AB’nin dengesiz insan hakları

Haberin Devamı

Yargıya, özellikle de (bağımsızlığını koruyabilen) yüksek mahkemelere içerden ve dışardan yapılan baskılara tepki vermek “AKP kapatılsın” demek değildir. Her ne kadar Avrupa ülkelerinde de anayasaları ihlal eden partilere kapatma davası açılıyor ve bazıları kapatılıyorsa da Türkiye’nin artık bu olayları geride bırakmasını, siyasi partilerin hukukun çizdiği sınırlara saygılı olmasını, demokrasinin ne demek olduğunun anlaşılmasını ve huzur bulmayı hepimiz arzu ediyoruz.
AKP’nin, yaptığı savunmayla hakkındaki iddiaları kapatmaya gerek kalmayacak şekilde cevaplamış olmasını diliyoruz. Ama yine demokrasinin gereği olarak her parti söylem ve uygulamalarının hukuki sorumluluğunu taşıması gerektiğini de bilmek, bunu kabul etmek, yargı kararlarına saygılı olmak zorundadır.
Takım tutar gibi siyasi taraf olmayan gözlemci ve yorumcular için Ergenekon veya bir başkası, eğer kanıtlanırsa her tür çete faaliyetinin, darbe çalışmasının da yargısal gereği yapılmalıdır. Ama aynen kapatma davasında olduğu gibi yanlışlara tepki vermek bunun aksine inandığınızı asla göstermez.
Ergenekon soruşturması diye tutuklanan ama neden tutuklandığını bilmeyen insanlar bir yıl cezaevinde tutulduktan sonra hastalanıyor, Kuddusi Okkır gibi suçunu öğrenemeden ölenler, Asuman Özdemir gibi suçunu öğrenemeden ailesinden ayrı tutulan, ağır hastalananlar oluyor. Kendilerine polis tarafından “devlet zarar vermez, imzala” diye imzalatılan kağıtlar “terör üyesi olduğuna dair gözaltı tutanağı” çıkıyor.
Bunları gören hangi “gerçek demokrat”, hangi “insan haklarına gerçekten saygılı” vatandaş sessiz kalabilir?
Kapatma davasını “yargı darbesi” olarak gösterip şiddetle karşı çıkarken, neden cezaevinde tutulduğunu bilmeyen, torun torba sahibi insanların hastalanmasına, ölmesine kayıtsız kalan, hatta sevinenlere nasıl “demokrat” veya “insan haklarına saygılı” denebilir?
Aynı şekilde kapatma davası konusunda Türkiye’ye her tür baskıyı saygısızlık boyutunda yapan, demokrasi öğretmeye kalkan Avrupa Birliği’nin bu haksızlığa, adaletsizliğe, insan hakları ihlaline tek bir kez itiraz etmemesi, “bu nasıl bir hukuk düzenidir” dememesi, basınının çıt çıkarmaması çok garip bir çelişki değil midir?
AB, Türkiye’ye insanların hakkında iddianame olmadan, neyle suçlandığını bilmeden (bazıları sadece bir dernek üyesi oldukları için) 13 ay hapse tıkıldığı tek bir Avrupa ülkesi göstersin, sonra bu çelişkiyi anlamamanızı beklesin.
Yaptıkları tutarsızlığın, kötü niyetin daniskasıdır, başka bir şey değil!
(Not: Sevgili okurlarım, Perşembe günkü yazımda yanlışlıkla “Tayyip Erdoğan’ı delikten süpürmeyin” sözünü Egemen Bağış’ın söylediğini yazmışım. Cüneyt Zapsu olacaktı. Dün ise “güvenilirlik” kelimesi “güvenirlilik”olarak çıkmış, düzeltiyorum. Özürlerimle...)

*****


Hayrünnisa Gül nasıl örtündü?

Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım The Times’a verdiği bir röportajda: “Türbanın kadınları takmaya zorlayabileceğiniz bir şey olduğuna inanmıyorum” demiş.
Hiç değilse iki örnek verebilirdi oysa, türbanın kadınlara zorla taktırılabileceğine... Kendisi ve Emine Erdoğan’ı... Kendisi 15 yaşında Abdullah Gül’le evlendirilirken türban takmıyordu, sonra taktı. Emine Erdoğan ise ağabeyinin zoruyla, başta ağlayarak, üzülerek türban taktığını röportajlarda anlatmıştı.
Onlara olmuşsa başkalarına neden olamaz, buna nasıl kesinlikle emin olabiliyor ve yabancı gazetecilere neden yanıltıcı, gerçekten uzak açıklamalar yapıyorlar anlayamıyorum.
Tam aksine onlara bunun olabileceğini, Türkiye’de örneklerine sık rastlandığını, öğrencilere burs, kadınlara, eşlerine iş veya kazanç sağlanarak türbana ikna edilebildiklerini, ortam daha müsait olduğunda bu ikna yönteminin tesettürlü kadın sayısını çok kısa sürede katlayarak arttırabileceğini (ve arttırdığının bugüne kadar da görüldüğünü), devlet alanlarında dinî kıyafete, uygulamaya (veya “velev ki siyasi”) izin vermeyen laikliğin bu tür baskıları da önlemek açısından önemli olduğunu, laiklik ilkesine özen gösterilmesinin nedeninin bazı anlamsız ve kötü niyetli yazılarda anlatıldığı gibi başı açık kadınların ‘dekolteme karışacaklar’ korkusu olmadığını anlatmaları gerekirdi.
Röportaj verdikleri (ve Türkiye’ye siyasi baskıyla birlikte yargısına baskı yapan) yabancı gazeteler Türkiye’nin cumhurbaşkanı eşinin ya da iktidar partisi yöneticilerinin bu tür açıklamalarıyla iyice şaşırıyor, Müslümanlık konusundaki bilgisizliklerinin içinde debeleniyorlar.

BEYİN YIKAMA METODUYLA

Mesela yine The Times’ın iki gün önceki başyazısında şöyle bir cümle vardı: “Söz konusu olan, hem dindarlar, hem de inançsız yaşama hakkına sahip olanlar için demokrasiye saygıdır”... Evet, laiklik her din ve inançtan, hatta inançsız olan vatandaşlara eşit hakları ve huzuru sağlayan bir sistemdir ama Türkiye’deki sorun bu değil.
Türkiye’de laik vatandaşların (daha şimdiden) dindar olmadığı ve hatta inançsız olduğu yalanı yayılmaya çalışarak toplum bölünüyor, laiklik yanlış anlatılıyor, AB ve ABD de bu faaliyete ya gerçekten bilgisizlik nedeniyle veya bilerek destek veriyor.
Oysa Türkiye’deki laiklik iddia edildiği gibi katı veya militan değil. Bunu anlamak için devletin zirvesindeki türbanlı kadınlara, ülke çapındaki inanç ve ibadet özgürlüğüne bakmak yeterlidir. “Bir Fransa’da, bir bizde bu kadar katı laiklik var” diyenler yalan söylüyorlar.
Yarın devam ederiz...

DİĞER YENİ YAZILAR