsuza kadar “iddialar ve hakaretler”de tıkanır kalırız!
Nokta son!
Türk siyasetinde “temiz eller” nasıl sağlanır?
Haberin Devamı

