Nişanyan-dışkı ilişkisi

27 Haziran 2008

T urizmci Sevan Nişanyan artık ne yaparsa yapsın bundan sonra adı söylenir söylenmez akla “bir kavanoz dolusu dışkı” gelecektir.Arkadan da bu kavanozu bir kadının (hem de, üstelik eşinin) başından aşağı boca edişi... Bütün meslek hayatı boyunca kadınların haklarına, onlarla ilgili kanun değişikliklerine, onlara yapılan haksızlık ve saldırılara öncelikli yer veren, haksızlıkların giderilmesi için mücadele eden biri olarak inanın bu kadar berbat ve insanlık dışı hakareti, saldırıyı (tecavüz ve cinayet dışında) hiç görmedim.Yıllarca beraber yaşadığı, “eşim” dediği bir kadına karşı bu ne nefret, ne ölçüsüz öfkedir ki hayvanlara bile yapılsa karşı çıkılması gereken, düşüncesi bile akla gelmeyecek bir aşağılamayı eyleme dönüştürebilmiş.Aslına bakarsanız akli dengesi yerinde olan, en azından kendine saygısı olan birinin yapabileceği bir şey değil... Ama hakimler, avukatlar bilirler (biz de kadın hakları savunucusu avukatlardan duyarız), bu kadarı olmasa bile benzer saygısızlıkları çeken kadınlar var Türkiye’de...Sebebi bence yine “hak ettikleri yaptırım”ın ne toplum, ne de hukuk tarafından uygulanmamasıdır. Şimdi kadın kuruluşları, kadın yazarlar bu olaya tepki gösteriyor, Nişanyan’a çalıştığı gazetede yazı yazdırılmamasını istiyorlar ama bu istek gazete tarafından “iki kişi arasındaki kavga işine engel değildir” diye reddediliyor.Oysa ne kavgası?? Bu normal bir kavga değil, yazma iddiasındaki kişinin “kişilik bozukluğunu” gösteren, kendisi ve yazıları dışında gazetesinin ve hatta yazarlığın kalitesini düşürecek nitelikte bir “olay”dır.Sadece çalıştığı gazete tarafından değil, hakimler tarafından da ciddiye alınması ve hak ettiği şekilde cezalandırılması gereken önemde bir “olay”dır.Son zamanlarda genç kızlara, kadınlara “hakaret, tecavüz, cinayet” olaylarına gereken cezaların verilmeye başlanması adalete karşı kaybolan güveni de yeniden yeşertmeye başladı. Bu dehşet verici eyleme ne ceza verileceğini merakla bekliyoruz.Eşinin kafasından dışkı döken birinin “cumhuriyeti, devrimleri” filan ağzına alması ve hatta kitap yazmaya kalkması ise Türkiye’de herkesin kendini her şey zannetmesi trajikomikliğinin en belirgin göstergesidir.İnsan gülsün mü, ağlasın mı kestiremiyor.*****“İrtica korkusu” mu, “tehlikesi” mi?Uzun süredir yazılan, söylenen ama son haftalarda daha net şekilde ön plana çıkarılan iddia; Türkiye’de durup dururken bir rejim tehlikesi ve irtica korkusunun yaratıldığı... AKP’ye açılan kapatma davasının ve türbanla ilgili anayasa değişikliğine iptal kararının da bu korku temelinden ortaya çıktığı...Yani aslında ortada endişe yaratacak hiçbir neden, hiçbir gelişme yokken topluma “halüsinasyon gören kesimler, kurumlar tarafından” yersiz bir korkunun enjekte edildiği öne sürülüyor. Bununla birlikte iktidara çok yakın yazarlar arasında bile; “AKP laikliğin özenle korunmasının önemine inanan vatandaşları tedirgin edici polemikler üretti, rejim konusunda güvence veremedi” diyenlerin sayısı az değil.Bu Pazar Her Açıdan’ın sezon finalinde haftanın önemli gündem konuları, açıklama ve gelişmeleriyle birlikte “Türkiye’de irtica tehdidi, laik rejime karşı siyasi İslâm (yani İslâm devleti politikası) korkuları gerçeklere mi, kuruntulara mı dayanıyor” sorusunu tartışacağız...Cumhuriyet’in ve kazanımlarının tehlikede olduğu duygusu nasıl ve ne zaman ortaya çıktı, “laik-dindar” gibi anlamsız bir bölünme noktasına nasıl gelindi?Türkiye dışındaki laik ve Müslüman çoğunluklu ülkelerde bu yıl ne gelişmeler oldu?Milliyetçi Hareket Partisi uzun süre destek verdiği iktidar partisine şimdi neden karşı?Türk toplumu Atatürk devrimleriyle gerçekten travma yaşadı mı?Fethullah Gülen’in Türkiye siyasetindeki rolünü ve son açıklamalarını siyaset bilimciler nasıl değerlendiriyor?Kapatma davasının sonucu Türkiye’nin AB sürecini etkileyebilir mi?2008 yazında ne gibi gelişmeler olacak?Bunlar ve daha birçok sorunun cevabını bulacağınız programın konukları:MHP Grup Başkan Vekili Mehmet Şandır, Eski Devlet Bakanı, Yeditepe Üniversitesi “Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri Tarihi” Öğretim üyesi, hukukçu Önay Alpago, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Çarkoğlu olacak. “Avrupa ülkelerinde anayasa hukuku” uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ekrem Ali Akartürk ise programa telefonla katılacak.2007 Ekim ayında başladığımız sezonun son Her Açıdan’ı 29 Haziran Pazar günü, öğlen 12.30’da STAR’da. Gerçekleri duymak isteyenleri bekliyoruz.

Devamını Oku

Oohh, yasaksız demokrasi ne güzel!

26 Haziran 2008

Daha neler duyacağız bu kanunsuz, kuralsız ülkede bakalım? Sevmeyiz biz kanun manun, demokrasi dediğin yasaksız olmalıdır.Herkes, özellikle de yönetenler canının istediği her uygulamayı “demokrasi var” diye yapabilmelidir. Hele de karşılarında engel olacak kurum bırakılmamış, gerekli tüm köşeler ele geçirilmişse... Meclis çoğunluğunu örneğin ele geçirmek “millet iradesinin canının istediğini engel tanımadan yapabilmesi” olarak algılanmaya ve algılatılmaya başlamışsa.O zaman işte “devlete, millete ait arazileri” yağmadan koruyan kanunlar şıpın işi değiştirilerek yerel seçim öncesinde (poşetle yetinmeyecek) seçmene veya “sen benim sırtımı kaşı, ben de senin” diyen zengin destekçilere dağıtılabilir.İstisnasız her alanda yağmanın, talanın eksik olmadığı, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” anlayışının asla temizlenemediği, şeffaflık, temiz yönetim sözleri vererek gelen hükümetlerin ne hikmetse anında bu sözleri unuttuğu, rüşvetin hiç bitmediği şanssız ülkemizde olan budur.Kamu arazisini işgal eden ve üstüne siteler kuran “kanun tanımazlar”ın cezalandırılması için daha ağır yaptırımlar getirilmeliyken AKP’nin mevcut cezayı da kaldırdığını ve Bakan Şahin’in de bunu savunduğunu duyup “pes artık” dememek mümkün değil.Sahillerin, ormanların bir daha geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde işgalini sağlayacak, zaten taş yığınlarıyla dolmuş olan İstanbul Boğazı’nı tümüyle bitirecek bir değişikliği yapmaya hiçbir hükümetin hakkı yoktur. Türkiye’de “Ben yaptım oldu” uygulamaları çığrından çıkmıştır, bu değişiklik derhal durdurulmalıdır.*****Yanılıyorsun Ahmet Hakan! Özellikle beni kızdırmak için yaptığına inanıyorum, yoksa “siyasi taraf” olmayacağımı, bugün medyanın -artık- büyük kesiminde olduğu gibi parti destekçiliği veya karşıtlığı yapmayacağımı, en uç ve benimkilere karşı görüşlere bile saygı gösterdiğimi, (çok aşırı olmamak şartıyla) alaycı takılmaları bile hoşgörüyle karşılayabildiğimi bilir (hatta bunu köşesinde yazarak kutlamıştır da beni...) AKP’ye açılan kapatma davasından sonra da tüm yazılarım ve programlarımda olaya “somut eylem ve konuşmalar”la ilgili yorumlarım ile “yargıya, hukuka saygı” çerçevesinde baktığımı, o parti-bu parti hangisi olursa olsun partilerin kapatılmasını istemediğimi ama Anayasa’ya aykırı eylemlerin, söylemlerin kanıtlanması durumunda buna çözümün demokratik yolla, elbette birçok ülkedeki gibi yüksek mahkeme yoluyla bulunmasını da doğal karşıladığımı (Anayasa üzerine yemin ederek Meclis’e girenlerin Anayasa’yı ihlal etmemesi gerektiğine inandığımı) bilir.Yalnız o değil, bugüne kadar yazdığımla çizdiğimle beni tanımış olan herkes bilir.Ama Ahmet Hakan buna rağmen yine de kalkıp “AKP kapatılırsa kim ne yapar” başlıklı yazısında benim adımın karşısına “kapatma partisi düzenler” yazabiliyor. Bunu neden yapıyor bilmiyorum ama sormak isterim doğrusu; Neden Ahmet Hakan?Ve hangi yazıma, hangi konuşmama dayanarak?*****Terim’in bir özür borcu var Çarşamba akşamı Avrupa Kupası yarı finalinde “Dünya ve Avrupa” şampiyonlukları olan Almanya karşısında da muhteşem bir maç çıkardık. Türk Milli Takımı’nın maçlarda son dakikaya kadar çelik gibi bir irade ve moralle gelmesinin tesadüf olmadığını biz de, dünya da gördü.Ayhan’ın kafası kötü şekilde yaralandıktan sonra kanlar içinde tekrar sahaya dönmesi bence inanılmazdı. Ama daha inanılmaz olanına maçın sonunda şahit olduk.Fatih Terim; zaten hakkı olan bir galibiyeti alamamanın yıkımı içindeki Milli Takım oyuncularına hemen o dakika, soyunma odasına girer girmez “Hakkınızı helal edin” diye veda etmesi, bir başka takıma gideceğini söylemesi Takım’da olduğu gibi şok üstüne şok yaşamaya pek alışkın halkımızda bile (ve tabii bende) şok etkisi yarattı.Maçın bitiminden 5 dakika sonra konuşan bir futbolcumuzun “Kazanamamak ile Terim’in konuşması” şokunu aynı anda yaşadığını gösteren derin üzüntü ifadesi ve sözleri unutulacak gibi değil.Dün gazeteler, köşeler Terim’i övüyor, ona özür borçlu olduğumuzu anlatıyordu.Oysa kaybedilen maçlar sonrasındaki hazımsız tavırları, hele de özellikle yarı final maçı sonrasında öfkesini Milli Takım’dan çıkarması nedeniyle asıl Terim’in kendisi oyuncularına ve Türkiye’ye bir özür borçludur bence.İsterse 10 yabancı takım onu davet etsin, bu yarattığı havayı değiştirmeyecek, hatalarını unutturmayacaktır.Özür dilemediği takdirde!

Devamını Oku

Fırat açıkladı: “Konuşamayacağım yerde durmam”

26 Haziran 2008

Dün AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’la telefonda konuştum. AKP’nin MYK toplantısında “Devrimlerin halkta travma yarattığı”nı söylediği N.Y Times röportajıyla ilgili açıklama yapmak istediği ama buna bazı MYK üyeleri tarafından engel olunduğu haberi Salı günü ajanslardan (bu haber ANKA Ajans’tan) diğer haberlerle birlikte bize geldi ve ben de haberi değerlendirerek “Fırat’ı ben programımda konuştururum” başlıklı yazımı yazdım.Biliyorsunuz, hangi parti olursa olsun veya kim olursa olsun en dikkat ettiğim şey haksızlık yapmamak, futbol takımı tutar gibi taraf tutmamaktır. Cumhuriyetten, laik-demokratik rejimden yana taraf olduğum tartışılmaz ama bunun dışında asla parti tutmam, bu şekilde taraf olmam.AKP’li bir yöneticiye veya milletvekiline gerekli soruları nasıl soruyorsam aynen CHP’li veya MHP’li olanlara da sorarım. Örneğin, daha 2 hafta önce CHP Genel Saymanı Mustafa Özyürek’le Her Açıdan’da yaptığımız konuşmada “Önder Sav ve Kanaltürk”le ilgili sorulabilecek en zor soruları sorduğumu ve gereken her yorumu yaptığımı izleyenler görmüşlerdir.Dengir Mir Mehmet Fırat telefon konuşmasına oldukça kızgın şekilde “Bu haberin doğru olmadığını, kendisine böylelikle bir linç kampanyası açıldığını” söyleyerek başladı ki beni “Aşil’in topuğundan” vurmuş oldu. Yanlış bir haber, linç kampanyası, bunlar benim hiç içinde olmak istemeyeceğim şeyler...Fırat “Bu konuyu çok kişinin yazdığını, fazla üzerinde durmadığını ama kendisini daha iyi tanıyan ve doğrulara, tarafsızlığa önem veren biri olarak benim yazımın onu etkilediğini, üzdüğünü, önce onu arayarak gerçeği öğrenmemi beklediğini” söyledi.Ben de ona “Son zamanlarda laiklikle birlikte ‘Atatürk, cumhuriyet, devrimler’ de sık sık saldırıya uğradığı için artık ‘tek cümlenin bile’ üzerinde durulduğu, hele bu cümle iktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı tarafından ve yabancı basına söylenmişse durulmasının doğal olduğu, buna kızmamaları gerektiği” cevabını verdim.“DEVRİM TRAVMA YARATIR” Dengir Mir Mehmet Fırat daha sonra bu sözlerinin 2 saatlik bir röportajdan cımbızla çekildiğini, o röportajda cumhuriyetin kurulma zorlukları, Osmanlı’dan yeni bir yaşam biçimine geçiş ve cumhuriyet sonrasını anlatarak sosyolojik bir tespit yaptığını, bunları basın toplantısında da açıkça belirttiğini söyledi ve şöyle devam etti: “Devrimlerin öyle veya böyle olduğundan söz etmedim, kötü oldu demedim, travmatik olduğunu söyledim ki zaten devrimler travma yaratan değişikliklerdir, evrim değildir, bir süreçle yapılan reform değildir... Fransız devrimi de travma yaratmıştır ve etkileri uzun süre devam etmiştir.” Röportajın İngilizce’den bire bir tercümesiyle gazetelerde verilen haberler arasında fark olduğunu, yanlış haber ve yorumların kendisini yıpratma amacı taşıdığına inandığını söyleyen Fırat daha sonra MYK toplantısıyla ilgili habere değinerek “Toplantıda benim konuşturulmamam gibi bir durum asla olamaz. Ben siyasette konuşacak meydan sıkıntısı çekmem, bana söz verilmeyen yerde de durmam. Koltuk, mevki böyle bir durumda benim için hiçtir” dedi.Ben iyi niyetimi koruyor ve bu açıklamadaki içtenliğe inanıyorum. Dengir Mir Mehmet Fırat’ın Türkiye’nin rejimine, cumhuriyet devrimlerine zarar vermek istemeyecek bir siyasetçi olduğuna da...Umarım zaman beni haklı çıkarır.Bu olay, özellikle yönetici konumundaki siyasetçilerin her cümlelerine -yanlış anlaşılabileceğini de düşünerek- dikkat etmeleri, polemik yaratacak söylerden kaçınmaları gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu.

Devamını Oku

Darbeye karşıyız, hukuka değil!

24 Haziran 2008

Geçen Pazar gecesi geç saatlerde VATAN’ın internet sitesinde bir başka yazının üzerine yanlışlıkla benim ismim ve fotoğrafım konunca olmuş karışıklık.Yazıları internetten okuyanlar benim o mitinge katıldığımı zannetmişler. Aslına bakarsanız bir yazar ve televizyoncu olarak her toplantıya, mitinge katılıp gözlem veya çekim yapmamız son derece doğaldır. Ama şu anda Türkiye’de “yargıya, yüksek mahkemelere karşı bir hareket” yürütüldüğü, rejime duyarlılık gösteren üniversitelere, sivil toplum kuruluşlarına, medya kesimine olduğu gibi görevi Anayasa’ya uygunluğu korumak ve Anayasa’yı yorumlamak olan Anayasa Mahkemesi’ne de “orduyla ilişkili” etiketi yapıştırılmak istendiği için bu dönemde mesleki nedenle bile böyle bir mitinge katılmam.Eğer gerçekten ortada bir darbe ihtimali olsa, ilk tepki gösterenlerden, en önde yürüyenlerden biri olurdum. Türkiye’de gerçekleşmiş darbelere bugüne kadar yazılarımda gösterdiğim tepkiler, Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’a ABD’de onu izleyenlerin “Kurtar bizi Paşam” diye bağırması haberi üzerine yazdığım “Aman Paşam, bu kez biz kurtaralım” başlıklı tepki yazım üzerine Genelkurmay’ın “orduya karşı yazarlar” listesine alınmış biri olarak neye karşı (orduya değil, darbeye), neye taraf olduğum ortada zaten...Bırakın bunu, babası 27 Mayıs darbesinde Yassıada’ya götürülmüş, 12 Eylül darbesiyle siyasi hayatının zirvesindeyken buna son verilmiş bir siyasetçinin kızı olarak da farklı davranmam beklenemez.Ama bütün bunlar kendi ülkemin ordusuna düşman olmamı, ilgili ilgisiz her olayda ona tepki göstermemi de sağlamaz. Bir darbe tehlikesi görsem konuşurum ama siyasi hatalara hukuk yoluyla, demokratik kurumların, kuralların işlemesi yoluyla çözüm bulunmasına (asıl bu şekilde bir ordu müdahalesinin önünün tıkanmasına) karşı çıkan ve cumhuriyete sadık kim konuşsa (üniversite darbesi, yargı darbesi gibi) darbe yakıştırması yapanlara da destek vermem.Genelkurmay belgesi diye bahsedilen ve “medyanın, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin kullanılacağı” da belirtilen (tesadüf bu ya, hep rejime duyarlı kesimler ordu tarafından kullanılıyor) belgeler de beni hiç ilgilendirmez.Benim bildiğim aklı başında, kendinden emin, konuşacağı kişileri, katılacağı toplantıları dikkatle seçen insanları hiç kimseler kullanamaz. Bugüne kadar da kullanamamıştır. Basında -her şeye, tüm kuşatılmışlığına rağmen- böyle insanların sayısı az değildir.Ama çeşitli nedenlerle kullanılan, kullanılmaya hazır olan ve hatta “Ben de varım, kullanın” diyenlerin bunu anlaması da beklenemez tabii!*****Ben Fırat’ı konuştururum AKP’nin MYK toplantısında Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat konuşturulmamış. New York Times’a yaptığı bir konuşmada geçen “Atatürk devrimleri Türk halkında travma yarattı” sözleriyle her kesimden tepki alan Fırat’ın bu konuda açıklama yapmak istemesine Başbakan “konunun uzatılmamasını istediği için” izin vermemiş, bazı MYK üyeleri ise böyle bir demecin bu süreçte gündeme gelmesinin doğru olmadığını belirterek “Konuşmaya gerek yok, biz konuyu televizyondan izledik” demişler.Aslında hem Başbakan böyle bir konunun uzatılmamasını istemekte haklı, hem de MYK üyeleri böyle bir demecin bu süreçte gündeme gelmesinin yanlışlığı konusunda haklı. Ama MYK üyeleriyle ilgili bir çelişki de açıkça görülüyor “televizyondan izledik, yeterli” kısmında...Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianameyi “google’a bakarak hazırladığını” savunmasında tepki şeklinde dile getirmiş bir partinin (ki iddianameye karşı savunma imkanı var) mensuplarının “televizyondan izledikleri haberin yeterli olduğunu” söylemesi kendileriyle çelişkiye düştüklerini gösterir. Fırat’ın açıklamasını dinlemeleri, ona bu fırsatı vermeleri gerekirdi.Onlar vermemiş ama ben eğer isterse Dengir Mir Mehmet Fırat’a 29 Haziran’daki Her Açıdan programımda bu imkanı sunmaya hazırım.Buyursun açıklasın, hepimiz merakla dinleriz söyleyeceklerini!

Devamını Oku

Atatürk olmasa travmayı görürdünüz!

23 Haziran 2008

Dengir Mir Mehmet Fırat’ın Atatürk devrimleri için “Türk toplumu bir travma yaşamıştır” sözü birçoğunuz gibi bende de şok etkisi yaptı. Onun veya bir başka siyasetçinin; “Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum. Çünkü Atatürk yüzünden inançlarımı yaşayamıyorum. Hatta işgal kuvvetlerini bile tercih ederdim” benzeri sözler söyleyen türbanlı kadının ağzıyla konuşması ne derseniz deyin insanı hayretler içinde bırakacak niteliktedir. Anlamak mümkün değil.Atatürk Milli Mücadele tamamlandıktan sonra hangi şehre gitse vatandaşların coşkun sevgisiyle karşılanmış, onlar işgalin sıkıntılarını, kayıplarını yaşadıkları için yapılanları, devrimleri nankörlükle değil, takdirle karşılamışlar. Ben ailemin büyüklerinden, anneannemden, annemden de dinledim bunu... Onlar da koşarak, mutluluktan, heyecandan ağlayarak gitmişler Antakya’yı ziyaretinde...Fazla söze gerek yok bence sadece şunu söylemek lazım; asıl Atatürk olmasaydı siz travmayı o zaman görürdünüz.*****Hiçbir yürüyüşe katılmadım!Bir okuyucumuz mektubunda benim “darbeye hayır” yürüyüşüne katıldığımdan bahsetmiş. Bunu nereden çıkardı, bir yerde mi yazıldı bilmiyorum ama olayın yüksek yargıdaki bir davayı darbe ile ilişkilendirerek etkisiz kılmak, halkın düşmanlığını çekmek ve ilgili partiyi mağdur duruma düşürmek olduğunu biliyorum. Eğer bir siyasi partinin Anayasa’ya karşı hataları olmuşsa, Anayasa ihlali yapıldığı ilgili yargı kurumları tarafından saptanmışsa buna demokratik yollarla (hukuk devletinde hukuk yoluyla) çözüm bulunması gerekir. Ben de buna inanırım. Onun için böyle bir yürüyüşe katılmam mümkün değil. Duyurmuş olayım.Akşam saatlerinde aldığım bir mektupta da bir başka okuyucu (Beşir Gödeneli); “CIA’nin İstanbul’da düzenlediği mitinge neden katıldınız” diye soruyor. Demek ki birileri benim adımı bu mitinglere katılanlar arasına yazmakta... Açıkça söylüyorum, ben yalnızca “3 cumhuriyet mitingi”ne katıldım. Onlar dışında bir mitingde tek bir fotoğrafımı gösterene büyük ödül (diyelim ki 10 bin YTL) veririm.Veya alnını karışlarım! ***** Mehmet Öz... Beyin değil kalp!Gelecek hafta uzun süredir kendisiyle röportaj yapmayı istediğim dünyaca ünlü kalp cerrahımız Prof. Dr. Mehmet Öz’le yaptığım ve beğeneceğinize, büyük bir ilgiyle izleyeceğinize emin olduğum (bugün bir kısmını gazetede yayımladığımız) röportajı STAR’da yayınlayacağım.Bunu da geçen Pazar program sonunda anons ettim. Ama genellikle program süresini geçerek ve uyarılarla bitirdiğimiz için aceleyle “kalp cerrahı” yerine “beyin cerrahı” demişim. Ekranda hata yapmama alışık olmayan izleyicilerim hemen mektuplar yağdırdılar.Ne diyor Orhan abimiz ? “Hatasız kul olmaz” di mi?İzin verin de ben de ara sıra kendi stokumdan kullanayım... Özürlerimle...(Not: Bu arada, Mehmet Öz’ün kitaplarına baktığınızda “kalp ve beyin”in hep paralel olarak ele alındığını görüyorsunuz. Kalp için zararlı olan her şey beyin için de zararlı.)

Devamını Oku

Zaferin hatırına!

21 Haziran 2008

En çok Hırvat takımının teknik direktörü Biliç’in sözlerine güldüm ben:“Bu yaşadıklarım hayatım boyunca bir hortlak gibi beni takip edecek... Günlerce ağlayacağız” demiş.Doğrusu haklı adam, bizim takımın son maçların son dakikalarında, tam herkes (belki kendileri bile) kaybettiklerini düşünürken yarattıkları mucize yenilenleri hortlak gibi gece gündüz rahat bırakmaz. Uykularında bile aynı anları tekrar tekrar yaşatan kabuslar görürler.Eh, ne yapalım geçmiş olsun. Bir süre sakinleştirici almaları gerekecek... Durum bunun aksi olsa aynı şeyi biz yapacaktık.Fakat şaka bir yana bizim takımın bu son dakika sürprizleri sadece Türkiye’ye değil dünya futboluna yepyeni bir boyut getirdi. Artık rakip takımların “son dakika sürprizlerine hazırlık” için yoğun çalışma yapması gerekiyor. Teknik direktörler yepyeni bir teknik geliştirmek zorunda kalacaklar.Türk Milli Takımı’na ‘helal olsun’ derken onların bu son sürprizi yüzünden bugünkü Her Açıdan’ı farklı bir kıyafetle açmak zorunda kalacağımı da bildirmek zorundayım.“Artık kazanmamız çok zor” diye düşünerek “kazandığımız takdirde” bunu yapacağıma söz verdim, sözümü tutacağım. Ama siz de lütfen “görünce gülmeyeceğinize” söz verin.Detayları programda anlatırım. *** AB’ye almamak için ayak oyunları Avrupa Parlamentosu Başkanı’nın “AKP için kapatma kararı verilirse bunun sonuçları olur” lafı daha önce çeşitli AB temsilcilerinden gelen benzer tehditlerden farksız. Mahkemeye baskıya devam ediyorlar...“Sonuçları olur” ne demekse... Açık açık da söylemiyor, aba altından sopa gösteriyorlar, bizde de isteyen bu sözü alıp o “durur” demediği, hatta “devam eder” dediği halde üstüne “AP Başkanı parti kapatma olursa AB süreci durur dedi” yazıyor.Benim yazacaklarımın verilecek kararla ilgisi yok, o Mahkeme’nin bileceği iştir, öyle ya da böyle karar ne olursa olsun AB’nin tutumundaki iki yüzlülükle ilgisi var.Sanki Avrupa’nın birçok ülkesinin anayasasında parti kapatma hukuku ile ilgili maddeler yokmuş, hiçbir AB ülkesinde kapatma davası açılmamış gibi Türkiye’ye “demokrasi-anti demokrasi” baskısı yapılıyor.Bugüne kadar türlü nedenlerle “AB’ye almayız” tehditleri savurdular, şimdi zaten Sarkozy’nin bu konuda elinden geleni yaptığını bilmeyen yokken bu “kapatma davası” fırsatını değerlendirmeye çalışıyorlar. Oysa...AB’nin kurucu ülkeleri arasında yer alan Belçika’da 2004 yılında “Vlaam Blok” isimli parti ırkçılık suçlamasıyla kapatılmış. AB ülkeleri arasında olan İspanya’da bu yıl, 2008’de Anayasa Mahkemesi 2 Bask yanlısı partiye kapatma davası açmış ve genel seçimlere girmesini de yasaklamış.Haydi Almanya ve diğer ülkelerde açılan davaları unuttuk diyelim, bunlar ne?Belçika ve İspanya AB’de mi değil yoksa bunlar gerçekten Türkiye’yi AB’ye almamak için neden mi arıyor?Şaşkınlar mı ne? *** Zeki Sezer çok beğenilmiş Geçen Pazar DSP Genel Başkanı Zeki Sezer Her Açıdan’ın konuğu oldu. O günden bu yana da Sezer’in “konuşmalarını, uzlaşmacı ve sakin tavrını çok beğendiklerini” bildiren ve “haberlerde sürekli yer alan iki lider” dışında ve tercih edilebilecek lider havasında birini nihayet enine boyuna dinleme fırsatı verdiğim için teşekkür eden mektupların arkası kesilmedi.Çok sayıda gelen tepkiler bana televizyonun ne kadar etkili bir iletişim aracı olduğunu gösteriyor. Demek ki ekranlarda fazla görünmeyen Zeki Sezer’i iyi dinleyip anlayamamışlar bugüne kadar...Bunda medyanın da hatası var. Türkiye’de iktidar ve ana muhalefet dışındaki partiler ve liderleri seslerini fazla duyuramıyor, bu fırsat verilmiyor.Kendi payıma düşen görevi yaptığım için mutluyum. Sayın Sezer’in konuşmalarını ben de takdir ettim.

Devamını Oku

Orduyu kaşıma faaliyeti

20 Haziran 2008

Dinci gazeteler ile iktidarın sözcülüğünü yapanlarda bayağı yorucu (daha çok kendileri için) ve yoğun bir çalışma söz konusu... Çalışmanın içinde yer alan köşe yazılarının çoğu Çankaya’da özel yemeklere ve elbette dış gezilere davet edilen isimlere ait...Malumunuz bu isimler genellikle değişmiyor, son dönemde iktidar partisi “medya” denince sadece “kendi medyası”nı anladığını defalarca gösterdi.Her neyse bu yorucu faaliyetin ana fikri (o yemeklerde hazırlanan bir proje midir bilinmez) orduyu kaşımak, hiç gündemden düşürmemek.Bir yandan başkalarını ve tabii yargıyı orduyla ilişkilendirmeye çalışır, meslektaşlarını durup dururken darbe taraftarı olmakla suçlarken kendileri devamlı, her yazılarında darbe çağrısı yapar gibiler. Adeta demokratik kurumların işlemesi ve rejime karşı oluşacak tehlikelere, Anayasa ihlallerine “demokrasi içinde” önlem alması yerine “darbe olsun daha iyi” havası hakim.Dikkatle bakınca çok enteresan geliyor hakikaten. “Yargı yetkisini aştı” eleştirisi getirmek değil bu, daha önce benzer durumlar yaşandığında görülmemiş şekilde sürekli orduyu işin içinde göstermeye çabalamak. Kendileri gibi davranmayan, hukuka, yargıya saygı gösteren medya kesiminin de askerle ilişkili olduğunu iddia etmek.Kısacası ordunun sessiz kalması, demokrasinin işlemesi onları fena halde rahatsız ediyor. Darbe, hukuk darbesi laflarını mümkün olduğunca tekrarlayıp kafaları karıştırarak iktidarı mağdur durumuna düşürmeye katkıda bulunmak istiyorlar.Ama artık bu komplo teorileri kabak tadı verdiği için hiç inandırıcı olmuyor. Tam aksine, kurdukları komik bağlantılar “bu nasıl mantık” dedirtiyor. *****Anayasa Mahkemesi erken seçimi durdurabilir mi? Bildiğiniz gibi AKP “kapatma davası savunması” ile ilgili süre haklarını kullanmıyor, savunmasını süre bitmeden veriyor ve davanın bir an önce sonuçlanmasını istediklerini tekrarlıyor.Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek de bunun nedenini “Davanın uzamasını istemiyoruz. Belirsizlik Türkiye’ye zarar verir” şeklinde açıkladı. Ama acaba AKP için daha öncelikli nedenler var mı?Bu acelenin sebebi ne olabilir?Anayasa Mahkemesi’nin (AKP’nin beklediği gibi) kararını Ağustos ayında vermesi mümkün mü?Bu davaya “google davası” denebilir mi?İktidar partisi erken seçim kararı alırsa AYM’nin “AKP için” bunu durdurma yetkisi var mı?Laiklik Yargıtay Başsavcısı’nın iddianamede açıkladığı gibi “bir yaşam biçimi” olabilir mi, yoksa sadece “devletin bir niteliği” mi?Refah ile Fazilet Partisi’nin kapatma dönemlerinde neler yaşandı?Avrupa Birliği AKP davasının sonucuna göre Türkiye’yle müzakereleri durdurma hakkına sahip mi?YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın imam hatipler için söylediği “Bu zıkkımların adını değiştirelim” sözünün nedeni ve sonuçları ne olabilir?Bu hafta Her Açıdan’da bu soruları ve daha birçok soruyu Türkiye’nin en iyi Anayasa Hukuku uzmanlarından (ve eski Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı) Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, AKP eski Bursa Milletvekili ve Anayasa Komisyonu Bşk. Ertuğrul Yalçınbayır, eski Refah Partisi Trabzon Milletvekili ve RP kapatma davası savunmasını hazırlayan (Erbakan’ın da avukatlığını yapan) Anayasa Komisyonu üyesi Şeref Malkoç, laiklik ve dinler uzmanı, araştırmacı yazar Aytunç Altındal’la birlikte tartışacağız.Pazar günü öğlen 12.30’da her zamanki gibi STAR’da...Gerçekleri öğrenmek isteyenleri bekliyorum.

Devamını Oku

Elleriniz kırılsın İnşallah!

19 Haziran 2008

Maganda” kelimesi hafif kalıyor, “sapık” bunlar, ruhsuz, aşağılık, cani, canavar... Ve daha en kötü, en cehennemlik hangi tanım varsa o...Kompleksli, pis ellerine aldıkları silahlarla kararttıkları her hayatı duyduğumda eksiksiz bunları yazdım. Hakimlere rica üstüne rica ettim, adeta yalvardım ‘verin şunlara ağır müebbet hapis cezasını, hiç değilse diğer canilere caydırıcı etki yapsın’ diye, hiç fayda etmedi (Bu durumlarda idam cezası olmalı, ne derseniz deyin!)Daha önce bir başka maçta aynı olayı yine yazmıştım; Çek maçı bittiği dakika (hatta saniye) sanki oturduğum binanın etrafında savaş çıkmış gibi silahlar patlamaya başladı. ‘Eyvah’ dedim ‘Yine hangi çocuğun, hangi masumun canını alıyorlar acaba’... Yanılmamışım. Her seferinde olduğu gibi bu kez de birileri, maganda değil “aşağılık sapıklar”ın kurbanı oldu.İstanbul’da maç sonrası (hem de babaannesi dışarı çıkmasına izin vermediği için evinin bahçesinden) fişek gösterisini izleyen 10 yaşındaki İzel başına isabet eden kurşunla yaralandı, beyin zarı zedelendi ve yüzü tanınmayacak hale geldi.Yani zavallı küçük kız ölümden zor kurtuldu.MANŞET ÖNEMLİ!Dün gazetelerde Tarsus’ta iki esnafın kurşunlarıyla iki kişinin öldüğü haberi de vardı. Benzeri en ilkel ülkelerde bile görülmeyecek bu olaylar neden hep Türkiye’de oluyor ve neden arkası kesilmiyor, sonu gelmiyor?İktidarlar sadece oy, kadrolaşma, ihale kapma, yalan dolanla milleti aldatıp kutuplaştırma ile meşgul oldukları ve bu ÇAĞDIŞI sorunları çözecek zaman kalmadığı için olabilir mi?Cevabı da ben vereyim; evet, durum aynen böyledir.Ne vahşi sapıkların kurşunlarını, ne tecavüzünü cinayetini, ne trafik cinayetlerini önleyecek zamanları yok... “Biz daha iyiyiz” diye gelenlerin hiçbiri “daha iyi” olamadı.Hıncal Uluç bu hasta yaratıkların “cinsel iktidarsızlıklarını, eksik erkekliklerini saklamak için silaha saldırdığını” yazmış. Bende eksik kalan hakaretleri de etmiş, eline sağlık.Ama çözüm konusunda medyanın tümünü suçlamasına hak veremedim; ben yazıyorum, o yazıyor ama önemli olan manşetler...Her benzer olayda, siyasi “dön baba dönelim” konuları geriye itip bu olayları manşetten vermek ve en ağır cezayı milletçe istemek gerekiyor.Aksi takdirde daha çok İzel’lere ağlayacağız.*****İşte “daha fazla” özgürlük! Çarşamba günü Vatan’ın birinci sayfa haberiydi “İran’da yaz nedeniyle başlayan kılık kıyafet kontrolü”...Küresel ısınma nedeniyle birden bastıran aşırı sıcaklarda çarşafın veya uzun pardösülerin sıkıntısına dayanamayan ve pantolon, tünik, yazlık elbise ve saçlarına örttükleri şallarla Tahran’da sokağa çıkan kadınlar 14 ayrı noktada denetim yapan ahlak polisleri tarafından gözaltına alınmış.Hepsi bu ahlaksızlığı (!) bir daha yapmayacaklarına dair belge imzalamak zorunda kalmışlar. İkinci kez yakalanan “sakıncalı kıyafet” giymiş 7 kadın tutuklanmış.O da yetmemiş polis “hangi mağazadan aldıklarını” sorgulayarak mağazalardaki ahlaksızlık (yani pantolon-ceket, uzun kollu elbise gibi) kıyafetlere de el koymuş.Geçen yıl aynı kontrollerde 3500’e yakın kadının gözaltına alındığı bildiriliyor.Burnumuzun dibinde “din diktatörlüğü gelince neler olduğunu” görmeyecek değiliz elbette. İçinde “cumhuriyet” olan her rejimin demokratik olmayacağını, özellikle “dinin siyasallaşması sonucunda toplum yaşamının da kolayca baskıya dönüşebildiği İslâm ülkelerinde” bu demokrasiyi sağlayabilecek asıl faktörlerin “laiklik ve hukuk” olacağını hatırlatmayacak da değiliz.ABD’de Washington Post gazetesi de Yemen’deki olayları haber yapmış. Kendi ahlak polisini kuranların -hiçbir resmi yetkileri olmadığı halde- nasıl sorgulama yaptığını, burkalı öğrencileri bile “Taliban’dan beter” tartakladığını... İran gibi ülkelerdeki rejime, Humeyni’ye hayran olan, Türkiye’yi bu gibi ülkelerde görülen baskıdan koruyacak önlemleri almayı başarmış Atatürk gibi bir dehayı ise beğenmeyenlerin dikkatle izlemesi gereken örnekler bunlar.“Türbana daha fazla özgürlük” diyerek kadın üzerinden, kadını kullanarak başlatılan mücadele sonucunda gelinen özgürlük noktası bu işte.Daha açık nasıl anlatılabilir bilmiyorum.Keşke bu anlayıştaki insanlarımızın kısa süre için İran, Suudi Arabistan, Yemen, Malezya, Pakistan, Afganistan gibi ülkelerde yaşaması mümkün olsa. Galiba ancak o zaman fark edecekler olayı...

Devamını Oku