Bildiğiniz gibi artık Türk medyasının büyük bir çoğunluğu iktidara “çok yakın” isimlerin elinde... Bunu anlamak için araştırma yapmanıza filan da gerek yok, gazeteleri açıp haberlerin yapılış tarzına ve köşe yazılarına göz atmanız yeterli. Bir başka ülke medyasında asla göremeyeceğiniz, Türkiye’de de benzeri daha önce görülmemiş bir “futbol takımı tutar gibi” gözü kapalı destekleme durumu mevcut.
İktidara çok yakın medya dışındakilerin bir kısmı da son yıllarda “liberal demokrat” olmakla “kayıtsız şartsız iktidar destekçisi” olmayı karıştırmış vaziyetteler.
İktidarı destekleyenlerin bir kısmına (veya yakınlarına) ayrıca iktidar tarafından gayet kazançlı işler verildiği de biliniyor. Bunlara bir de yurt dışı seyahatlere, özel yemeklere Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak katılmanın, bugüne kadar hiçbir dönemde olmadığı kadar pohpohlanmanın keyfini eklerseniz “vazgeçilmesi çok zor” bir durum ortaya çıkıyor.
Bir tarafa kendi çıkarlarını, bir tarafa ülke ve toplum çıkarlarını koyunca ikinciyi tercih etmek esaslı bir irade ve sıkı bir karakter ister. O da herkeste yoktur yine bildiğiniz gibi...
Durum böyle olunca medyanın, zaten aslî görevi ve kendisine “yasama, yürütme ve yargı”dan sonra “4. kuvvet” denmesinin de nedeni olan “dürüst ve tarafsız haberciliği, toplum adına iktidarları denetleme işlevi” ortadan kalkmış oluyor ki şu anda Türkiye’deki tablo maalesef (medyanın büyük bir kesiminde) budur.
Son yıllarda, özellikle son haftalarda bunun üstüne bir de “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” atasözünü ya da “hem kel, hem fodul” deyimini hatırlatacak bir taktik ortaya çıktı bu medya kesiminde... Kendileri özgür olamadıkları, bu anlayışla hiçbir zamanda olamayacakları için duydukları vicdan rahatsızlığını kendilerine benzemeyen, aslî görevini unutmayan gazete ve gazetecilere türlü yakıştırmalarla saldırarak hafifletmeye çalışıyorlar.
“Kendin yükselemiyorsan rakibini aşağı çek” taktiği... Tabii bunu yaparken her tür iftira, yalan, hakaret de kullanılınca kendi okuyucusunu -en azından bir kısmını- inandırabiliyor.
Son haftalarda yargının da nasibini fazlasıyla aldığı iftiraların, yakıştırmaların benzeri AKP medyası tarafından; yok orduyla, yok CHP’yle, darbeyle, derin devletle, çetelerle ilişkilendirmeler “hukuk devletini, cumhuriyetin temel ilkelerinin korunmasını” savunan medyaya da yapılıyor.
BABAHAN’A SORALIM
Özellikle de bu Ergenekon ilişkisine bayılıyorum ben, AKP’yi eleştiriyor veya “yargıya saldırılar”da işbirliği yapmıyorsanız kafadan Ergenekoncu oluyorsunuz.
Çeteci, karanlık işleri destekleyenlerden...
Neden? Çünkü sadece ve sadece AKP çetelerin üzerine gidiyor (!); o olmazsa
Ergenekon, Ayışığı veya her neyse ortaya
çıkarılamaz. İnsanlara devamlı olarak
“kapatma davası”na karşılık bu
pompalanıyor.
Oysa aynı suçladıkları medya her dönemde her karanlık olayın üzerine gitmiştir, bugün de en az kendileri kadar merakla (ama henüz yargıda olan ve iddianamesi bile açıklanmamış bir davada kendileri gibi her gün ayrı bir senaryo yazmadan, yani daha saygılı olarak) Ergenekon davasının sonucunu beklemektedir.
Sabah gazetesi (ve benzerleri) VATAN dahil birçok gazeteye açık açık veya ima yollu “CHP medyası”, “Kartel medyası”, “Ergenekon medyası” gibi etiketler yapıştırıyorlar.
Ergun Babahan’a bir soru; hatırlamaya çalışsın bakalım Sabah’ın cemaatlerin, tarikatların eline geçtiğinden yakındığı oldu mu hiç?
Hatta bu nedenle başka bir gazeteye geçmek istediği... Umarız yeni sahibi onun yakındığı durumu değiştirir ama “Ergenekon medyası SABAH’a karşı” başlığını attığına göre, kendilerine (Babahan’ın anlatımına göre) ne demeli şimdi;
“Cemaat medyası özgür medyaya karşı” dense mesela, olur mu?
Özgür medya ve iktidar medyası!
Haberin Devamı

