Türkiye’nin “demokratik zeminde bir rejim çatışması” içine sokulduğu, bu çatışmanın da yalnız ve yalnızca türban ekseninde yürütüldüğü artık hiç görmeyen bir gözden bile kaçamayacak şekilde ortadadır.
Bu çatışma içinde ne basında “meslek etiği” diye bir şey kalmıştır, ne siyasetçide “siyaset etiği”... Eleştiriler eleştiri sınırını aşmış yalanlara, düşmanca saldırılara dönüşmüş, istenen sonuca ulaşmak için her şey geçerli hale gelmiştir.
Olaylara “laik rejimin korunması ve evrensel hukuk açısından bakan” tüm kurumlar sınırsız ve acımasız bir şekilde iftiralarla, hakaretlerle karalanmakta, o istenen sonucun önünde hiçbir engel kalmaması için var gücüyle adeta bir savaş sürdürülmektedir.
Türlü çeşitli çıkarlar veya “bazı genel yayın yönetmenlerinin kendi ağızlarıyla itiraf ettikleri kuşatmalar” nedeniyle Anayasa Mahkemesi, ordu, ana muhalefet partisi, özgür basın, üniversiteler gibi “cumhuriyeti korumaya çalışan” her kuruma her gün yapılan saldırılar demokratik sistemin, hukukun işleyişinin bile önünü tıkar hale gelmiştir.
Hedefe ulaşmak için seçilen yol aslında son derece basit... Her kurum “ordu” ile ilişkilendiriliyor ki sonuçta hukuki girişimlerin “baskı ile” yapıldığı, daha da doğrusu onların etiketlediği gibi “hukuk darbesi” olduğu sonucu çıkabilsin. Bu yanıltmacalar yoğun şekilde sürdüğünde insanların kafasını karıştırmak, yanlışları doğru gibi yutturabilmek de kolaylaşıyor.
Oysa evrensel hukuk aynı doğruları kabul ettiği için (bkz. AİHM kararları) yabancı “tarih ve anayasa uzmanları da (siyasetçiler veya basın değil uzman) bizimkilerin gayretinden tamamen farklı yönde görüşler açıklıyorlar.
Örneğin; yine bu arkadaşlar Milliyet’te Devrim Sevimay’ın röportaj yaptığı Anayasa değişiklikleri uzmanı Prof. Dr. Andrew Arato’nun (Macaristan kökenli, ABD’de yaşıyor) açıklamalarının sadece kendi istedikleri yöne çekilebilecek cümlelerini alıyorlar ama Arato çok önemli başka şeyler de söylüyor.
AYM’Yİ ZAYIFLATMAK
ABD’de Avrupa ülkelerinde olduğu gibi “parti kapatma” olmadığı için kapatmaya karşı ama bakın Anayasa Mahkemesi ve demokrasi için neler demiş:
“Aslında Yüksek Mahkeme’nin de biraz yasama yetkisi vardır. Dengeler sisteminde herkes biraz diğerinin kuvvetine karışır (...) Milli Güvenlik Kurulu ne için vardır? Devletin temel ilkelerini korumak için. Oysa bu işlevi Anayasa Mahkemesi görse MGK’nın bu kadar güçlü olmasına gerek kalır mı? Ordunun gardiyanlık yapmasına ihtiyaç olur mu? Zayıf mahkeme güçlü MGK demektir...
Yasama anayasada önemli değişiklikler yaparken daha büyük sosyal ve politik konsensun sağlaması gerektiğini unutmamalı. Eğer unutursa Anayasa Mahkemesi bunu kendisine hatırlatacaktır.”
Bu konuşmada en önemli nokta “Devletin temel ilkelerini koruma işlevini Anayasa Mahkemesi görürse MGK ve ordunun bu işlevi üstlenmesine gerek kalmayacağı”dır.
“Daha çok demokrasi” isteyenlerin her şeyden önce buna dikkat etmesi gerekir aslında, onun için bu işte bir terslik var ama ne?
Pusulaları mı bozuk?
Yurtiçi ve dışından çok sayıda okurumuz Nuray Bezirgan’ın Atatürk ve Humeyni ile ilgili konuşmasından sonra tepki mesajları gönderdiler. İlginçtir aynı soruyu soranların sayısı hiç az değil. Soru şu:
“Humeyni’yi sevenler, İran rejimine hayran olanlar, Türkiye’nin rejiminden memnun olmayanlar ya da daha çok özgürlük isteyen ve Türkiye’de türban nedeniyle üniversiteye gidemediğini söyleyenler” neden İran’a değil de hep Batı’ya kaçıyorlar?
Hatta bunlardan biri; “Pusulaları mı bozuk acaba” diye sormuş. Bir başkası; “Yıllarca hep kendi kendime sordum, Atatürk’e karşı olup da şeriat isteyen kişiler örneğin; Şevki Yılmaz, Hasan Mezarcı gibiler soruşturma başlar başlamaz hep batı ülkelerine kaçtılar. Bunlara ve Humeyni’yi seven hanıma neden istediğiniz rejimle yönetilen ülkelere gitmiyorsunuz da Amerika’ya, Kanada’ya gidiyorsunuz diye sorsanız duymazlar mı acaba” diyor.
Ne dersiniz, haksızlar mı?

