ABD’nin etkin gazetesi Wall Street Journal, Anayasa Mahkemesi’nin Ağustos başında AKP davası ile ilgili kararı verebileceği tahminini yaparken bölgedeki önemine de dikkat çekmiş.“Mevcut ekonomik krizin kökleri, siyasi İslâm’a eğilimleri ve muhafazakâr görüşleri olan popülist seçilmiş hükümet ile yargı ve askerleri de içeren ateşli laik bir muhalefet arasındaki güç mücadelesindedir” yorumundan sonra yazılanlar ilginç:“Nato üyesi ve demokrasi ile yönetilen Müslüman bir ülke olarak Türkiye bölgedeki aşırı İslâmcılığa karşı bir siper oluşturuyor.” Tüm yabancı yorumlarda Türkiye’deki gelişmelerin siyasi İslâm’a eğilimli (bazıları doğrudan ‘İslâmcı’ da diyorlar ki bu baskıcı dinî yönetimlerin tanımıdır) hükümet ile laik kesimler arasında bir güç mücadelesi olduğu vurgulanıyor. Bizde de aynı vurguyu yapan gazeteciler var. Oysa burada “esas” atlanmaktadır, olay aslında bir güç mücadelesi haline getirilen “laik rejimin korunması veya kaybedilmesi” çekişmesidir. Gelişmeler sonunda, laiklik konusunda duyarlı ve (dünyadaki son örneklerde de görüldüğü gibi) rejimin dönüştürülebileceği endişesini taşıyan, görevi de rejimi korumak olan kurumların Anayasa’nın verdiği yetkileri kullanması ve görevini yapmasından ibarettir.Bakın son olarak Malezya’da 6 eyaletin yönetimini elinde bulunduran ve şeriat kanunlarını yerleştirmeye çalışan “İslâmcı” parti PAS Endonezyalı bir kadın sanatçının 20 bin bilet satılan konserini yasaklatmak için protesto eylemleri başlatmış.Kadın sanatçı da üstelik yine “Müslüman çoğunluklu ve bölge bölge şeriata geçmekte olan” bir ülkeden Endonezya’dan... Amerika ya da Avrupa’dan değil. Aynı Malezya’da dini liderler “Kadınlar dikkatimizi çekmemek için örtünsünler” diyor ve örtünmeyen kadınlar para cezasına çarptırılıyor.İşte bu tür din baskılarını yaşamayan bir ülke olan Türkiye’nin “bölgedeki aşırı İslâmcılığa karşı bir siper olduğunu” yazan Wall Street Journal gazetesinin haberi onun için önemli ve sağduyulu bir haber sayılır.İstanbul kaynaklı analizi hazırlayan gazetecinin adı Farnaz Fassihi... İranlı gibi görünüyor. Acaba benzer bir deneyimi kendi ülkesinde yaşamış olmanın bu duyarlılıkta etkisi var mıdır dersiniz?***** Rahşan Hanım batıyorsa, batsın bu dünya! Gerçekten anlamak mümkün değil, ‘hadi karışmayalım, DSP nasılsa bu saçmalığı kendisi görür’ deseniz de arkası kesilmiyor.Rahşan Hanım, sanki parti babasından (pardon kocasından) miras kalmış, konu “siyasi parti” değil de “hanedanlık”mış gibi bir türlü rahat bırakmıyor. Eşinin yürüyemeyecek, konuşamayacak, sözlerini şaşıracak kadar hasta ve yaşlı olduğunda bile genel başkanlığı bırakmaması nedeniyle DSP’yi baraj altına düşürecek gelişmeler yaşandı. Bugünkü sorunlarda bile o yanlışların büyük rolü var, kendisi merhum Bülent Ecevit’ten de yaşlı olmasına rağmen hâlâ hırsından vazgeçmiyor.Ve bütün Türkiye bu hırslardan zarar görüyor.DSP’nin sorunu gayet düzgün, akıllı, yapıcı bir siyasetçi olan ve çok güzel konuşan Zeki Sezer değil, Bülent Ecevit zamanında yapılan yanlışların etkisinin hâlâ sürüyor olması bence... Zeki Sezer’in dezavantajı belki ancak Türkiye’nin maalesef alıştırıldığı, adına da bol keseden “karizmatik” tanımınn yapıştırıldığı genel başkan tipi olan “daha yırtıcı, daha yüksek perdeden bağıran ve kutuplaştıran, oy uğruna değerleri istismardan çekinmeyen” bir karakter yerine sakin, akılcı bir üsluba sahip olmasıdır. Onu yerinden indirmek için girişilen, dürüstlükten uzak şark kurnazlıkları, korsan önergeler vs. dışardan bakınca mide bulandırıcı görünüyor.Rahşan Ecevit artık köşesine çekilse ve DSP’yi rahat bıraksa parti kendi kimliğini bulma şansına sahip olacak ama nerde...“Ben batıyorsam, batsın bu dünya” anlayışına alışmışlar bir kere, son nefeslerine kadar da vazgeçmeyecekler.DSP, Rahşan Hanım’ın bu yanlışına da batarsa bir daha çıkamayacağına, mevcut pozisyonunu da kaybedeceğine şüphe yok!
Hep bunun aksi tartışıldı “AKP kapatılırsa neler olabilir” sorusuna cevap arandı. Tabii kapatılır mı, kapatılmaz mı hiç kimse bilemez (Mark Parris’ten başka!!), ancak iddianamede hakkındaki “Anayasa’yı ihlâl” suçlamalarına geçerli ve yeterli cevap vermiş olmasını dilemek mümkündür.Bu bir tarafa, çıkacak karar konusundaki yorumlara bakınca insan şaşıp kalıyor da... Mesela “kapatma talebinin reddedilmesinin Türkiye’de demokrasi açısından bir dönüm noktası olacağını, Anayasa Mahkemesi’nin bu durumda anti demokratik müdahalelere sonsuza kadar darbe vurmuş olacağını” söyleyenler var.Kısacası aynı cümlede hem Anayasa Mahkemesi’nin sanki davayı “sipariş üzerine” kabul ettiği, bunun anti-demokratik bir müdahale (darbe girişiminin uzantısı gibi) olduğu vurgulanıyor, hem de aynı Anayasa Mahkemesi’nden bu girişime darbe vurması bekleniyor. Şaşmaz mısınız?Ve sonra da bunu yapmanın huzur, refah, uzlaşma ve hukuk getireceği söyleniyor “Uzlaşma istiyorsak AKP’nin kapatılmamasını dilemek lazım” deniyor.Tamam bunu dileyelim de acaba kapatılmazsa ne olur, o da merak konusu değil midir? Acaba gerçekten AKP “Üzerine yemin ettiğimiz Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerine karışmamalıyız. Devamlı olarak laik rejimi zedeleyecek şekilde dini siyasete alet edip, gündemi türbana kilitlememeliyiz. Toplumun din üzerinden bölünmesine (oy uğruna) izin vermemeli, işe alınma şartını bile (milletvekillerinin açıkça dile getirdiği gibi) türbana bağlamamalı, hakkı olanın kazanmasını sağlamalıyız.Türbandan sonra sırayı ‘çok eşliliğe mazeret aramaya’, ‘çok çocuğa teşvike’, ‘kadınlar üniversiteye gitsin dedikten sonra bütün kadınları eve kapatıp çalıştırmamaya’ getirmemeliyiz. Yargıyı, sivil toplum kuruluşlarını üniversiteleri (YÖK listesinde görüldüğü gibi), medyayı ele geçirmeye, sindirmeye susturmaya çalışmamalı, insan haklarına, düşünce özgürlüğüne (Kopenhag Kriterleri’ne) önce biz saygılı olmalıyız. 22 Temmuz sonrası verilen sözleri unutma hatasına bir daha düşmemeli, ülkeyi getirdiğimiz noktadan ders almalıyız” mı diyecekler, yoksa “Tamam, artık yargının da bir şey yapamayacağı anlaşıldı, haydi bıraktığımız noktadan devam” mı?“Önce yüksek yargıyı, sonra YÖK’ü değişik yapı(!)ya kavuşturalım” mı?Türkiye bugüne kadar hiç yaşanmamış bir güvensizlik ve insan hakları ihlali ortamına gelmiş bulunuyor. Bu soruların cevabını bizimle birlikte iktidarın da düşünme ve güven verme zamanı gelmedi mi sizce de?Soru daha çok “demokrasi dersi verenlere” sorulmaktadır.*****Halaçoğlu’ndan da kurtuldular!Ben zaten bugüne kadar Yusuf Halaçoğlu’nu nasıl yerinde tuttular diye merak ediyordum. Sebebi ise ne “pek çok Kürt’ün Türkmen asıllı olduğunu”, ne de sonradan “maalesef” kelimesinin çarpıtıldığını belirterek açıklama yaptığı “Alevi Kürt olarak bilinen insanların maalesef Ermeni’den dönme olduğunu” söylemiş olmasıydı... Sonuçta Halaçoğlu bunları kendisi üretmiyor, tarihe bakarak konuşuyor. Kimse bu açıklamalardan dolayı ona kişisel tepki duyamaz, duyması çok anlamsız olur.“Maalesef” gibi tek bir kelimeye takarak yılların Türk Tarih Kurumu Başkanı’nın, hem de Ermeni Soykırım İddiası başta olmak üzere Türkiye’nin başına sarılmak istenen tüm sorunlarda yıllar boyu çok başarılı çalışmalar yapmış, yararlar sağlamış bir Başkan’ın yerinden edilmesi gerçekten inanılması zor bir durumdur. Ben bunlara inanmıyorum.Tam “Ermeni iddiası” dünya ülkelerinin gündeminde ciddi olarak yer almaya ve kabul edilmeye başlamışken Ermenistan da değil, diğer ülkelere yayılmış “Ermeni diasporası”nın (Türkiye’deki dostlarının yardımıyla) gerçekleri belgeleriyle ortaya koyan ve onları “masada belge, arşiv inceleme”ye davet eden Halaçoğlu’ndan kurtulduklarını düşünüyorum.Öte yanda cumhuriyet değerlerine ve tarihine saygılı bir bilim adamı olmasının da bu özelliklerden rahatsızlık duyanları etkileyebileceği, daha farklı (!) çizgide birini tercih edebilecekleri de geliyor aklıma.Sebep ne olursa olsun Halaçoğlu’nun TTK Başkanlığı’ndan gitmesi, deneyimlerinden tam da şu dönemde yararlanılmayacak olması ondan çok Türkiye için üzücüdür, kayıptır. Bu kadar yıllık başarılı bir görevden sonra kendisiyle konuşulmadan, tatilde iken görevden alınması, asgari bir nezaketin bile ondan esirgenmesi ise elbette çok büyük bir ayıptır.Şimdi yerine “resmi ideoloji” dedikleri “gerçek tarih”e onun kadar önem vermeyen, aksine Türkiye’nin “inkar duvarındaki çatlak”larını kapatacak birilerini mi ararlar bilmem.Ama umarım onun gidişinin nasıl bir kayıp olduğunu zamanla anlamayız.
Açıklamalı, detaylı Ergenekon iddianamesi mi istiyorsunuz, beklemenize gerek yok. Bazı gazetelerin köşelerini okumanız yeterli, onlar her şeyi savcılardan, hakimlerden ve de bilumum hukuk uzmanlarından iyi biliyorlar...Gerçekten, iyi ki bu çok zeki yazarlar var da kimsenin bir şey anlamadığı durumları yazıp açıklıyorlar, yoksa emin olun Ergenekon veya başka bir “içinden çıkılamaz konu”yu öğrenemezdik.Bunlar yazmakla kalmıyor, isimler vererek bu isimleri suçlu ilan ediyor, bu da yetmiyor askerî konularda uzmanlaşmış Mehmet Ali Kışlalı gibi bir yazarı “orduya en yakın gazeteci” ilan ediyor, Cumhuriyet Mitingleri’ne katılanları veya laik rejime saygılı tüm kesimleri ısrarla, tekrar tekrar vurgulayarak “AKP’nin kapatılmasını isteyen” ve tabii aynı zamanda “Ergenekoncu dostu” yapıyor...Kısacası daha iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği bile açıklanmadan “bilmedikleri iddianameyi” peşin peşin kabul ettikleri gibi insanlar hakkında kafadan iddianame yazıyor ve hatta ek iddianameler üretiyorlar.Kendileri bunları yazınca birilerinin de “Abicim, ablacım bu durumda Mehmet Ali Kışlalı orducu ise sizin de kimsenin bilmediği, ancak (varsa eğer) çetenin içinden olanların bileceği bilgileri yazmakla Ergenekoncu ilan edilmeniz neden mümkün olmasın” diye sorma hakkı doğacağını da düşünmüyorlar tabii...TARAFSIZ KALAMAZSINBu belli gazetelerin belli yazarlarına göre kendileri gibi “AKP’nin ciddi hatalarını bile gözü kapalı desteklemeyenler” partinin kapatılmasını istiyor. Ve hepsi aynı zamanda kafadan Ergenekoncu... Toplumun nasıl yanlış bilgilendirildiğini, bilgi kirliliği içinde yine “sapla saman”ın nasıl birbirine karıştırıldığını görebiliyor musunuz?Ne menem bir kafa yapısıdır ki bu, mesela sonradan serbest bırakılan Sinan Aygün gözaltına alınır alınmaz “Ama onunla ilgili karineler mevcut, konuştuğu toplantılarda 10. Yıl Marşı çalınıyordu, bu demokrasilerde (hem de yalnız bir demokrasiden söz etmiyor. R.M.) hoş karşılanmaz” diyebilir? Diyorsa Aygün serbest bırakıldıktan sonra hâlâ yaptığının anlamsızlığını, yanlışlığını görmeden başka isimleri diline dolayıp onlara suçu yapıştırır?Eğer gerçekten suça karışmışlarsa (bile) birkaç emekli asker tutuklandığı için bu olayı bütün bir orduya mal eder? (Birkaç gazeteci bir olaya karışsa bütün medya mı suçlanacak?)“YENİ YAPI” DEDİKLERİ...Aynı yazarlar “görevi yasamayı da gerektiğinde denetlemek” olan Anayasa Mahkemesi’nin yasamanın yetkisine müdahale ettiğini iddia ederek “yargının yeni bir yapıya kavuşması gerektiğini”, aksi halde sorun üretmeye devam edeceğini bildiriyorlar.Burada akla AKP’li Kınıkoğlu’nun sözleri geliyor hemen, ne demişti:“Her değişimin kaybedeni de vardır, burada kaybeden hakimler, rektörler ve asker!” Diyorum ya ah bir de onlar olmasa... Ya da hepsini “yeni bir yapıya” kavuştursalar (bu da mesela ‘Anayasa Mahkemesi üyelerinin hepsini biz seçelim’ demek oluyor), ne güzel değişirdi Türkiye...Bu beyler, hanımlar kendi “grupları” dışındaki gazetecilerin “Ergenekon’a değinmediğini” de ısrarla tekrarlayıp durdukları için değiniyorum.Yoksa “her ne hikmetse onlardan başka” kimsenin bir şey bildiği yok henüz!
Güçlü bir iktidarın, seçildiği ilk günden başlayarak toplumu ikiye bölecek bir “zenciler-beyazlar” benzetmesi yapması ve benzetmede zenci rolünü üstlenmesi herhalde tarihte ilk kez Türkiye’de görülmüştür.Muhalefet rolünü çalarak, muhalefet ağzıyla konuşarak, kendisine ve yandaşlarına sağladığı aşırı gücü, zenginliği pek güzel kamufle etti AKP... Ülkenin en ciddi ve çözülmemiş sorunlarını da hep bu mağdur, ezik muhabbeti arkasına ustaca sakladı.Günlük polemiklerle, demagoji yaparak bu ciddi sorunların gündeme getirilmesini de engelledi.Örneğin ülkede işsiz üniversite mezunları ordular halinde boş ve ümitsiz dolaşırken, insanlar yoksulluktan pazar artıklarını toplarken o “en az üç veya beş çocuk yapmak”tan söz etti. Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda 90-95 puan alanlar “iş istiyoruz” diye ağlaşırken eş, dost, akraba hiç iş sıkıntısı çekmedi. Hatta onlar gemiler aldı, yumurta veya bilgisayar işlerini çocuk yaşta kurdu...Bunları AKP’li Suat Kınıkoğlu’nun bir Kanada gazetesine yaptığı konuşma nedeniyle hatırladım.Kanada’nın “Globe and Mail” gazetesi Türkiye’de türban ile toplumun “Beyaz Türk-Siyah Türk” diye bölünmesine dikkat çekmiş ve “Bir kıyafetin yüzyıllardır böylesi bir karışıklığa neden olmadığını” yazmış.Aynı yazıda Suat Kınıkoğlu’nun “Siyah Türkleri temsil etmekten gurur duyuyoruz. Her değişimin kaybedeni olur. Bu değişimin kaybedeni de askerler, rektörler, hakimler” cümlesi var.Altı yıllık iktidarı boyunca dünyayı eşleriyle birlikte dört dönen, refahın ihtişamın içinde yüzen, yakınlarını ve yandaşlarını ihya eden, kendi partisi dışındaki herkese de gerçek zenci, hatta parya muamelesi yapan bir parti kendisinin siyah Türk olduğunu neden ve nasıl iddia eder, bilen var mı?Bu ülkede artık (Kınıkoğlu’nun da işaret ettiği gibi) asıl siyah Türkler cumhuriyete, laik-demokratik rejime sahip çıkmaya çalışan kurum ve kesimlerdir. Onun işareti, aslında önlerinde engel olarak gördükleri ve fena halde öfke duydukları üç kurumu çok güzel anlatmaktadır.Bunları önce ani bir soruda boş bulunarak söylemiş olabileceğini düşündüm ama biraz daha düşündüğünüzde “tukaka ilan edilecek ve elit laik olmakla suçlanacak kurumları” dünya basınının beynine böylece kazıdıkları da geliyor akla...“Ah bir de bu üçü olmasa önlerinde, yargıyı kaldırabilseler, üniversiteleri susturabilseler, ordu da sesini hiç çıkarmasa ülkeyi ne güzel değiştirirlerdi...” Gerçekten, siz de bir düşünün bakalım “ülkenin en önemli üç kurumunun kaybettiği” bir değişim nasıl bir değişimdir? Veya nasıl bir değişim olacaktır?Niyeti anlatma açısından çok ilginç bir cümle bu, çok!*****Kadın milletvekilleri ve adalet “Kadın hakkı”, “kadına karşı şiddet” denince gözü türbandan başka bir şey görmeyenler kadına karşı gerçek şiddet olaylarından hiç etkilenmiyorlar nedense.Ne karısını doğrayan erkekler, ne eksilmeyen töre cinayetleri, ne de çocuk yaşta kızlara ve bebeklere inen cinsel saldırılar onları hiç ilgilendirmiyor.İşin daha da garip tarafı iktidarın yine “türban” deyince bülbül gibi şakıyan kadın milletvekillerinden ve Meclis’teki diğerlerinden de hiç ses çıkmıyor. Acaba seçilmek istemelerinin tek nedeni milletvekili olmanın avantajlarından yararlanmak mıydı diye düşünüyor insan... Onlar köşelerine çekilince görev de basına düşüyor tabii...Son olarak 7,5 aylık hamile eşini ağır yaralayan, karnındaki bebeği de öldüren kocayı ve boşanmak isteyen 3 aylık karısını öldüren adamı duyduk.Bu suçların cezası tahrik indirimi filan yapılmadan ve affa uğramayacak şekilde direkt müebbet hapis olmalıdır.Hafifletici nedenlere en ağır suçlarda bile yer verilmesi suça teşvik anlamı taşır hale geldi.Hakimlerden bütün kadınlar adına mağdurların hakkını korumalarını, adil karar vermelerini bekliyoruz.
Son yıllarda sürekli olarak sanki Türkiye’de “dine ve başörtüsü takanlara” karşı bir tepki varmış, özellikle de laiklik ve buna önem veren kitleler, kurumlar “dinden bağımsız veya dine karşı”ymış gibi gösterildiği için bu aldatmacayı düzeltmek bence çok önemli...Devamlı yazıyoruz, TV programlarında da hep bu konuya açıklık getirmeye çalıştım ama yanlış o kadar israrla, içerden ve dışardan pompalanıyor ki düzeltmek gerçekten kolay değil.Mesela şu soru ve benzerlerini sıkça duyuyoruz “Dedem Kurtuluş Savaşında şehit düştü, nenemin başında örtü vardı, annemde de var, örtüye neden karşı çıkılıyor?” Örtüye karşı çıkılmıyor, şu anda Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, neredeyse tüm bakanları, milletvekillerinin büyük bir kısmının eşleri türbanlı... O nenelerimizin, annelerimizin başörtüsüne de benzemeyen, “velev ki siyasi” denilen, bir partinin ve ideolojinin simgesi haline getirilmiş tarzda örtünmüş durumdalar.Bu da sorun olmuyor. Ama kadının “isteyen örtünsün” denerek örtünmesiyle başlatılıp sonunda yine kadının örtünmediği (ve hatta tarif edilen şekilde örtünmediği) takdirde sorgulandığı, para veya hapis cezasına çarptırıldığı, din-ahlâk polislerince izlendiği, başını örtmeyen kadınların sırf bu nedenle “dinsiz veya ahlâksız” ilan edildiği, bu noktadan başlayarak televizyonun, kitabın, eğlencenin bile yasaklandığı, kadınların çalıştırılmadığı, diğer tüm dini uygulamaların Kur’an’a da değil hadislere dayandırılarak dayatıldığı diğer Müslüman çoğunluklu ama laik olmadığı için demokrasiyi de koruyamayan ülkelere dönmemek için laiklik ilkesinin elbette korunması gerekiyor.Kim ne derse desin İran, Malezya, Endonezya, Fas, Cezayir ve diğerlerine benzemekten Türkiye’yi koruyan tek şey “laik-demokratik” rejimdir.Ve bu laiklik, her ne kadar bir Avrupa ülkesiyle kıyaslanmayacak kadar çok Müslüman yaşadığı, türbanın baskıyla, iknayla, ödülle büyük bir hızla yaygınlaştırılabileceği bir ülke olsa da Türkiye’de bazılarının dediği gibi katı militan bir laiklik değildir.85 yıldır herkes dinini, inancını özgürce yaşamıştır, tek kısıtlama devlet alanlarında dini kıyafet ve ibadetlere izin verilmemesidir ki bu da söz ettiğimiz baskıların veya siyasi istismarların önlenmesi nedenine dayanmaktadır.FRANSA ÖRNEĞİKatı laiklik hiçbir dinin, aynı zamanda Fas’tan, Cezayir’den gelen çok sayıda Müslüman’ın da dini uygulamaları devlete dayatmaması için çok sıkı kurallar getiren Fransa’da vardır örneğin... Fransa’da devlet başkanının Papa’nın önünde eğilmesi bile sorun yapılabilmektedir.Sekiz yıldır Fransa’da yaşayan ve 3 çocuğunu da burada doğuran Fas asıllı çarşıflı bir kadının vatandaşlık başvurusunun reddedilmesi çok yeni bir haberdi. (13 Temmuz Pazar)“Mahkemeye göre çarşaf basit bir dini seçim ya da vicdan özgürlüğünün getirdiği hak olarak değerlendirilemez, tersine en militan radikaller için bir sembol. Kim mahkemenin kararında haksız olduğunu söyleyebilir ki” diyordu Le Monde başyazısında.Kadının “çarşaf din özgürlüğümdür” diyerek açtığı dava reddedilmiş, ona vatandaşlık hakkı verilmemişti. Aynı Fransa’da okullara haç asmaya, boyuna haç takmaya da izin verilmiyor.Bu noktada “Ama Türkiye Müslüman çoğunluklu bir ülke, Fransa gibi değil” itirazı gelir. İşte tam da bu nedenle, dönüşümün, siyasi İslâm’ın (anlattığımız diğer ülkelerdeki gelişmelerin benzeri) kısa sürede geri dönüşü çok zor bir noktaya getirilmesinin daha kolay olması nedeniyle “devlet alanları”na üniversiteler de dahil edilmiştir.Nitekim daha “üniversitede türban” değişikliği Anayasa’da yapılırken iktidar partisinin “her alanda, okullarda, devlet dairelerinde, Meclis’te de serbest olacak” açıklamaları bu adımın devamını açıkça anlatmıştır.ÇARŞAF DA DİN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ?Ayrıca... Aynı tartışma içinde daha önce benim “Nur Suresi başörtüsü emridir deniyorsa o zaman Ahzap Suresi de çarşaf emri kabul edilebilir. Çarşafın da din özgürlüğü olarak görülmesi gerekir” sözlerimin Mıasır’da da, Fransa’da da gündeme geldiği ortadadır. Kısacası, türban-çarşaf konusu başladı mı, kadın üzerinden yürütülen siyasetin kazanımları görüldü mü, bunun sonu yoktur.Konu örtünmeye tepki değil, dini kıyafetlerin, uygulamaların özel alanda kalmak yerine devlet eliyle baskı haline getirilmesine ve bunun rejimi dönüştürme ihtimaline önlemdir.Laiklerin dindar olmadığı veya dine karşı olduğu ise -tekrar ediyorum- okkalı bir yalanla toplumu bölmek, düşmanlaştırmaktır, başka bir şey değil. Ki bunu AB ile ABD de kendi planları doğrultusunda destekliyorlar. Bugüne kadar din bölünmesi, din üzerinden düşmanlık hiç yaşamadık aldatılmaya izin vermeyelim, uyanalım artık!*****Harika bir konser!Zülfü Livaneli’nin Bodrum Antik Tiyatro’da verdiği konsere gittim. Onun New York’taki dahil konserlerinin çoğunu kaçırmamış biri olarak bunu da kaçıramazdım.En güzel şarkılarını, en doğal, en sade haliyle ve etrafında neredeyse bir sevgi, barış haresi yaratarak, izleyicisiyle muhteşem bir iletişim içinde söyleyen Livaneli, yüzlerce kişilik izleyici korosunun eşliğinde en az daha önceki performansları kadar iyiydi. Konserin ilerleyen dakikalarında sahneye gelen (dünyanın en ünlü caz ve blues sanatçılarından biri) Jocelyn Smith’in söylediği “Mutluluk” filminin müziğiyle yapılan İngilizce şarkı “Bliss”, daha sonra Mevlana’nın “Dünü unut, bugünün çocuğu ol, çünkü senin için en önemli şey bugündür” diyen Sufi felsefesini anlatan Bitmeyen Gün (Eternal Day) şarkısıyla büyülendik. O ne ses ve sesi enstümandan farksız kullanan nasıl bir tekniktir, insan şaşırıp kalıyor.Livaneli ile Smith’in “Leylim Ley”i birlikte Türkçe ve İngilizce olarak söylediği finalden sonra dışarı çıktığımda uzun süre bu kusursuz konserin etkisinden kendimi kurtaramadım.İmkânı olanların İstanbul’daki konseri kaçırmamalarını öneriyorum.
Yargıya, özellikle de (bağımsızlığını koruyabilen) yüksek mahkemelere içerden ve dışardan yapılan baskılara tepki vermek “AKP kapatılsın” demek değildir. Her ne kadar Avrupa ülkelerinde de anayasaları ihlal eden partilere kapatma davası açılıyor ve bazıları kapatılıyorsa da Türkiye’nin artık bu olayları geride bırakmasını, siyasi partilerin hukukun çizdiği sınırlara saygılı olmasını, demokrasinin ne demek olduğunun anlaşılmasını ve huzur bulmayı hepimiz arzu ediyoruz.AKP’nin, yaptığı savunmayla hakkındaki iddiaları kapatmaya gerek kalmayacak şekilde cevaplamış olmasını diliyoruz. Ama yine demokrasinin gereği olarak her parti söylem ve uygulamalarının hukuki sorumluluğunu taşıması gerektiğini de bilmek, bunu kabul etmek, yargı kararlarına saygılı olmak zorundadır.Takım tutar gibi siyasi taraf olmayan gözlemci ve yorumcular için Ergenekon veya bir başkası, eğer kanıtlanırsa her tür çete faaliyetinin, darbe çalışmasının da yargısal gereği yapılmalıdır. Ama aynen kapatma davasında olduğu gibi yanlışlara tepki vermek bunun aksine inandığınızı asla göstermez.Ergenekon soruşturması diye tutuklanan ama neden tutuklandığını bilmeyen insanlar bir yıl cezaevinde tutulduktan sonra hastalanıyor, Kuddusi Okkır gibi suçunu öğrenemeden ölenler, Asuman Özdemir gibi suçunu öğrenemeden ailesinden ayrı tutulan, ağır hastalananlar oluyor. Kendilerine polis tarafından “devlet zarar vermez, imzala” diye imzalatılan kağıtlar “terör üyesi olduğuna dair gözaltı tutanağı” çıkıyor.Bunları gören hangi “gerçek demokrat”, hangi “insan haklarına gerçekten saygılı” vatandaş sessiz kalabilir?Kapatma davasını “yargı darbesi” olarak gösterip şiddetle karşı çıkarken, neden cezaevinde tutulduğunu bilmeyen, torun torba sahibi insanların hastalanmasına, ölmesine kayıtsız kalan, hatta sevinenlere nasıl “demokrat” veya “insan haklarına saygılı” denebilir?Aynı şekilde kapatma davası konusunda Türkiye’ye her tür baskıyı saygısızlık boyutunda yapan, demokrasi öğretmeye kalkan Avrupa Birliği’nin bu haksızlığa, adaletsizliğe, insan hakları ihlaline tek bir kez itiraz etmemesi, “bu nasıl bir hukuk düzenidir” dememesi, basınının çıt çıkarmaması çok garip bir çelişki değil midir?AB, Türkiye’ye insanların hakkında iddianame olmadan, neyle suçlandığını bilmeden (bazıları sadece bir dernek üyesi oldukları için) 13 ay hapse tıkıldığı tek bir Avrupa ülkesi göstersin, sonra bu çelişkiyi anlamamanızı beklesin.Yaptıkları tutarsızlığın, kötü niyetin daniskasıdır, başka bir şey değil!(Not: Sevgili okurlarım, Perşembe günkü yazımda yanlışlıkla “Tayyip Erdoğan’ı delikten süpürmeyin” sözünü Egemen Bağış’ın söylediğini yazmışım. Cüneyt Zapsu olacaktı. Dün ise “güvenilirlik” kelimesi “güvenirlilik”olarak çıkmış, düzeltiyorum. Özürlerimle...)*****Hayrünnisa Gül nasıl örtündü?Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım The Times’a verdiği bir röportajda: “Türbanın kadınları takmaya zorlayabileceğiniz bir şey olduğuna inanmıyorum” demiş.Hiç değilse iki örnek verebilirdi oysa, türbanın kadınlara zorla taktırılabileceğine... Kendisi ve Emine Erdoğan’ı... Kendisi 15 yaşında Abdullah Gül’le evlendirilirken türban takmıyordu, sonra taktı. Emine Erdoğan ise ağabeyinin zoruyla, başta ağlayarak, üzülerek türban taktığını röportajlarda anlatmıştı.Onlara olmuşsa başkalarına neden olamaz, buna nasıl kesinlikle emin olabiliyor ve yabancı gazetecilere neden yanıltıcı, gerçekten uzak açıklamalar yapıyorlar anlayamıyorum.Tam aksine onlara bunun olabileceğini, Türkiye’de örneklerine sık rastlandığını, öğrencilere burs, kadınlara, eşlerine iş veya kazanç sağlanarak türbana ikna edilebildiklerini, ortam daha müsait olduğunda bu ikna yönteminin tesettürlü kadın sayısını çok kısa sürede katlayarak arttırabileceğini (ve arttırdığının bugüne kadar da görüldüğünü), devlet alanlarında dinî kıyafete, uygulamaya (veya “velev ki siyasi”) izin vermeyen laikliğin bu tür baskıları da önlemek açısından önemli olduğunu, laiklik ilkesine özen gösterilmesinin nedeninin bazı anlamsız ve kötü niyetli yazılarda anlatıldığı gibi başı açık kadınların ‘dekolteme karışacaklar’ korkusu olmadığını anlatmaları gerekirdi.Röportaj verdikleri (ve Türkiye’ye siyasi baskıyla birlikte yargısına baskı yapan) yabancı gazeteler Türkiye’nin cumhurbaşkanı eşinin ya da iktidar partisi yöneticilerinin bu tür açıklamalarıyla iyice şaşırıyor, Müslümanlık konusundaki bilgisizliklerinin içinde debeleniyorlar.BEYİN YIKAMA METODUYLAMesela yine The Times’ın iki gün önceki başyazısında şöyle bir cümle vardı: “Söz konusu olan, hem dindarlar, hem de inançsız yaşama hakkına sahip olanlar için demokrasiye saygıdır”... Evet, laiklik her din ve inançtan, hatta inançsız olan vatandaşlara eşit hakları ve huzuru sağlayan bir sistemdir ama Türkiye’deki sorun bu değil.Türkiye’de laik vatandaşların (daha şimdiden) dindar olmadığı ve hatta inançsız olduğu yalanı yayılmaya çalışarak toplum bölünüyor, laiklik yanlış anlatılıyor, AB ve ABD de bu faaliyete ya gerçekten bilgisizlik nedeniyle veya bilerek destek veriyor.Oysa Türkiye’deki laiklik iddia edildiği gibi katı veya militan değil. Bunu anlamak için devletin zirvesindeki türbanlı kadınlara, ülke çapındaki inanç ve ibadet özgürlüğüne bakmak yeterlidir. “Bir Fransa’da, bir bizde bu kadar katı laiklik var” diyenler yalan söylüyorlar.Yarın devam ederiz...
Kapatma davasının Ağustos’un ikinci veyaüçüncü haftasında biteceğinin haberi ABD’den verildi, Türkiye’den değil...Ve işe bakın ki bu haber verilir verilmezsanki düğmeye basılmış gibi Amerika ve Avrupa’nın önde gelen gazeteleri iledergileri özelde Anayasa Mahkemesi, genelde Türk devleti ve toplumu üzerindekibaskılarını yoğunlaştırdılar.Yargıya saygısızlığı had safhaya çıkarırkenTürkiye’ye “ABD ile, AB ile ilişkiniz bozulur” baskısını da adeta bir sömürgeyehitap eder düzeyine getirdiler.Washington Post, The Economist, The Timesve diğerleri ağız birliği içinde Türkiye’de yaratılmış olan yapay “laik-dindar”ayrımını iyice kışkırtıyor, batılı hükümetlerin konuyu “yargısal darbegirişimi” olarak görmesini istiyor, ABD yönetimine de “bu adli oyunu kınaması”için baskı yapıyorlar.Washington Post örneğin “ABD hükümeti birzamanlar Türkiye’yi Müslüman dünyası için model olarak gösteriyordu” derken şuanda neden gösteremeyeceğinden söz etmiyor. Rejim mi değişti, Türkiye farklı bir boyutamı geçti, yoksa Anayasa’nın, yargının, yargı denetiminin olmadığı, gücü elinegeçiren hükümetlerin engel tanımadan her istediğini yapabileceği, böyleceonların da istedikleri gibi ve kolayca oynayabilecekleri bir ülke daha mıişlerine gelecek?Aynı gazete, sanki konu “yargı tarafındanAnayasa’yı ihlal ettiği iddia edilen bir parti ile yüksek yargıdaki dava”değilmiş gibi “Laiklerin korkularının arkasında bilgisizliğin bulunduğu”şeklinde asıl kendisi bilgisiz bir cümleye bile başyazısında yer verebiliyor.“Laik” kelimesinin karşılığı sanki “dindar değil” demekmiş, laikler aynızamanda dindar olamazmış gibi “laik-dindar ayrışması”ndan söz edebiliyor.Times, daha Türkiye’de ne olduğuanlaşılmamış Ergenekon konusunu bile net şekilde yorumlayıp telkinde bulunabiliyor.En önemlisi, “Engenekonla-kapatma davası”tam da beklenen şekilde birbirleriyle ilişkilendiriliyor.Bu Batı basınının AİHM’nin daha öncekidavalarda yaptığı açıklamaları, mesela “Laik sistem demokrasinin en temelunsurlarından biridir. Her ülkenin (kendi şartlarına göre) laiklik uygulamasıve laikliğe verdiği önem farklılık gösterebilir” demesini ve Türk yargısınınkararlarını onaylamasını neden hatırlamadıkları dikkat çekicidir.Yaptıklarının bilgiden, iyi niyetten çokkendi çıkarlarına dayandığını her geçen gün daha fazla su yüzüne çıkarıyorlar.Nasıl bir Türkiye istedikleri artık apaçıkortada!***** Kendine ‘zavallı’ dedirtmek! Gazetecilik mesleğini yerlerde süründürmeyekesin kararlı birileri artık bilek gücüyle (pardon yazı ve yetenek gücüyle)yapamadıklarını yüze göze, özel alanlara filan bulaşarak yapmaya çalışıyorlar,son moda bu...“Kimsenin dokunulmazlığı yoktur, emeğiylebaşarılı olmuş, zirveye çıkmış, kendi yolunda işini yapan isimlere bulaşırsak,onları kendi seviyemize çekebiliriz veya adımızdan söz ettirebiliriz”anlayışıyla veryansın!Birkaç yıl önce yine bu yolla yaptığısaygısızlığa birkaç gün içinde binlerce tepki maili gelince özür dilemek veyargıda da tazminatı çatır çatır ödemek zorunda kalan “zoraki anchorman” bualanda da başa değil sona oynamak durumunda kalınca işi dedikoduprogramcılığına dökmüş.İzleyenlerin detaylarıyla anlattığına göreyaptığı televole türü programda benim yazımı yine saygı dışı bir çerçevedetartıştıktan sonra sözü “bir türlü ulaşamadığı erkek haber sunucularına”getirmiş ve onların hiç değişmediklerini, estetik ameliyatlarla gençkaldıklarını filan söyleyerek sözüm ona rakiplerine zarar vermiş...Aslında kendi acınacak halini ortayakoymaktan başka bir şey değil tabii... Çünkü gazeteci, haberci (elbetteekrandaysa dikkat eder ama) yüzüyle gözüyle değil, yeteneğiyle, içtenliğiyle,gazetede yazıları, ekranda sesi ve konuşmasıyla, yıllar içinde sağladığıgüvenirlilik ve bilgisiyle değerlendirilir. Bu nedenle kendisi sonlarda,diğerleri başlarda yer almaktadır. Bu nedenle rakiplerinin dedikoduya,başkalarına zarar vermeye ihtiyaçları hiç olmamıştır.Örneğin, bulaştığı isimlerden biri olanUğur Dündar’ın bugüne kadar böyle bir davranışı görülmemiştir. Dündar’ın budedikodu programında, dedikoducu ‘anchorman’ın söylediği gibi estetik ameliyatolmadığını ama yakışıklılığını da mesleki başarısı gibi koruduğunu biliyoruz.Evet bugün hâlâ neredeyse ilk yıllardaki kadar şık, bakımlı ve gençgörünmektedir ama bunun bir nedeni de yıllar içinde insanın ruhunun yüzüneyansıması, iyi insanların güzel, kötülerin çirkinleşerek yaş almasıdır. Bunukabul etmeleri için diğerlerinin aynaya bakmaları yeterlidir zaten...Onun için bu dedikodu, sansasyongazetecilerine artık başarılı gazetecilerin yüzüyle gözüyle uğraşmayı bırakıpsıkıyorsa mesleki olarak karşılarına çıkmalarını öneriyorum. Aksini yapan pekzavallı bir duruma düşüyor.Çünkü okuyucu, izleyici maşallah o kadar akıllıve sağduyulu ki taşları yerine mükemmel şekilde oturtuyor.Aynı yolu deneyenlere kendi okuyucusugönderdiği yüzlerce mail ve yorumla haddini bildiriyor, duygu sömürülerini,ayak oyunlarını yutmadığını, kimin aptal olduğunu pek güzel anlatıyor. İsteyende bunu internetten izliyor.Onları ayakta alkışlıyor, şapkaçıkarıyorum.
Çok ilginç tesadüfler oluyor, ilginç ve fazlasıyla dikkat çekici... Örneğin ABD eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris “Kapatma davası Ağustos’un 2. veya 3. haftasında bir cuma günü bitecek, karar açıklanacak” diyor, aradan iki gün geçiyor, bakıyorsunuz raportör davayla ilgili raporunu mahkemeye sunmuş. Ve bir başka tesadüf sonucu Parris’in görüşlerine çok benzeyen görüşünü de açıklamış.Tabii her tür görüş olabilir, bunlar bizi değil yargıyı ilgilendiriyor. Benim asıl değinmek istediğim konu uzman anayasa hukukçularının rapor ile ilgili görüşleri...Hukukçular ancak savunma bittikten sonra Mahkeme Başkanı’nın dosyayı ilgili raportöre vereceğini, raporun ise bundan sonra yazılabileceğini söylüyorlar (mesela türbanla ilgili davanın raporu yaklaşık 80 günde hazırlanmış). Kapatma davası çok daha ciddi bir konu olduğu, dosya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gidebileceği için kusursuz hazırlanması gerekiyor onlara göre...“Henüz 3 Temmuz’da sözlü savunması bitmiş olan AKP’nin dava raporunun iki hafta gibi çok kısa bir sürede hazırlanması ve davanın Ağustos’ta bitirilmesi bir tek şekilde mümkün olabilir, ancak Mahkeme Başkanı dosyayı savunma bitmeden raportöre vermişse ki bunun da hukuken kesinlikle yapılmaması gerekir” diyorlar.AKP’nin davanın bir an önce sonuçlanmasını istediği ve bu yönde içerden, dışardan Anayasa Mahkemesi’ne baskı yapıldığı biliniyor. Ama asıl enteresan olan şey AKP’nin isteğine göre zamanlamanın bile bugüne kadar görülmemiş bir hızla ve yöntemle yapılabilmesi ve Mark Parris’in de bu süreci Türk hukukçulardan bile daha iyi bilebilmesi.Öyle ya, DTP’ye çok daha önce dava açılmasına rağmen halâ savunma bile verilmedi. Eğer dava özellikle mahkeme tarafından da hızlandırılıyorsa bunun da açıklanması gerekmez miydi?11 üye aynı anda karar vermeyeceğine, isteyen üye istediği kadar süre kullanabileceğine göre (bunun da en erken Ekim-Kasım olacağını belirtiyordu uzmanlar) Mark Parris’in bu tahmini nasıl yapabildiğinin irdelenmesi gerekmez miydi?Tabii, Raportör Can’ın bu sürati nasıl başardığının da?Çok fazla soru işareti var her olayda! *****Kene milletvekilini de ısırırsa...Bu sene Türkiye’nin birçok bölgesini saran, ölümlere neden olarak insanlara korkulu bir yaz yaşatan kene sonunda bir siyasetçiyi de ısırmış.AKP Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç bu olayın haber yapılmasını istememiş ve “Kene ile gündeme gelmek istemiyorum” demiş.Aslında son derece haklı bir istek, hiç kimse kene haberiyle gündeme gelmez ama ne yapacaksınız ki keneler de herkese yapışabiliyorlar. Yine de, öldürücü olmadığı takdirde sevinecek bir şey bulunabilir, bence “kene gibi yapışan ve kurtulamayacağınız insanlar” tarafından ısırılmak kenenin kendisinden bile daha korkunç olabiliyor.Burada Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın basına “Keneleri haber yapmayın, Avrupa’da yapılmıyor” uyarısına değinmeden geçmek olmaz. Acaba şimdi Yılmaz Tunç da Bakan’a hak veriyor mu?Yoksa “Avrupa’da haber yapılmıyor ama Avrupa’daki kenelerin (örneğin Avusturya’da sık görülüyor) sebep olduğu hastalıkların aşısı da yapılıyor. Siz de bu ciddi tehlike yaratan soruna çare üretmek zorundaydınız” mı diyor, sormak lâzım.