Bu başlığı “Ergenekon soruşturmasıyla ilgili son gözaltı olayları”nı kastederek attığımı düşünen birkaç kişi hemen bilgisayara koşmuşlar:“Neden kapatma olayında bu benzetmeyi yapmadınız?”...Nedenlerden biri “yüksek mahkemeler ve onların hakimleri/savcıları ile diğer mahkemeler arasındaki fark”, bunu yarın anlatacağım. Diğeri ise bu başlığın tamamen başka bir sebeple kullanılmış olması...Bazı gazete ve gazeteciler Başsavcı Yalçınkaya’nın şeceresini araştırıyor, Fransız ihtilali sonrasının baskı ve kargaşa ortamındaki işgüzar komiserlerden, jurnalcilerden farksız bir tavırla aile bağlantılarını ortaya döküyorlar.Hangi aileden gelirse gelsin, hangi şart içinde olursa olsun görevini yapan birine karşı neyi ispatlayacaklarsa?ALLAH’TAN KORKMADAN...Bir de tutturmuşlar “Milletin değerlerini hiçe sayanlar” diye... Söylediklerine ispat olarak neredeyse Türkiye’nin tüm hukukçularını, toplumun yarısından çoğunu Allah’tan bile korkmadan, utanmadan “dinsiz, imansız” ilan edecekler.İnsanların bu sözlere inanmadan önce “Hangi değerler hiçe sayılıyor” diye sorması lazım. Ezan mı yasaklanıyor, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’an okumak, Hac’ca gitmek mi, dinî bayramlar mı, ne?Türk insanının çoğunda değerler ortaktır ama tek değer olarak “kadının kafasını örtme”yi görenler hiç çekinmeden Türkiye’yi din ve laiklik ekseninde bir çatışmaya sürüklemek, insanları birbirine düşman etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.Mesela Başbakan’ın Nisa Suresi 43. Ayet’ten (kendisi “fıkra” demiş ama) söz ederken “Bir fıkra var ya, ‘namaza yaklaşmayınız’ diye... Başını söylemiyor, sadece arasını cımbızlayıp alıyor” demesi ne ifade ediyor, anlayabildiniz mi?Bu fıkra (!) ya göre acaba kim ayetin baş kısmını almayarak sadece “namaza yaklaşmayın” diyor, namaz da mı onun tekelinde? Tayyip Erdoğan niçin ayetlerin başını, sonunu keserek bunları birilerine mesaj olarak kullanıyor?Kur’an onun siyasi mesajları için mi indirilmiştir, yaptığı en azından dinen günah değil mi?Gelelim, meslektaşlarını hedef gösteren gazetecilere... Bunların bir kısmı Ergenekon soruşturmasındaki detayları ve yakın gelecekte olacakları çok iyi bilirken Fehmi Koru gibi bazıları da açıkça Cumhuriyet’le birlikte Hürriyet, Milliyet ve Vatan’ı da hedef gösterdiler.KORU YÖNÜ ŞAŞIRMIŞ!Fehmi Koru’ya göre kendisi gibi hükümetle ve Cumhurbaşkanı’yla kanka olan gazeteciler “demokrasi (!) mücadelesi” veriyor (ki asıl demokrasi mücadelesini ancak iktidarlarla el ense olmayan, “doğru haber, doğru eleştiri” görevini yapabilen gazeteciler verebilir), diğer gazeteler ise “ülkeyi sonu belli olmayan bir istikamete sürüklüyor”.Oysa sonu belli olmayan istikamet “Cumhuriyet ve laik rejimi koruma yönü” değil, İran’a, Mısır’a, Suudi Arabistan’a bakan istikamettir. Fehmi Koru yönleri şaşırmış.Onun da içinde olduğu birkaç kişi kimlerin tutuklanacağını (ya da tutuklanmasını istedikleri gazetecileri) gayet iyi bilir ve açıkça işaret ederken genelde basının Ergenekon soruşturması ile ilgili bilgisi yok...Hatta ortada açılmış bir dava ve iddianame bile olmamasına rağmen medyaya “konuyu tartışma yasağı” getiriliyor.Basının “haber alma ve verme, tartışma hakkı” kısıtlanırken birkaç gazeteci “en özel” haberleri alıyor, veriyor.Ne iş ama?Ali Bayramoğlu’nun 21 Mart Cuma günü yazdıkları ise “demokrat” olduğunu iddia edenlerin demokrasiden çook uzak düşebileceğinin bir başka kanıtı gibi...Bayramoğlu, Radikal’de Gökhan Özgün’ün yazdıklarını “özün özünü mükemmel bir şekilde dillendirmiş” diyerek köşesine almış. Biz de alalım:“Bu tuzağa düşmeyin. AKP’nin kapatılma davasını bir münazara mevzuu haline getirmeyin. Bunun ‘hukuki’ olduğunu söyleyenlerle tartışma programlarında aynı masaya oturarak olanı biteni meşrulaştırmayın (...) Tarafınızı seçin ve orada durun.” Bu sözlerin “mükemmel” olarak değerlendirilmesi gerçekten çok acı değil mi? Demek ki bu anlayışa göre ben “hukuki” diyorsam, Ali Bayramoğlu “siyasi” diyorsa, iki farklı görüşte yazar aynı masaya oturup tartışmamalı...“Taraf” olmalıyız. “Düşman” olmalıyız.Aynı anlayışa göre hiçbir münazara yapılamaz. Aynı anlayışa göre Türkiye tarafından Ermeni olaylarını tartışmak üzere davet edilen Ermeni tarihçilerin “Bizim tezimizi kabul etmezseniz masaya oturmayız” demesi de haklı bir kaçma gerekçesidir.Bu saatten ve buna benzer yazılardan sonra farklı görüşte olmamıza rağmen aynı masaya oturduğumuz veya dost saydığımız kişilerle düşman mı olacağız acaba?Artık her şey beklenebilir.
Sanki laik rejimi korumakla görevli kurumların ya da laikliğin korunmasını isteyenlerin derin devlet saçmalıklarıyla, Ergenekon’la “genel” bir bağlantısı varmış gibi Başbakan Erdoğan ve Kültür Bakanı Günay’ın “Kapatma davası Ergenekon’un önünü kesmek için açıldı” sözleri etmesinden hemen sonra... Sanki cumhuriyeti ve laik rejimi savunanların böyle bir bağlantısının olduğu kanıtlanmak istenir gibi o çizgide isimler sabahın 4.30’unda gözaltına alındı. Kendi çıkışlarına bakılacak olursa bir “karşı hamle”yi çağrıştırıyor ister istemez...Ben her kim olursa olsun “Yargı karşısında yaptıklarının hesabını vermesi”nden yanayım. Suçsuz olanın suçsuzluğu nasılsa ortaya çıkacaktır.Ama burada zamanlama kadar enteresan iki durum daha söz konusu... Ortada Ergenekon’la ilgili bir iddianame, bir dava bile yok ama bitmeyen bir soruşturma var. Bunun yanında bir de “gizli olduğu söylenen bir soruşturmanın detaylarını ve yakın gelecekte olacakları” her nasılsa çok iyi bilen ve anlatan bazı gazeteciler!Bu konuda elbette çok şey söylenebilir ama (ne olur ne olmaz) ben bugün “kapatma davası ve tarafsız yargı” konularına değinmek istiyorum.Eğer taraf tutmakta kesin kararlıysanız gerektiğinde “demokrasilerin olmazsa olmazı hukuk”a, yüksek mahkemelere bile karşı çıkabilir; “Ama efendim nereden biliyoruz biz hukuken yetkili makamların tarafsız olduğunu, ispatlasınlar bize” gibi abuk ötesi sorular sorup, istekler ileri sürebilirsiniz.Nitekim içinde bulunduğumuz günlerde bu soru ve istekleri “demokrat, liberal” olduğunu iddia eden yazar veya akademisyenlerin ağzından bolca duymak mümkün...İyi ama o zaman, aynen AKP’nin “elinde imkan ve fırsat olduğu halde” bundan 1-2 ay önce Anayasa’da “parti kapatılması” ile ilgili maddeyi diğerleriyle birlikte değiştirmeyi neden düşünmediği sorusu gibi bu soruyu da neden daha önce sormadıkları gelir gündeme...Örneğin; “Hakimler ve Savcılar Kanunu” değiştirilmediği için hakim ve savcıların geleceğinin, haklarında verilecek kararın direkt Adalet Bakanı’nın elinde olduğunu, böyle bir yargının bağımsız değil, Hükümet’e bağımlı olacağını ben defalarca yazdım. Ama Hükümet’i destekleyen “demokratlar”dan bu konuda hiç ses çıkmadı.Madem ki işinize gelmediği zaman Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı veya Anayasa Mahkemesi gibi en yüksek yargı mensubu ve kurumlarının “tarafsızlığını” sorguluyorsunuz, eğer tutarlı iseniz neden bugüne kadar “Hakimler ve Savcılar Kanunu değişsin, yargının tarafsızlığı sağlansın, yargı görevlilerinin geleceği hükümetlerin elinde olmasın” diye bir gayretiniz görülmedi?Çıkacak kararlarda Hükümet’in etkili olması gerekiyordu da ondan mı?Bu soru size sorulamaz mı?(Böyle bir durumda Ergenekon soruşturmasına da güvenmeyenler haksız mı olur?) Yarın devam edeceğiz...***Son gelişmelerHer Açıdan’da!Türkiye siyasi ve sosyal bir kaosa mı itiliyor? kapatma davası açılmış olan AKP’nin Anayasa’da “Parti kapatmayı zorlaştırma” için yapacağı değişiklik ne gibi sonuçlar doğuracak?Kapatma davası bazılarının iddia ettiği gibi siyasi olabilir mi?Bundan sonra ne gibi gelişmeler bekleniyor? Haftanın en son olaylarını yine Her Açıdan’da Türkiye’nin ünlü bilim adamları, uzmanları ve siyasetçileriyle tartışacağız. Pazar günü öğlen saat 12.30’da STAR’da. Hepinizi bekliyorum.
İspanya gibi kendi partileri de kapanan ve AİHM tarafından onaylanan, Almanya gibi yasalarında parti kapatmanın bulunduğu ülkelerin bile Türkiye’nin hukukuna müdahalesi yetmiyormuş gibi bir de yabancı gazete ve haber ajanslarının küstahlığına dayanmak gerekiyor.Önce birkaç konuda ülkenin kutuplara ayrılmasına destek verdiler, şimdi tabii oynamaları daha kolay oldu.Reuters haber ajansı; “Modern Türkiye ile uyuşmayan itibarsız ve güvenilmez laik elitler” şeklindeki kalitesizliğin daniskası, basın etiğinin yerlerde sürünmesine örnek bir tanım kullandı.Arkadan AKP’yi baştan beri -her nedense- kendi medyası gibi destekleyen The Economist’in kalıplaşmış cümlelerle yaptığı abukluklar geldi...“Başbakan’ın damadını CEO yapan Çalık Grubu, Atv ve Sabah’ı alarak medya gücü haline geldi. Artık laik elitin karşısında AKP iktidarında palazlanan Anadolu girişimcileri var. Türkiye’deki laik elitler artık fildişi kulelerinden inip insanların içine karışmayı denemeliler...” Türkiye’deki dinci basının, bazı siyasilerin ve artık genel olarak gelişmeleri değerlendirmek yerine “siyasi taraf olarak görüş bildirmeyi tercih eden” sosyologların icat ettiği “laik elit, fildişi kule” gibi benzetmeleri aynen alıyor, (hangi fildişi kuleden söz ediyorlarsa) onu da yeterli bulmayarak yanına itibarsız, güvenilmez gibi hakaretler ekliyorlar.Türk basınının ABD (ya da herhangi bir Avrupa ülkesi) toplumu veya bir kesimi için bunlara benzer küstah ifadeler kullandığı hiç görülmüş müdür?Ayrıca... Ertuğrul Özkök dünkü yazısında çok yerinde bir soru sormuştu; “Kapatma davası ‘laiklerin’ tepkisi ise hakkında kapatılma davası açılan AKP’liler ne oluyor? Anti-laik mi?” Ortada hukukla ilgili bir sorun varken yabancı basının devamlı “laik elitler” diyerek saldırıya geçmesi de akla bu soruyu getiriyor: Peki siz kimi koruyorsunuz, “anti-laikler”i mi? Bunu yaparak davanın haklılığını ortaya koymuş olmuyor musunuz?Biz de “itibarsız ve güvensiz”in yanına “ABD’nin çıkarları (BOP, Türkiye’yi ılımlı İslâm örneği yapmaları) için Türkiye’nin içişlerine karışan saygısız ve hatta etik tanımayan ahlaksızlar”ı da ekleyip geri postalayalım bari...Yoksa altına imzamı da mı atsaydım?*****Avrupa’ya niye kızıyoruz?Bir okurumuz yazılarıma gelen “yorumlar”da soruyor:“Neden AİHM’nin kararlarını örnek gösteriyor, hem de Avrupa’ya kızıyorsunuz?”Bu soru akla gelebilir, normaldir onun için hemen cevaplayayım; çünkü AİHM daha önce bizde ve Avrupa ülkelerinde parti kapatma kararlarını onayladı. Bunu yaparken dayandığı kriterlerle Anayasa Mahkemesi kriterleri arasında fazla bir fark da yok.Avrupa ülkeleri ve basını Türkiye’nin hukukuna, savcılarının verdiği kararlara, açtığı davalara saldırıya geçer, adeta bu ülkenin siyasi partisiymiş gibi kendilerinde her türlü siyasi, hukuki yorum hakkını görürken aslında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de saygısızlık etmiş, yok saymış oluyorlar.İki nedenle;1- AİHM de benzer kararları veriyor.2- Eğer bir uyuşmazlık, uluslararası ilişki, demokrasi yanlışı varsa sorun AİHM’de çözülebilir.Sorunu çözecek merci kendileri değildir.Kısacası Avrupa’ya kızmamım nedeni dava hakkında tıpatıp AKP’nin tepkisini vermeleri... Haydi o duygusal davranıyor diyelim, bunlara ne oluyor?Türkiye’ye akıl vereceklerine Almanya’da türbanla değil boneyle derse girmek isteyen öğretmenin isteğini “Okullardaki tarafsızlık ilkesine aykırı” diyerek reddeden mahkeme kararına itiraz etsinler.Madem ki dinî uygulama ve ibadetlerin devlet alanlarına taşınmasında bir mahsur yoktur, mahkemeleri neden “temyize gidilmesine bile izin vermeden” türbanı reddediyor?Bu nasıl demokrasi, nasıl hukuk?Çok yadırgıyoruz Alman hukukunu!
Bazı mektuplarda “Unutmayın ki milletimizin yüzde 99’u Müslüman’dır” diyor. Sanki toplumun, milletin dini tartışılıyormuş gibi... Oysa tartışılan rejim ve rejimin geleceği... Devletin dinî bir kimliğe kavuşturulma, dinî yönetim tarzına dönüştürülme çabasının hukuken, demokratik yöntemlerle durdurulması...O bunu görmüyor; “Vay dine, Müslümanlara karşı çıkıldı” diyor. Çünkü karşısında bunu empoze eden bir hükümet var.Bazı mektuplarda “Siz ne biçim Müslümansınız, türbana karşı çıkıyorsunuz” diyor. Sanki türban Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık kurumlarına, belediyelere, hastanelere kadar taşınmamış gibi... Tartışmanın veya sorunun türbana karşı çıkmak değil, dinî uygulama, ibadet ve tüm yaşam tarzının laik devletin okulundan kamu dairelerine, TBMM’sine kadar her alanına girmesi için yürütülen politika, dinin siyasi partiler tarafından kullanılması olduğunu görmüyor.Çünkü dinî duyguları kullanan parti bunu hukuka bile karşı gelecek bir inat ve ustalıkla yürütmekte...Bugün hukuka bile karşı gelenlerin durumunu Mustafa Kökten isimli okurumuz bir maç hikâyesiyle açıklamış. Birlikte okuyalım:“İşine gelince ‘şeriatın kestiği parmak acımaz’ diyeceksin, işine gelmeyince yüksek mahkemelere veryansın edeceksin. Daha da damarına basılınca Yargıtay’a ‘Garabet, ihanet’ suçlaması yapacaksın. Bu kadarı da fazla.BAK HALK NE DİYOR?Bir maç düşünün. Fenerbahçe-Belediyespor. Yer Olimpiyat stadı. 55 bin seyirci var; 54 bini Fenerli taraftarlar, 1000’i Belediyespor taraftarı.Tayyip Erdoğan 10 numaralı Fener santrforu oynuyor. Ceza sahası içinde rakibine kasıtlı tekme atarak faul yapıyor, maçın hakemi yani sahadaki en yetkili mercii kırmızı kartını çıkarıyor ve Erdoğan’ı oyundan atıyor. 54 bin Fenerli taraftar infial içinde isyan ediyor ve hakeme “İ... hakem” tezahüratı stadı inletiyor. T. Erdoğan hakeme dönüp ‘Garabetle, ihanetle bir yere varamazsınız, bak halk ne diyor, çoğunluk bizde 54 bin kişiyi duymazdan gelemezsin, tarih seni affetmeyecek’ diyor.Evet Tayyip Erdoğan doğru söylüyor, taraftarın çoğunluğu ezici şekilde Fenerli, ama unuttuğu bir şey var; sahada yetki hakemdedir. Demokrasilerde yetki hukuktadır. Ya bu kurala uyacaksın, ya da maça çıkmayacaksın.” Size de yeterince açıklayıcı geldi mi?*****Başbakan kime “hayvan” diyor?Bu soruyu ben sormuyorum, Sevinç Gümüş isimli okuyucumuz 18 Mart Salı günü gönderdiği mektupta sormuş.Başbakan’ın ve Bülent Arınç’ın son olarak dava ile ilgili konuşmalarında da ayetlerle cevap vermeleri üzerine AKP’ye destek söz konusu olduğunda hukuku bile göz ardı ederek “hukuken etik değil ama yine de Anayasa’yı değiştirsinler” diyen taraftarları “Şimdi bu ayetleri de, Araf Suresi’ni de iddianameye alırlar” şeklinde dalgalarını geçiyorlar ya...Laik bir rejimde siyasetçilerin dini değil, hukuku; yasaları, Anayasa’yı, siyasi kuralları referans almaları gerektiğini unutmak işlerine geliyor ya...Sevinç Gümüş de Başbakan’ın Araf Suresi’yle verdiği cevabı irdeleyerek katılmış tartışmaya... Diyor ki;“Araf Suresi 179. Ayet’te şöyle geçer: ‘... Onların kalpleri vardır ki onlar ile anlayamazlar ve onların gözleri vardır ki onlar ile göremezler, onların kulakları vardır ki onlar ile işitemezler. Onlar hayvan gibidirler, belki daha da sapkındırlar.’Şimdi eğer bu ayetin meali bu ise Başbakan bu ayetle kimleri hayvan ve sapık yapmıştır?Kendi partisine oy vermeyen yüzde 53’ü mü?Yargıtay Başsavcısını mı?Muhalefeti mi?” Gerçekten acaba Başbakan bu ayeti kime okudu sizce?
Son iki gün içinde konuşulan ve yazılan hukuku saptırma, yasalara takla attırma çabalarını gördükçe gerçekten insan hayrete düşüyor.Tabii bir de AB temsilcilerinden ve Avrupa ülkelerinden ayrı ayrı gelen açıklamaların Türkiye’deki bu gayretle paralelliğinin yarattığı hayret var. Bırakın daha Türkiye’nin içindeki tartışmalar başlar başlamaz sanki bizim onların iç işlerine bu kadar anında ve küstahça müdahale hakkımız varmış, bunu yapabilirmişiz ve yapıyormuşuz gibi olaya bodoslama dalmalarını (sanki birileri onlardan acil yardım istemiş gibi!!), söyledikleri AKP’nin ve destekçisi olan gazete ve yazarların söylemleriyle birebir aynı.İşte Almanya Hükümet Sözcüsü’nün “AKP’ye açılan dava Türk milletinin iradesine açılmış bir davadır” sözü... Bunun aynını daha önce kim (veya kimler) söylemişti, hatırlayın... Yani gerçekten Türk milletini saf zannettiklerinin, bize dayattıkları, bizden istedikleri şeyleri kendilerinin yapmadığının, çifte standartlarının filan uzun süredir farkındayız ama bu kadarı da fazla geliyor.Avrupa’nın Türkiye’deki hukuku eleştireceğine önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “parti kapatma”da aradığı kriterlere, daha önceki kararları onaylarken dayandığı gerekçelere bakması gerekiyor.Aynı şekilde “AİHM laik düzeni değiştirmeyi amaçlayan bir partinin kapatılmasını onaylar ama bu davanın iddianamesinde böyle şartlar oluşmamış, ciddi bir delil yok” diyenlerin de bakması gerekiyor.AİHM 2003 yılında İspanya’da parti kapatılmasını onaylarken kararın içinde 9 kez Refah Partisi’nin kapatılma kararına gönderme yapmış. Ve AİHM’nin kriterleriyle Türk Anayasası’nın kriterleri arasında fazla bir fark yok.Belli eylemlerin belli bir yoğunluk içinde ve özellikle parti yöneticileri ve merkez organlar eliyle yapılmış olması veya diğer üyelerin benzer eylemlerinin merkez tarafından desteklenmesi yeterli...Kapatılması istenen partinin Anayasa Mahkemesi’nin “Bu uygulamalar laiklik ilkesine aykırıdır” uyarısına rağmen eylemlerini sürdürmesi yeterli...RP-AKP KARŞILAŞTIRMASIAİHM “Tüm bu görüş, demeç ve eylemler bir arada ele alındığında, bir bütün olarak partinin amaç ve hedeflerini göstermesi açısından önem taşır” diyor.Örneğin; RP’de “Parti yöneticilerinin bütün konuşmalarında türbana yer vermeleri, Erbakan’ın laikliğe aykırı konuşmaları” neden gösterilmiş.Acaba aynı durum AKP için söz konusu mu, değil mi? Yıllardır tüm konuşmaların, siyasi gündemin türbana kilitlenmesi yanında yalnızca Başbakan’ın “AİHM’ye değil, ulemaya sorsunlar”, “Devlet affetmez, maktulün vârisleri affeder” gibi sözleri bile neden olabilir mi, olamaz mı?RP’de Şevki Yılmaz’ın daha önce yaptığı konuşmalarda niyeti bilinirken milletvekili yapılması başlı başına bir neden oluşturmuş.Peki aynı durum acaba önce Başbakanlık Müsteşarı, sonra milletvekili yapılan Ömer Dinçer için söz konusu mu, değil mi?Bunlara bakmak lazım...Şimdi AKP’nin MHP ile anlaşarak Anayasa’daki “parti kapatma” ile ilgili maddeyi de değiştirmesi gündemde. Oysa Anayasa Hukukçuları Anayasa’nın 138. maddesinde “görülmekte olan bir davaya ilişkin görüş bildirmek bile yasak” derken parlamentonun görülmekte olan davayı düşürmek amacıyla yasa yapmasının kesinlikle mümkün olamayacağını, Anayasa Mahkemesi’nin bunu derhal iptal edeceğini söylüyorlar.Kısacası ortada hukuk varken bol bol konuşmanın ve kendince açıklamalar getirmenin hiçbir anlamı olmuyor!
AKP’ye açılan kapatma davasından sonra partinin yönetim kadrosunun, özellikle de Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmalar ülke yöneten bir partiye yakışmayacak çizgiye ulaştı.Bülent Arınç’ın “Böyle bir iddianameyle suçlanmaktan onur duyduğunu” söylemesini mi istersiniz (bunlardan onur duyuyor olması maalesef tereddütleri de ortadan kaldırıp başlı başına davanın haklılığını ortaya koyuyor), Başbakan Erdoğan’ın “Millet iradesine karşı” veya “Oylarımız daha da artacak” demesini mi, ne ararsanız var. Ama hepsinin üstüne tüy diken; Erdoğan’ın da grup toplantısında dile getirdiği ama Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın “Ergenekon soruşturmasının önü kesildi... Başsavcı da belki yönlendirildi... Demokrasilerde hakem halktır” gibi her cümlesi ayrı bir skandal niteliğindeki konuşması... (Aslında AKP yöneticileri, okurumuz Selçuk Tınaz’ın dediği gibi her konuşmalarında iddianameye ilave yapıyorlar.)Burada hemen ortadaki çifte standart geliyor insanın aklına; bu ülkenin vatandaşları ve medyası söylediği, yazdığı şeylerden hukuk önünde, yargı önünde sorumlu tutuluyorsa siyasetçinin bundan muaf olmasının ve demokrasinin yalnızca onlar için “sınırsız özgürlükler rejimi” haline getirilmesinin yanlışlığı ve haksızlığı...Ben gazeteci olarak “kadınlar tecavüzcüleriyle evlenirse suç ortadan kalksın” veya “çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası olup olmadığı araştırılsın” diyen yasa hazırlayıcı profesörler için “bunu ancak bir ruh hastasının söyleyebileceğini” yazdığım için aylar boyu mahkemelere taşınıp “15 bin YTL” ceza ödüyorum, onlar hukuka ve üst mahkemelere, ülkenin tüm savcılarının başı olan bir isme hakaret ediyorlar ceza söz konusu değil.Ertuğrul Günay’ın sözleri “iftira” niteliğindedir. Yargı, hem de Cumhuriyet Başsavcısı nasıl olur da önemli bir soruşturmanın önünü keser ve yönlendirilir (davayı AKP mi yürütüyor ki önü kesilsin?).. Hangi cesaretle bu ileri sürülebilir? Kanıt var mı elinde? Yoksa, Türkiye’nin bir bakanı bu sözleri kafadan atabilir mi, atması sorumsuzluğun had safhası değil midir?Haydi, davet edelim, Ertuğrul Günay çıksın ve kanıtlarını göstersin, bekliyoruz. Çıkamazsa yalan söylediğini itiraf etmelidir.HUKUKA KARŞI HAKEM OLAMAZAyrıca demokrasilerde halk hukuka, hele de yüksek yargıya karşı hakem olamaz. Bir partinin aldığı oy oranı (% 90 bile olsa) söz konusu partiyi yasalar karşısında dokunulmaz kılamaz.Türkiye’de en ağır suçlulara bile cezaevi önünde kalabalıklar tarafından “Türkiye seninle gurur duyuyor” gösterisi yapılabiliyor, buna bakarak onların suçsuz olduğunu mu anlamamız gerekiyor?Eğer Günay’ın veya arkadaşlarının (hatta hukukçu Özbudun’un) söylediği gibi “Suçlamaların hiçbiri suç değil”se bunu suçlanan her vatandaşın, kurumun yaptığı gibi aksini ispatlamaya çalışarak göstermeleri gerekir. İddiaların haksız olduğunu kanıtlayarak... Gerekiyorsa AİHM’ye giderek... (Gerçi Başbakan AİHM yerine “ulema”ya sorulması gerektiğini de söylemişti ama bu durumda fikir değiştirebilir!!)Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay önlerine hangi yüksek mahkeme gelse ona ve görevini yapan savcılara saldırarak değil.Başbakan basında kendisiyle ilgili eleştirilere, karikatürlere kaç kez dava açtı. Kazandığında memnun oldu, kaybettiğinde yargıya kızdı.Ergenekon davası ilk açıldığında “Cumhuriyet Savcılarımıza teşekkür ediyorum” dedi. Partisi hakkında dava açıldığında ise o savcıların üstündeki Başsavcı’ya sinirleniyor.Artık bir karar vermeleri lazım; Yargı olsun mu, olmasın mı? Hukuk olsun mu, olmasın mı?
AKP’nin önde gelen ve çoğunun adı “siyaset yasağı istenenler” listesinde olan ileri gelen isimleri bu kez de hukukla kavgaya giriştiler.Medyayla kavga, sivil toplum kuruluşlarıyla kavga, üniversitelerle kavga, orduyla, yargıyla kavga ile bugüne kadar gelmişlerdi, şimdi bizzat yasaların kendisiyle kavgaya geldi sıra.Söylediklerine toplu olarak baktığınızda şu sonuç çıkıyor:“Biz buraya milletin iradesiyle geldik, yaptıklarımız yasalara aykırı olsa bile hukuk bize dokunamaz. Bize dava açılması millet iradesini hiçe saymak, ülke itibarını zedelemektir.” Sanıyorum dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda da aynı şeyi düşünüyorlar. Yani “bu ülkede her vatandaş yasalara aykırı suç niteliğinde eylemlerde bulunduğu takdirde yargıya, adalete bunun hesabını verir ama biz vermeyiz.”Neden?.. “Çünkü biz millet iradesiyle ve çoğunlukla geldik.”Peki aklı başında hangi vatandaş bu durumu kabullenebilir? Ortada (az veya çok oy alan) siyasi partilerin uyması gereken hiçbir kural, onları denetleyecek hiçbir kurum bırakılmadığı, hukuk da tu kaka ilan edildiği takdirde bu hükümet veya bir başka hükümetin ülkenin rotasını istediği yöne çevirmesini ne engelleyebilir?HUKUKSUZ DEMOKRASİBaşbakan Erdoğan, Bülent Arınç, diğer partililer ve hatta Ergun Özbudun açılan davanın “anti demokratik” olduğunu tekrarlıyorlar. (Özbudun’un RP için “kapatılmasını” kendisinin istediğini tekrar hatırlayalım.) Oysa hukukçular asıl “hukukun hiçe sayıldığı, hukuka saygı gösterilmeyen” eylemlerin, konuşmaların demokrasiyle ve hukuk devletiyle bağdaşmayacağını söylüyor. Dün programda Anayasa Hukuku uzmanı Doç. Dr. Sultan Uzeltürk kapatma davası için bazı köşe yazarlarının “hukuk muhtırası” veya “yargı, yasama ve yürütmeyi hiçe sayıyor” gibi iddialarına şöyle cevap verdi:“Parlamenter rejimlerde tüm erkler ‘yasama, yürütme ve yargı’ aynı düzeydedir ama hukuk üstündür ve yargı hukukun üstünlüğünü gözetmek için vardır. Hukuksuz demokrasi de, devlet de olmaz.” Başbakan Erdoğan Şanlıurfa konuşmasında “Son gelişmelerden sonra bazılarının zil takıp oynamadıkları kaldığını” söylemiş ve şöyle devam etmiş:“Meydanlar ortada, millet meydanlarda. Demokrasi bu, cumhuriyet, cumhur bu, kararı millet verecek. Onlar hukukla millet iradesini karşı karşıya getirmeyi düşünüyorlar.” Çok önemli ve dikkatle düşünülmesi gereken sözler bunlar. Bir kere Başbakan bilmeli ki aklı başında olup da zil takıp oynayan tek kişi olamaz. Bu ülkenin sorumlu vatandaşları geldiğimiz, bir kez daha zorla getirildiğimiz bu durumdan büyük üzüntü duyuyorlar.Başbakan’ın meydanlarda gördüğü kalabalığın, hatta aldığı veya alacağı oyların da hukukla, demokratik mekanizmaların işlemesiyle bir ilgisi olamaz. DİNCİLİKLE SUÇLAMAKYine “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünü yanlış anlamayı ve anlatmayı sürdürüyor. O egemenlik, yargının da içinde olduğu yetkili organlar eliyle kullanılır. Aksi takdirde adı “çoğunluk diktatörlüğü” olur... Bir hukuk devletinde cumhur da hukuka saygı göstermek zorundadır.“Hukukla millet iradesini karşı karşıya getirme”nin ta kendisi ise Başbakan ve arkadaşlarının gayet fevri olarak yaptığı son konuşmalarıdır.AKP için en güzel önerileri dün Her Açıdan’da Hüsamettin Cindoruk ve Cüneyt Ülsever dile getirdiler.Cindoruk “Hırçınlık yapacaklarına bu zamanı iddianameyi dikkatle inceleyerek ve hazırlanarak değerlendirsinler” dedi. Ülsever ise “İcraatlarıyla laiklik karşıtı olmadıklarını göstersinler”...AKP özeleştiri yapmak, özellikle 22 Temmuz sonrasındaki tutumunu gözden geçirmek zorunda. Eylemlerine bakınca Başbakan “AKP’yi dincilikle suçlamak gayriciddiliktir” demekte de hiç haklı olmadığını görecek!(Not: Sevgili okurlarım, dün ‘Garabet mi, hukuk mu’ başlıklı yazımda AKP’nin seçimde aldığı oy 46.5 yerine yanlışlıkla 45.6 olarak yazılmış. Bir defada 3-4 yazı yazınca gözden kaçabiliyor. Özür dileyerek düzeltiyorum.)
Biz bu filmi görmüştük ama işte olaylardan ders almayan toplumlar aynı filmleri tekrar tekrar izlemek zorunda kalıyor.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP için açtığı kapatma davası bir anda ülke gündemini bu olaya kilitledi.Şu ana kadar farklı yorumların arkası kesilmedi. Açılan davayı haklı görenlerle, hiçbir demokratik ülkede bu gerekçelerin kapatma nedeni olamayacağını söyleyenlerin karşıt görüşleri, yorumları herhalde kararın açıklanacağı güne kadar sürecektir.Başbakan Erdoğan da dün Siirt’te yaptığı konuşmada görüşlerini açıkladı ve “Meydan okuma yolunu seçmeyecektir” diyenlerin aksine meydan okudu.Davanın AKP’ye değil milli iradeye karşı atılmış bir adım olduğunu...Bu garabeti yaşatanların bunun utancını da yaşayacağını...Yargı kurumunun millet adına yetki kullanamayacağını...“Demokrasi dışı yöntemlere” prim vermeyeceklerini...Hayalini kurdukları yarınların 3 altın anahtarının; umut, birbirimize bağlılık ve istikrar olduğunu...Medeniyet yolunda tökezlemelerini isteyenlerin bu birliği, umudu ve istikrarı bozmayı başaramayacağını...Ülkenin rotasının tekrar karanlığa çevrilmesine izin vermeyeceklerini söyledi (daha doğrusu iki yanında yer alan şeffaf ‘prompter’lardan okudu.)“Birbirimize kenetlenmemiz, gönül kırıklıklarını gidermemiz gereken günlerdeyiz” dedi.Aslında 21. yüzyıl Türkiye’sinde siyasi partilerin kapatılacağını düşünmek zordur, hiç kimse, hiçbir aydın kafa parti kapatılmasını onaylamaz ama acaba bu rahatlık, özellikle de girmek istediğimiz AB’nin buna karşı çıkacağı inancı demokrasi ve hukuk kurallarının hiçe sayılması hakkını partilere verir mi?Seçimi yüzde 45.6 oyla kazanmış olmak (ki bu yüzde 60 da olsa fark etmez) yani “milli iradenin” bir partiyi yönetime getirmiş olması o partiye her istediğini söyleme ve yapma hakkını verir mi? DEMOKRASİ YA DA MONARŞİ!Siyasi sorumluluk taşıyan, ülkenin geleceği, toplumun huzurundan sorumlu olan iktidarlar devletin diğer kurumlarıyla uyum ve uzlaşma içinde olmak zorunda mıdır, yoksa her kurumu hiçe sayarak “padişahlık” benzeri başına buyruk uygulamalar yapabilir mi? Aynı şekilde Meclis’e girmiş diğer partiler (terör örgütüyle ortak hareket etmek ve bunu açıkça söylemek gibi) hiçbir kuralın olmadığı sınırsız özgürlüğe mi sahip olmalıdır?Cevaplamamız gereken sorular bence bunlardır.Başbakan Erdoğan seçimi kazandığı 22 Temmuz akşamı TV’lerden halka güzel ve yapıcı, birleştirici, rejime saygılı bir konuşmayla seslendi. Yalnız kendi seçmenini değil herkesi ümitlendiren bir konuşmaydı bu... Ama seçimin hemen arkasından Başbakan’ın sözleri unutuldu. AKP o konuşmayla taban tabana zıt, ayrıştırıcı, düşman kutuplar yaratan, neredeyse bir çoğunluk diktatörlüğünü çağrıştıran söylem ve eylemleri uygulamaya koydu. Özellikle Başbakan “biz ve siz” ayrımına her konuşmasında yer verdi.İktidar Partisi o kadar radikal, gözle görülür bir değişiklik içine girdi ki daha önceki 5 yılını bile aratır oldu; kendisini destekleyen “liberal demokrat” yazar ve akademisyenler bile bu değişikliğe tepki gösterdiler.Sonunda maalesef gelinen noktada; “hukukun üstünlüğü” söz konusu olan bir hukuk devletinde demokratik mekanizma işlemekteyken Başbakan’ın bunu “demokrasi dışı yöntem”, “garabet”, “milli iradeye karşı adım” olarak adlandırması son derece yanlıştır.ÜÇ ALTIN ANAHTARGösterdiği üç altın anahtardan “umut” toplumun önemli bir kısmında yok olmuş, “birbirimize bağlılık” onların gayretiyle “biz-siz” kutuplaşmasına, hatta “düşmanlaşmaya” dönmüştür. “İstikrar” dediği ekonomik istikrar ise sallanmaktadır. Onun dışında tek istikrar “türban teşviki” konusunda görülmüş, küçücük çocuklar bile türbanlı-çarşaflı hale gelmiştir.Siyasetçi her hakkını söke söke alırken emekli, işçi, emekçi, hasta, çoluk çocuk hakları ellerinden alındığı için sokaklardadır.Kısacası üç anahtarın altınlığı filan kalmadı, “birbirimize kenetlenme, gönül kırgınlıklarını giderme” noktası da çoktan geçildi.Her şeye rağmen umalım da AKP kendini toparlasın, hatalarını görsün ve parti için kapatma kararı da çıkmasın.Umalım da rejimle uğraşmaktan da vazgeçsin. Laikliğin teminatının şahıslar değil, “hukuka saygı” olduğunu anlasın.“Evrensel standartta hukuk”a ulaşmaktan söz edenlerin ise daha önceki AİHM kararlarına bakmaları gerekiyor. *** “Her Açıdan” değişti! Dün izleyicinin isteği üzerine Her Açıdan’da “21. yüzyılda dini ve Kur’an’ı daha iyi anlayabilir miyiz” konusunu tartışacağımızı yazmıştım ama Yargıtay Başsavcısının AKP için kapatma davası açması üzerine bu konuya döndük.AKP kapatılırsa ve 71 parti yöneticisine siyaset yasağı getirilirse ne gibi gelişmeler olabilir?AİHM böyle bir karara itiraz edebilir mi?Refah Partisi’nin kapatılma şartları bugünkülere benziyor mu?Demokratik bir ülkede bu gerekçeler parti kapatma nedeni olamaz diyenler haklı mı?Bu karar Başbakan Erdoğan’ın Siirt konuşmasında söylediği gibi “milli iradeye karşı” mı ve kapatma gerekçeleri nasıl yorumlanabilir?Bunların ve merak ettiğiniz diğer soruların cevabını bulacağınız programın konukları:TBMM Eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Hürriyet Gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever, Anayasa Hukuku uzmanı Doç. Dr. Sultan Uzeltürk ve VATAN Gazetesi yazarı Can Ataklı olacak. Yargıtay Eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş ve Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı Yekta Güngör Özden de programa telefonla katılarak kararı yorumlayacaklar.Ben ve “Her Açıdan” bugün öğlen 12.30’da STAR’da olacağız, sizi de bekleriz.