İngiliz “The Independent” gazetesi Türkiye’den söz ederken “2004 yılından sonra reformların durma noktasına geldiğini, reformcu tavrın yerini Türkiye’de iktidar sarhoşu sağ partilere özgü ‘halkın iradesi’ söylemine bıraktığını” yazdı. Bu ‘halkın iradesi’ söyleminin Endonezya örneğindeki durumuna da bakmak gerekiyor.
Birkaç gün önce verilen “ÇOK ÖNEMLİ” ve üzerine basarak vurgulanacak bir haberdi.
200 milyon Müslüman’ın yaşadığı Endonezya’da 8 bin kişiyle yapılan anketin sonucuna göre;
- Halkın yüzde 45’i kadınların çarşaf giymesi gerektiğini düşünüyor.
- Yüzde 52’si şeriat rejimini savunuyor.
- Yüzde 40’ı hırsızlık yapanın elinin kesilmesi gerektiğini düşünüyormuş.
Bize çok uzak bir ülkedeki bu durum bizim için neden önemli acaba? Çünkü kısa süre öncesine kadar “200 milyonluk laik Endonezya mahalle mahalle dönüşüyor. Şeriat isteyenlerin sayısı giderek arttığı gibi kadınlar zorla çarşafa sokuluyor, Taliban’ınkine benzer bir baskı ortaya çıkıyor” haberlerini görmekteydik. O arada Anayasasında laik yazan Malezya şeriata geçti ve şimdi de Türkiye dışındaki son laik ve Müslüman çoğunluklu ülke bölge bölge hızla şeriata dönüşüyor.
“Hukuk devleti” olmanın, Anayasa’ya (onunla birlikte “Anayasa’nın koruyucusu olan Anayasa Mahkemeleri”ne) ve modern ceza hukukuna saygının önemi burada ortaya çıkıyor.
Eğer son zamanlarda sık sık tekrarlanan “milli irade ne isterse o olur” sözü doğru olsa, seçmenin çoğunun oyunu alan partinin veya toplumun istekleri; hukuk kuralları ile, Anayasa’yla sınırlı olmasa o zaman bu dönüşüm hiç de zor değildir.
Yani “yüzde 52 şeriat istiyorsa” şeriat gelecek demektir. Endonezya kendini nasıl koruyacak, bunu başarabilecek mi yoksa o da Malezya gibi dönüşecek mi bilemeyiz ama artık kesin olarak “dünyanın laik-demokratik rejime sahip tek Müslüman çoğunluklu ülkesi” olarak kalan Türkiye’nin çok dikkat etmesi gerektiğini bilmek zorundayız.
Acaba bu örneklerin hızla artması bize hâlâ bir şey anlatmıyor mu, yoksa diğerleri gibi Endonezya örneğini de mi yok farzetmeliyiz?
Ama pardon... Biz herkesten farklıydık değil mi?
Kuddusi Okkır ya suçsuzsa?
Son yıllarda bir değil birkaç tanıdığımın, arkadaşımın ani üzüntüyle, stresle kansere yakalandığına tanık oldum.
Artık bu bilimsel olarak da ispatlandı biliyorsunuz; yoğun stres kanser oluşumu ihtimallerini kat kat arttırıyor. Hastalık başlamışsa süreci hızlandırıyor.
Kuddusi Okkır cezaevinde kansere yakalandı ve hayatını kaybetti.
Eşi Sabriye Okkır onun gözaltına alındığında sapasağlam olduğunu, tahliye edildiğinde ise komada olduğunu söylüyor.
“Terörü finanse ettiği” iddia edilen merhum Okkır’ın hastane masraflarını ödeyecek kadar bile parası çıkışmamış.
Öte yanda birileri Anayasa Mahkemesi’ndeki davaya nispet yapar gibi “Ama efendim hani hukuk karşısında herkes eşitti, elbette herkes gözaltına alınabilir” yaygarasındalar.
İyi ama efendim orada iddianame ortadaydı, “herkes” neyle suçlandığını ilk günden biliyordu, burada 1 yıldır tutuklu olanlar hâlâ bilmiyor.
Ölen kişi de, ailesi de bilmiyor.
Ya sonunda Kuddusi Okkır’ın suçsuz olduğu, Ergenekon’la filan bir ilgisinin olmadığı anlaşılırsa? Onu kim geri getirecek, bu hatayı kim telafi edebilecek?
Benzer bir durumda tüm medeni ülkelerde ailenin açacağı birkaç milyon dolarlık tazminat davası (yine de ölümü karşılaması mümkün değil) kazanılabilirdi. Tabii o medeni ülkelerde böyle bir saçmalık da asla olamazdı ama...
Bizde hastane masrafları bile ödenmiyor, buna insan hakları faciası demeyip de neye diyeceksiniz?

