ABD’nin etkin gazetesi Wall Street Journal, Anayasa Mahkemesi’nin Ağustos başında AKP davası ile ilgili kararı verebileceği tahminini yaparken bölgedeki önemine de dikkat çekmiş.
“Mevcut ekonomik krizin kökleri, siyasi İslâm’a eğilimleri ve muhafazakâr görüşleri olan popülist seçilmiş hükümet ile yargı ve askerleri de içeren ateşli laik bir muhalefet arasındaki güç mücadelesindedir” yorumundan sonra yazılanlar ilginç:
“Nato üyesi ve demokrasi ile yönetilen Müslüman bir ülke olarak Türkiye bölgedeki aşırı İslâmcılığa karşı bir siper oluşturuyor.”
Tüm yabancı yorumlarda Türkiye’deki gelişmelerin siyasi İslâm’a eğilimli (bazıları doğrudan ‘İslâmcı’ da diyorlar ki bu baskıcı dinî yönetimlerin tanımıdır) hükümet ile laik kesimler arasında bir güç mücadelesi olduğu vurgulanıyor. Bizde de aynı vurguyu yapan gazeteciler var. Oysa burada “esas” atlanmaktadır, olay aslında bir güç mücadelesi haline getirilen “laik rejimin korunması veya kaybedilmesi” çekişmesidir.
Gelişmeler sonunda, laiklik konusunda duyarlı ve (dünyadaki son örneklerde de görüldüğü gibi) rejimin dönüştürülebileceği endişesini taşıyan, görevi de rejimi korumak olan kurumların Anayasa’nın verdiği yetkileri kullanması ve görevini yapmasından ibarettir.
Bakın son olarak Malezya’da 6 eyaletin yönetimini elinde bulunduran ve şeriat kanunlarını yerleştirmeye çalışan “İslâmcı” parti PAS Endonezyalı bir kadın sanatçının 20 bin bilet satılan konserini yasaklatmak için protesto eylemleri başlatmış.
Kadın sanatçı da üstelik yine “Müslüman çoğunluklu ve bölge bölge şeriata geçmekte olan” bir ülkeden Endonezya’dan... Amerika ya da Avrupa’dan değil. Aynı Malezya’da dini liderler “Kadınlar dikkatimizi çekmemek için örtünsünler” diyor ve örtünmeyen kadınlar para cezasına çarptırılıyor.
İşte bu tür din baskılarını yaşamayan bir ülke olan Türkiye’nin “bölgedeki aşırı İslâmcılığa karşı bir siper olduğunu” yazan Wall Street Journal gazetesinin haberi onun için önemli ve sağduyulu bir haber sayılır.
İstanbul kaynaklı analizi hazırlayan gazetecinin adı Farnaz Fassihi... İranlı gibi görünüyor. Acaba benzer bir deneyimi kendi ülkesinde yaşamış olmanın bu duyarlılıkta etkisi var mıdır dersiniz?
Rahşan Hanım batıyorsa, batsın bu dünya!
Gerçekten anlamak mümkün değil,
‘hadi karışmayalım, DSP nasılsa bu saçmalığı kendisi görür’ deseniz de arkası kesilmiyor.
Rahşan Hanım, sanki parti babasından (pardon kocasından) miras kalmış, konu “siyasi parti” değil de “hanedanlık”mış gibi bir türlü rahat bırakmıyor. Eşinin yürüyemeyecek, konuşamayacak, sözlerini şaşıracak kadar hasta ve yaşlı olduğunda bile genel başkanlığı bırakmaması nedeniyle DSP’yi baraj altına düşürecek gelişmeler yaşandı. Bugünkü sorunlarda bile o yanlışların büyük rolü var, kendisi merhum Bülent Ecevit’ten de yaşlı olmasına rağmen hâlâ hırsından vazgeçmiyor.
Ve bütün Türkiye bu hırslardan zarar görüyor.
DSP’nin sorunu gayet düzgün, akıllı, yapıcı bir siyasetçi olan ve çok güzel konuşan Zeki Sezer değil, Bülent Ecevit zamanında yapılan yanlışların etkisinin hâlâ sürüyor olması bence... Zeki Sezer’in dezavantajı belki ancak Türkiye’nin maalesef alıştırıldığı, adına da bol keseden “karizmatik” tanımınn yapıştırıldığı genel başkan tipi olan “daha yırtıcı, daha yüksek perdeden bağıran ve kutuplaştıran, oy uğruna değerleri istismardan çekinmeyen” bir karakter yerine sakin, akılcı bir üsluba sahip olmasıdır.
Onu yerinden indirmek için girişilen, dürüstlükten uzak şark kurnazlıkları, korsan önergeler vs. dışardan bakınca mide bulandırıcı görünüyor.
Rahşan Ecevit artık köşesine çekilse ve DSP’yi rahat bıraksa parti kendi kimliğini bulma şansına sahip olacak ama nerde...
“Ben batıyorsam, batsın bu dünya” anlayışına alışmışlar bir kere, son nefeslerine kadar da vazgeçmeyecekler.
DSP, Rahşan Hanım’ın bu yanlışına da batarsa bir daha çıkamayacağına, mevcut pozisyonunu da kaybedeceğine şüphe yok!

