Yargı kendisine yönelik ve hakarete varan saldırılara, iç ve dıştan kuşatma altına alınmasına çok bile dayandı.
Ben “Bu şartlar altında karar filan verilmez, yanlış karar istiyorlarsa baskılara devam etsinler” türünden bir açıklamayı çok daha önceden beklemekteydim ama dün geldi.
Yargıtay Başkanlar Kurulu AKP hakkındaki kapatma davasına tepkiler ve AKP’nin “yeni anayasa” çalışmalarını sert bir bildiriyle eleştirdi; “yargı erkinin bağımsızlığının hazmedilemediğini” belirtti.
Bireysel bir açıklama değil bu, Yargıtay’da bulunan çok sayıda farklı daire başkanlarının toplu açıklaması... Yani yargı adına konuşuyorlar.
Bildirinin her satırı, her cümlesi aslında yargının zaten halihazırda nasıl siyasi otorite tarafından esir alındığını, bunun üstüne bir de diğer baskıların ve “Türk yargısını yabancılara şikayet”in eklendiğini anlatıyor. Zaten Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) Adalet Bakanı başkanlık ederken Müsteşar’ı da oradayken (sekreteryası bile Bakanlıktan seçiliyor) bir de yasamanın yani Meclis’in HSYK’nın üyelerini seçmesinin yargıçlar ve Cumhuriyet savcılarını tam bağımlı hale getireceğini, Cumhuriyet’in 85’inci yılında “temel niteliklerinin” tartışmalara konu edilmesinden ve yargı erkine yönelik saldırılardan duydukları kaygıları kusursuz şekilde anlatıyor.
Yine de Yargıtay Başkanlar Kurulu bu şartlar altında bile çok nazik davranmış ve “yargı erkinin bağımsızlığının” hazmedilemediğini söylemiş.
Hangi bağımsızlık, ne bağımsızlığı?
HSYK’dan sonra Anayasa Mahkemesi üyelerini de (“milli irade seçsin” dümeniyle) Meclis’e seçtirip “yargıyı tam olarak nasıl ele geçirebiliriz” planındalar.
Bütün bunlar bilinirken Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin çıkmış ve Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisinin gereksiz ve siyasi olduğunu söyleyerek “Dam üstünde saksağan” benzetmesi yapmış.
HAKSIZ DA DEĞİL (!)
Dam üstünde bir saksağan gerçekten var ama bu Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisi değil, kendilerinin Avrupa Konseyi’ne, AB yöneticilerine yaptıkları şikayetler, onlara ve ellerindeki medyaya kendi söyledikleri sözleri ellerine yazılı metin verilmiş gibi aynen tekrarlatmaları, Ölirem’le (bizim Olli yabancı değil) Langadak’ın (bu da okurların Lahındayk’a taktığı yeni isim) konuşmaları, yani yargıya yapılan genel saygısızlık.
İşte dam üstünde saksağan bu...
Hem de yargı ile yürütmenin birleştiği, buna cumhurbaşkanlığının da eklendiği, yargının zaten siyasi baskı altında tutulduğu, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının azarlanarak sindirildiği, kısacası “kuvvetler ayrılığı” kalmadığı gibi yargının rejime yönelik tehditleri durdurabilecek tek demokratik güç kaldığı bir ortamda tam saksağan.
Eğer Adalet Bakanı başka saksağanlar da istiyorsa bu yıl 19 Mayıs’ta yaptığı konuşmaya, sanki ülkenin Milli Mücadele’sine başlandığı gün ile din arasında bir terslik, rekabet varmışçasına ettiği saksağan sözlere, o da olmazsa 2003 yılının 19 Mayıs’ında döktürdüğü “19 Mayıs’ları stadyumdan kurtarma” incilerine baksın.
Çiçek de eksik kalmadı
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in:
“Yargının millet adına konuşmaya hakkı yoktur. Bildiriyle yasama ve yürütmeye müdahale edilmiştir. Siyasi muhalefet partilere bırakılmalıdır. Yargıtay tarafsızlığını yitirmiştir” diyen son dakika açıklaması ise ‘acaba Cemil Çiçek başka bir bildiri mi okudu’ sorusunu düşündürecek kadar Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisiyle alakasız.
Bildiride millet adına değil yargı adına ve çok haklı açıklamalar yapılmış. Ortada yasama ve yürütmeye değil, uzun süredir yargıya kesin siyasi müdahale var.
Siyasi muhalefet yapmıyor, yargıya ve Anayasa’ya yanlış müdahalelerden söz ediyor (İddianame farklı bir kurumdan mı çıkmıştı acaba?)
Ve hiçbir cümle Yargıtay’ın tarafsızlığını yitirdiğini filan göstermiyor.
Hiç değilse hukukçu Cemil Çiçek kavram kargaşası yaratarak, cümleleri saptırarak yargıyı etkisiz kılmaya, haklılık elde etmeye çalışmasın.
Bu kez yargıyla birlikte millete de ayıp oluyor!

