İngiliz The Guardian gazetesi “Türkiye, Ahmedinecad’ın devletin kurucusunu hiçe saymasını önemsiz gösteriyor” sözleriyle haber yapmış.
Yazının devamında ise “İran cumhurbaşkanının ‘laiklik ile özdeşleşen’ Mustafa Kemal Atatürk’e saygı sunması konusunda her zaman bir probleminin olacağı, Atatürk’ün ‘dindar’ İranlı Cumhurbaşkanı’nın temsil ettiği her şeyin antitezi olduğu, Türk yetkililerin de ‘olağanüstü düzenleme’yi perdelemek için ziyareti ‘çalışma ziyareti’ haline dönüştürdüğü” anlatılmış. Ali Babacan’ın bu konuyu ‘detaylarla uğraşmayın’ sözleriyle geçiştirmesi de “Türkiye’nin Ahmedinecad’ın Atatürk’ü hiçe saymasını hafife alması” olarak değerlendirilmiş.
Guardian’ın haberinde birkaç hata var, önce onu düzeltelim. Birincisi Mustafa Kemal yalnızca “laiklikle” değil laikliğin eksik olduğu ve insanların dinî baskılara, din ayrımcılığına uğradığı bir demokrasi, demokrasi olamayacağı için demokrasiyle, demokratik rejimle özdeşleşmiştir. Bağımsızlıkla, ulusal onurla özdeşleşmiştir.
“Dindar” bir cumhurbaşkanının temsil ettiği her şeyin antitezi olduğu söylenemez. Ahmedinecad’ın tarifi nasıl ki “dindar cumhurbaşkanı” değil, “baskıcı bir din devletinin başkanı” ise Atatürk’ün tarifi de “dindar bir liderin antitezi” değildir. Kimseninkini bilemeyeceğimiz gibi Atatürk’ün de dindarlığının ölçüsünü bilemeyiz. O kişisel bir konudur. Bildiğimiz konuşmalarında bir toplum için dinin önemini sık sık vurguladığı, toplumun ibadet özgürlüğüne önem verdiğidir.
“TÜRKİYE” HAFİFE ALMIYOR
Uzun lafın kısası Ahmedinecad’ın “bir antitez, bir karşıtlık olarak bile” O’nunla karşılaştırılması mümkün değildir.
Şeriat kurallarıyla yönetilen, köktendinci ülkelerle O’nun kurduğu rejimi özgürlük açısından, demokrasi açısından karşılaştırabilirler tabii, o başka... Karşılaştırınca da farkı ortaya çıkar zaten.
Birde... Guardian “Türkiye bu konuyu hafife alıyor” demiş. O da yanlış, “Türk Hükümeti, Dışişleri Bakanı hafife alıyor.” Çünkü medya olayı yeterince eleştirdi.
Şimdi artık Ahmet Hakan’ın “Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad Anıtkabir’e çıkmalıdır diye tutturanlar saçmalıyor” demesine gelebiliriz.
Aynen böyle “çıkmalıdır” diyenler var mıydı bilmiyorum ama benim haberin hemen arkasından yazdığım yazılardan sonra birçok köşede üzerinde durulan noktalar “Resmi ziyaretin bu saygısızlık nedeniyle İstanbul’a alınarak şeklinin değiştirilmesi” ve Ali Babacan’ın yapılanı “ufak tefek detay” olarak adlandırmasıydı. Onun için ortada bir saçmalık filan yok.
The Guardian’ın da vurguladığı gibi “devletin kurucusunun hiçe sayılması önemsiz gösterilemez.” Düşüncesi buysa Türkiye’ye gelmesi şart değil, bizi yönetenlerin Ortadoğu’daki planları açısından onun her dediğini kabul etmesi de şart değil. Böyle birinin Anıtkabir’e gitmesi ise hiç mi hiç şart değil.
Ama Abdullah Gül Filistin’e gittiğinde Yaser Arafat’ın, Mısır’da Enver Sedat’ın, Azerbaycan’da Aliyev’in, Tayyip Erdoğan Bosna’da İzzet Begoviç’in vb. mezarlarını ziyaret ettiklerine, Türkiye’ye gelen devlet başkanları Anıtkabir’e gittiğine göre bu diplomatik kurala, o topluma gösterilen nezakete de “ufak tefek detay” denemez.
Denemeyeceğini İngiliz gazetesi gayet iyi anlatmış zaten (hiç değilse bu konuda gerçeği görebilmişler...)
Ahmedinecad Bey’e İran’da görüşme teklif edilse bu saygısızlığa izin vermemiş olacaklardı. Çok mu zor acaba?
Ne destan böyle, bravo size!
Antalya tarihinin en büyük yangını ancak 6. gününde söndürülebiliyor. Binlerce hektar değerli ağaç, binlerce yaban hayvanı kaybediliyor. Yanarak hayatını kaybeden vatandaşlarımız var.
Zarar milyar dolarlarla ölçülüyor ve o ormanların ancak 50 yıl sonra eski haline dönebileceği bildiriliyor. Orman Genel Md. Yardımcısı “yangının bölgeye atom bombası gibi zarar verdiğini”, doğanın dengesini bozduğunu vurguluyor.
Orman Genel Müdürü Osman Kahveci ise “Orman teşkilatının bu yangında destan yazdığını” söylüyor.
Böyle bir kabus ve kayıptan sonra “destan”dan söz edebiliyorlarsa aferin onlara doğrusu. Orman memurlarının canlarını tehlikeye atarak ellerinden geleni yaptıklarına hiç şüphe yok. Ama yine de Orman Müdürünün veya bir başkasının bu sözü söylemeye de hakkı yok.
“Var” derseniz, demek ki bu ormanlar milyar dolarlarla ve 50 yıl sonra yerine konduğunda yine yakılsa ve söndürülemese, yine aynı kayıp olsa o zaman da destandan söz eden birileri çıkabilir derim ben de.
Teknolojinin artık her şeye çözüm bulduğu bir devirde “9 helikopter, 2 uçak kullanıldı, rüzgar da vardı” açıklaması komiktir. 49 helikopter, 20 uçak kullanabilir, rüzgarı da mazeret göstermez, yangını 6 gün yerine 1 günde söndürürsünüz.
Yapamıyorsanız da susarsınız. Susmayı bilen yok mu bu ülkede?

