Töre cinayetinden trafik cinayetine, çocuk taciz ve tecavüzünden, kadın taciz ve tecavüzüne kadar her tür şiddet ve rezalet, sefillik ve vahşet haberini yıllarca yazıp yorumlayınca bir gün sabrı taşıyor insanın...
Benimki de taştı artık. Hukuk tahsilini seçmediğime öyle pişmanım ki. Avukat da olsam, hakim de olsam kötülüğü, ilkelliği, beyinsizliğiyle başkalarına zarar veren, ocakları söndüren, hele de gençleri öldürenlere en ağır cezaların verilmesi için sonuna kadar mücadele ederdim.
Örneğin; anlayışsızlığı, kötü ve aksi davranışları nedeniyle karısını “arabaların önüne atlayarak intihara sürükleyen”, böylece onun ve geride kalan iki çocuğunun hayatını mahveden adamın suçluluğunu detaylarına kadar araştırırdım.
Oysa büyük ihtimalle bu ülkede o suçlu “suçsuz” muamelesi görecek...
Aynen 22 yaşında, hayatının baharında yaşamını yitiren Sabancı Üniversitesi öğrencisi Aydın Patır’ın katili veya katilleri gibi...
O kadar pırıl pırıl bir genç ki Saint Joseph Lisesi’ni birincilikle bitirip Sabancı’yı kazanmış ve daha ilk yılında “Geleceğin Yıldızları Basketbol Takımı”na koç olmuş.
Ne emeklerle, zahmetlerle yetiştirilmiş, hayatı okumakla, çalışmakla geçmiş, tam meyvelerini toplayıp hayata atılacağı güne yaklaşıyor ki...
Bir (veya birkaç) sersemin canı Ataşehir’de yol kenarında halı yıkamak ve köpüklü sularını da caddeye akıtmak istediği için arabasıyla kayarak karşı yönden gelen araçla çarpışıyor. Anası ve babası evlatlarını kahvaltıya beklerken acı haberini alıyorlar.
1,5 ay yoğun bakımda yatıyor, 2 yıla yakın zorla yaşatılıyor ve sonunda hayatını kaybediyor.
Anacığı “Evimizin neşesiydi, 20 yaşında iş kurma aşamasındaydı, büyük adam olacaktı” diye gözyaşları döküyor ama onun ölümüne sebep olanlar büyük ihtimalle serbest.
Olayın haberlerinde “yol kenarında halı yıkama budalalığı”nı kimin yaptığı bile verilmemiş.
Nasıl bir adalet bu peki?
Cinayetten farksız şekilde bir gencin ölümüne neden olanları cezalandırmayan kanuna kanun, adalete adalet denir mi?
Kanun, ceza olmayınca her gün ayrı bir trafik cinayetiyle ruhlarımız sarsılacak tabii, olacağı budur.
Cumartesi günü de yine İstanbul’da 15 yaşında bir lise öğrencisi el freni çekilmeden park edilmiş kamyonun altında kalarak yaşamını yitirdi. Analar bu “aptallar yüzünden kaybettikleri evlatlar”ın acısına nasıl dayansın? Onlara yazık, günah değil mi?
Keşke hukuk okusaydım. Öyle pişmanım ve öyle öfkeliyim ki!
Demek ki saygılı olamıyoruz
Kraliçe Elizabeth’i ağırladığımız günlerin AKP ile ilgili kapatma davasının tartışmalarına denk gelmesini “trajik bir olay” diye niteleyen meslektaşlarımız oldu.
Kraliçe 37 yıl önce geldiğinde de 12 Mart muhtırasıyla Demirel’in devrilmiş olduğunu hatırlattılar.
Peki doğru bir karşılaştırma mı bu?..
Değil elbette, yine yanıltmaca var...
Askeri muhtıra veya darbe ile demokrasinin vazgeçilmezi olan “yargı denetimi”ni bir tutamazsınız.
Evet ortada trajik bir olay olduğu doğru, bunca yıllık demokrasi deneyimi, bunca kapatma davasından sonra siyasi partilerin hâlâ Anayasa’ya uygun hareket etmeyi öğrenememiş, laik cumhuriyetle uzlaşamamış olması, yasalarla ve tüm kurumlarla inatlaşma içinde olması son derece trajiktir.
Bugün “Avrupa’da bizdeki kadar kapatma davası yok” diyenler orada artık partilerin “ülkelerinin anayasasına saygılı olmayı” öğrendiğini, bizdekilerin ise hâlâ öğrenemediğini, çoğulcu demokrasi ile çoğunlukçu demokrasi farkını bile kavrayamadıklarını göz ardı ediyorlar.
Artık Türkiye’de “çoğunluk bende, öyleyse istediğimi yaparım” diyenleri denetleyecek, durduracak tek demokratik kurum kalmıştır; o da yargıdır.
Anayasa Mahkemesi’dir.
“Trajik bir olay”dan söz edenlerin daha trajik olaylarla karşılaşmamak için en büyük saygıyı yargıya göstermeleri gerekir.
Nedense tablo bunun tam aksi yönünde...
İçerde Meclis Başkanı ve Yüksek Seçim Kurulu Başkanı dahil olmak üzere her tür müdahale yapılırken bir de her gün diğer ülkelerin siyasetçi ve gazetecilerinin Türk yargısına yaptığı aşırı baskıları izliyoruz.
Asıl trajik olay, hem de Türkiye adına, budur!

