Güçlü bir iktidarın, seçildiği ilk günden başlayarak toplumu ikiye bölecek bir “zenciler-beyazlar” benzetmesi yapması ve benzetmede zenci rolünü üstlenmesi herhalde tarihte ilk kez Türkiye’de görülmüştür.
Muhalefet rolünü çalarak, muhalefet ağzıyla konuşarak, kendisine ve yandaşlarına sağladığı aşırı gücü, zenginliği pek güzel kamufle etti AKP... Ülkenin en ciddi ve çözülmemiş sorunlarını da hep bu mağdur, ezik muhabbeti arkasına ustaca sakladı.
Günlük polemiklerle, demagoji yaparak bu ciddi sorunların gündeme getirilmesini de engelledi.
Örneğin ülkede işsiz üniversite mezunları ordular halinde boş ve ümitsiz dolaşırken, insanlar yoksulluktan pazar artıklarını toplarken o “en az üç veya beş çocuk yapmak”tan söz etti.
Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda 90-95 puan alanlar “iş istiyoruz” diye ağlaşırken eş, dost, akraba hiç iş sıkıntısı çekmedi. Hatta onlar gemiler aldı, yumurta veya bilgisayar işlerini çocuk yaşta kurdu...
Bunları AKP’li Suat Kınıkoğlu’nun bir Kanada gazetesine yaptığı konuşma nedeniyle hatırladım.
Kanada’nın “Globe and Mail” gazetesi Türkiye’de türban ile toplumun “Beyaz Türk-Siyah Türk” diye bölünmesine dikkat çekmiş ve “Bir kıyafetin yüzyıllardır böylesi bir karışıklığa neden olmadığını” yazmış.
Aynı yazıda Suat Kınıkoğlu’nun “Siyah Türkleri temsil etmekten gurur duyuyoruz. Her değişimin kaybedeni olur. Bu değişimin kaybedeni de askerler, rektörler, hakimler” cümlesi var.
Altı yıllık iktidarı boyunca dünyayı eşleriyle birlikte dört dönen, refahın ihtişamın içinde yüzen, yakınlarını ve yandaşlarını ihya eden, kendi partisi dışındaki herkese de gerçek zenci, hatta parya muamelesi yapan bir parti kendisinin siyah Türk olduğunu neden ve nasıl iddia eder, bilen var mı?
Bu ülkede artık (Kınıkoğlu’nun da işaret ettiği gibi) asıl siyah Türkler cumhuriyete, laik-demokratik rejime sahip çıkmaya çalışan kurum ve kesimlerdir. Onun işareti, aslında önlerinde engel olarak gördükleri ve fena halde öfke duydukları üç kurumu çok güzel anlatmaktadır.
Bunları önce ani bir soruda boş bulunarak söylemiş olabileceğini düşündüm ama biraz daha düşündüğünüzde “tukaka ilan edilecek ve elit laik olmakla suçlanacak kurumları” dünya basınının beynine böylece kazıdıkları da geliyor akla...
“Ah bir de bu üçü olmasa önlerinde, yargıyı kaldırabilseler, üniversiteleri susturabilseler, ordu da sesini hiç çıkarmasa ülkeyi ne güzel değiştirirlerdi...”
Gerçekten, siz de bir düşünün bakalım “ülkenin en önemli üç kurumunun kaybettiği” bir değişim nasıl bir değişimdir? Veya nasıl bir değişim olacaktır?
Niyeti anlatma açısından çok ilginç bir cümle bu, çok!
Kadın milletvekilleri ve adalet
“Kadın hakkı”, “kadına karşı şiddet” denince gözü türbandan başka bir şey görmeyenler kadına karşı gerçek şiddet olaylarından hiç etkilenmiyorlar nedense.
Ne karısını doğrayan erkekler, ne eksilmeyen töre cinayetleri, ne de çocuk yaşta kızlara ve bebeklere inen cinsel saldırılar onları hiç ilgilendirmiyor.
İşin daha da garip tarafı iktidarın yine “türban” deyince bülbül gibi şakıyan kadın milletvekillerinden ve Meclis’teki diğerlerinden de hiç ses çıkmıyor. Acaba seçilmek istemelerinin tek nedeni milletvekili olmanın avantajlarından yararlanmak mıydı diye düşünüyor insan... Onlar köşelerine çekilince görev de basına düşüyor tabii...
Son olarak 7,5 aylık hamile eşini ağır yaralayan, karnındaki bebeği de öldüren kocayı ve boşanmak isteyen 3 aylık karısını öldüren adamı duyduk.
Bu suçların cezası tahrik indirimi filan yapılmadan ve affa uğramayacak şekilde direkt müebbet hapis olmalıdır.
Hafifletici nedenlere en ağır suçlarda bile yer verilmesi suça teşvik anlamı taşır hale geldi.
Hakimlerden bütün kadınlar adına mağdurların hakkını korumalarını, adil karar vermelerini bekliyoruz.

