Dün İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu’nun Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınması ve bırakılması ile ilgili yazımdan sonra gelen bazı mektuplarda bu soru vardı; “yoksa siz çeteleri mi savunuyorsunuz?”
Ben de buna karşılık ‘Allah aşkına, siz okuduklarınızı anlamaya çalışıyor musunuz’ diyebilirim. Ortada bir “dikkat kaybı” sorunu olmalı...
Yazıda; gözaltına alınış tarzı ile iki gün içinde bırakılmaları arasındaki çelişkiyi, ortada haklarında bir iddianame olmadan (ve her ne hikmetse iktidara yakın bazı gazetecilerin önceden söz ettiği) isimlerin gözaltına alınmasını, bugün “Ergenekon konusunda yargı-iktidar ilişkisini dillendirmek yanlıştır” diyenlerin bu kadar zamandır neden Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nu değiştirmedikleri ve yargıyı (yüksek mahkemeler hariç, onlar bu Kurul’un dışında) zan altında kalmaktan kurtarmadıklarını tartışmışım.
Ve “Elinizde yeterli delil yoksa ne hakla gözaltına (hem de bu şekilde) alıyor, delil varsa suçluları ne hakla ertesi gün bırakıyorsunuz” diye sormuşum.
Nitekim; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde gözaltına alma şartları belli. Bizim kanunlarımızda da belli. Ama yapılan şey bunlara hiç mi hiç uymuyor.
Dün Mehmet Yılmaz yazmıştı; Kemal Alemdaroğlu’na hakkındaki suçlamayı söyleyemedikleri için savunma yapamamış. Peki bu akıl, mantık alır bir durum mudur? Benim vurguladığım da işte bu... Bir insanı gözaltına alarak onu olayla ilişkilendiriyor ve suçlu konumuna getiriyorsanız bunun kanıtını ona ve topluma sunmak zorundasınız.
AKP’nin kapatılma davasında bu önceden yapılmıştır, Ergenekon soruşturmasında ise kimin ne yaptığı, kimin neyle suçlandığı belli değildir.
Yoksa elbette suçu kanıtlanan herkesin yargının uygun gördüğü cezayı almasını (o yargının da önce hükümet bağlantısından kurtarılmasını) isteriz.
Çetelerin, “derin devlet” ilişkilerinin bitirilmesini aklı başında, ülkesini seven kim istemez ki?
Dehşet verici açıklamalar!
Deneyimli bir gazetecinin köşesinde “darbecilik, cuntacılık günlerinden demokrasi kahramanlığına” uzanan anılarını anlattığı yazısı herhalde benim gibi çok kişiye dehşet verici gelmiştir.
Gerçi daha önce başka yazarlardan da benzer hikâyeler dinledik, yazdıkları kitapları okuduk ama yine de tanınmış bir yazarın açık açık “olayları nasıl saptırdıklarını, bir kaza sonucu ölen devrimci için ‘ülkücüler vurdu’ diyerek gösteriler yaptıklarını, çok partili sistemi ortadan kaldırmak darbeye ortam hazırlamak amacıyla bombalar patlatıp komplolar düzenlediklerini” okumak zaten hasta olan (ve bir türlü sağlığa kavuşmaması için her şeyin yapıldığı) ruhlarımızı daha da hasta etti.
“Masum değildik ama 9 Mart’çılara beraat kararı çıktı” dedikten sonra aynı yazının sonunda “Demokrasinin köküne kibrit suyu ekmek için yola çıkmışsınızdır ama burası Türkiye’dir, zaman geçer demokrasi kahramanı da olabilirsiniz” diyor.
İşte bu cümle maalesef Türkiye’nin 12 Mart’tan 37 yıl sonra hâlâ aynı noktada olduğunu gösteriyor. Demokrasinin köküne kibrit suyu ekme işini “laik rejimin köküne kibrit suyu ekerek” yapmak isteyenler de bugünün demokrasi kahramanları... Değilseler bile yarın mutlaka öyle ilan edileceklerdir. Ve işin daha da acı tarafı deneyimleri nedeniyle bunu görmesi ve laik-demokratik rejimi dürüstçe savunması gereken birçok isim tarafından da destekleniyorlar.
Bu 9 Mart öykülerini okuyanların, birçok kişinin bu kez de farklı nedenlerle olayları saptırabileceğini, çarpıtabileceğini, yeni alavere dalaverelerin olabileceğini düşünmemesi mümkün mü?
20-30 yıl sonra da birilerinin çıkıp 2008 yılında “çok büyük yanlışlar yaptıklarını, gerçekte var olmayan bir şeyleri varmış gibi gösterdiklerini” anlatabileceğini düşünmemesi mümkün mü?
Bence değil. Onun için de artık duyduğum ve okuduğum pek az şeye inanabiliyorum ben!

