Yemekli bir toplantıda ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris, Brookings isimli (Amerika’nın en eski ve etkili think-thank kuruluşlarından biri) düşünce kuruluşunun Başkanı Strobe Talbott ve ABD’nin yeni başkan adayı Obama’nın Avrupa Danışmanı Philip Gordon’la yaptığımız konuşmaları anlatmaya devam ediyorum.
Mark Parris’in Wall Street Journal’daki makaleleri başta olmak üzere bu isimlerin hepsi görüşleri, yorumlarıyla ABD siyasetinde etkili durumdalar, onun için de söyledikleri çok önemli.
Dün son olarak Obama’nın Avrupa Danışmanı Philip Gordon’un “Türkiye Ortadoğu’da İslâm’la demokrasinin bir arada yaşadığını göstermeli” sözünü yazmıştım. Bu cümle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’yi İslâm ülkelerine “Dine bağlı baskıların, şiddetin yaşanmadığı, demokrasinin yürütülebildiği ılımlı İslâm ülkesi” modeli olarak gösterme planının Obama’nın başkanlığı döneminde de süreceğini anlatıyordu.
Gordon’un sözüne karşılık ona “Müslüman çoğunluğa sahip Türkiye’nin İslâm’ı ve demokrasiyi yeni fark etmiş ve seçmiş olmadığını, cumhuriyetten bu yana 85 yıldır bu ülkede İslâm’la demokrasinin bir arada yaşadığını ve dünyanın da bunu gördüğünü” söyledim.
Buradaki çok enteresan soru “ABD bunu bildiğine göre son zamanlarda aynı cümleyi neden tekrar tekrar vurgulama gereği duyuyor” sorusudur.
Türkiye’de İslâm’ın bugüne kadarki uygulamasına mı itirazları var, yoksa demokrasisine mi? Aslında bu soru tam da o anda sorulmalıydı ama kaçırmışım, şimdi aklıma geldi...
“Ilımlı İslâm” dedikleri her neyse bunun Ortadoğu ülkelerine daha yakın, dinî uygulama, kıyafet ve ibadetlerin devletin her alanına yayıldığı bir yönetim şekli olduğu muhakkak. Yani her şey Arap ülkelerindeki gibi olacak ama rejim baskı rejimi, diktatörlük olmayacak.
GEL DE HATIRLATMA!
Plan güzel de uygulaması zor oluyor, bunu ABD’ye nasıl anlatmalı?
Ben o akşam Malezya ve Endonezya örneklerini hatırlatarak biraz olsun anlatmaya çalıştım. Eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke biliyorsunuz Malezya ile Türkiye’yi ‘dünyada iki ılımlı İslâm ülkesi’ olarak örnek göstermişti, ılımlı İslâm (ve laik) Malezya onun bu açıklamasından çok kısa bir zaman sonra laikliği, demokrasiyi filan bir yana bırakıp şeriata geçtiğini açıkladı.
Demek ki ülke yönetimine, siyasetine din işlerinin karıştığı bir noktaya geldiğinde, laiklik esnetile esnetile laçka edildiğinde ne demokrasi kalıyor ne ılımlı İslâm... Doğrudan köktendinci yönetime geçiliveriyor.
Bu durumda başta Holbrooke olmak üzere hepsinin bu “İslâm ve demokrasi bir arada” modelinde asıl önemli faktörün “unuttukları laiklik” olduğunu fark etmesi ve onun korunmasının önemi üzerinde durması gerekir değil mi?
O zaman, bunu isteyen Türk vatandaşlarını “katı laikler, laik azınlık” gibi tanımlarla küçümsemeleri, görevi rejimin korunmasını sağlamak olan yargıya daha karar aşamasında telkinde bulunmaları nasıl açıklanabilir?
İşte bu son kısmı konuşmaya zaman yetmedi...
Ama besbelli ki ya kafaları karışık veya düşünmüyorlar, önemsemiyorlar. Zaten ‘Planınız yanlış çıkarsa siz omuz silker geçersiniz, biz ne yaparız’ soruma da cevap veremediler.
Her neyse durum bu!
ABD ılımlı İslâm’da ısrarlı ama...
Haberin Devamı

