Bu başlığı “Ergenekon soruşturmasıyla ilgili son gözaltı olayları”nı kastederek attığımı düşünen birkaç kişi hemen bilgisayara koşmuşlar:
“Neden kapatma olayında bu benzetmeyi yapmadınız?”...
Nedenlerden biri “yüksek mahkemeler ve onların hakimleri/savcıları ile diğer mahkemeler arasındaki fark”, bunu yarın anlatacağım. Diğeri ise bu başlığın tamamen başka bir sebeple kullanılmış olması...
Bazı gazete ve gazeteciler Başsavcı Yalçınkaya’nın şeceresini araştırıyor, Fransız ihtilali sonrasının baskı ve kargaşa ortamındaki işgüzar komiserlerden, jurnalcilerden farksız bir tavırla
aile bağlantılarını ortaya döküyorlar.
Hangi aileden gelirse gelsin, hangi şart içinde olursa olsun
görevini yapan birine karşı neyi ispatlayacaklarsa?
ALLAH’TAN KORKMADAN...
Bir de tutturmuşlar “Milletin değerlerini hiçe sayanlar” diye... Söylediklerine ispat olarak neredeyse Türkiye’nin tüm hukukçularını, toplumun yarısından çoğunu Allah’tan bile korkmadan, utanmadan “dinsiz, imansız” ilan edecekler.
İnsanların bu sözlere inanmadan önce “Hangi değerler hiçe sayılıyor” diye sorması lazım. Ezan mı yasaklanıyor, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’an okumak, Hac’ca gitmek mi, dinî bayramlar mı, ne?
Türk insanının çoğunda değerler ortaktır ama tek değer olarak “kadının kafasını örtme”yi görenler hiç çekinmeden Türkiye’yi din ve laiklik ekseninde bir çatışmaya sürüklemek, insanları birbirine düşman etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Mesela Başbakan’ın Nisa Suresi 43. Ayet’ten (kendisi “fıkra” demiş ama) söz ederken “Bir fıkra var ya, ‘namaza yaklaşmayınız’ diye... Başını söylemiyor, sadece arasını cımbızlayıp alıyor” demesi ne ifade ediyor, anlayabildiniz mi?
Bu fıkra (!) ya göre acaba kim ayetin baş kısmını almayarak sadece “namaza yaklaşmayın” diyor, namaz da mı onun tekelinde? Tayyip Erdoğan niçin ayetlerin başını, sonunu keserek bunları birilerine mesaj olarak kullanıyor?
Kur’an onun siyasi mesajları için mi indirilmiştir, yaptığı en azından dinen günah değil mi?
Gelelim, meslektaşlarını hedef gösteren gazetecilere... Bunların bir kısmı Ergenekon soruşturmasındaki detayları ve yakın gelecekte olacakları çok iyi bilirken Fehmi Koru gibi bazıları da açıkça Cumhuriyet’le birlikte Hürriyet, Milliyet ve Vatan’ı da hedef gösterdiler.
KORU YÖNÜ ŞAŞIRMIŞ!
Fehmi Koru’ya göre kendisi gibi hükümetle ve Cumhurbaşkanı’yla kanka olan gazeteciler “demokrasi (!) mücadelesi” veriyor (ki asıl demokrasi mücadelesini ancak iktidarlarla el ense olmayan, “doğru haber, doğru eleştiri” görevini yapabilen gazeteciler verebilir), diğer gazeteler ise “ülkeyi sonu belli olmayan bir istikamete sürüklüyor”.
Oysa sonu belli olmayan istikamet “Cumhuriyet ve laik rejimi koruma yönü” değil, İran’a, Mısır’a, Suudi Arabistan’a bakan istikamettir. Fehmi Koru yönleri şaşırmış.
Onun da içinde olduğu birkaç kişi kimlerin tutuklanacağını (ya da tutuklanmasını istedikleri gazetecileri) gayet iyi bilir ve açıkça işaret ederken genelde basının Ergenekon soruşturması ile ilgili bilgisi yok...
Hatta ortada açılmış bir dava ve iddianame bile olmamasına rağmen medyaya “konuyu tartışma yasağı” getiriliyor.
Basının “haber alma ve verme, tartışma hakkı” kısıtlanırken birkaç gazeteci “en özel” haberleri alıyor, veriyor.
Ne iş ama?
Ali Bayramoğlu’nun 21 Mart Cuma günü yazdıkları ise “demokrat” olduğunu iddia edenlerin demokrasiden çook uzak düşebileceğinin bir başka kanıtı gibi...
Bayramoğlu, Radikal’de Gökhan Özgün’ün yazdıklarını “özün özünü mükemmel bir şekilde dillendirmiş” diyerek köşesine almış. Biz de alalım:
“Bu tuzağa düşmeyin. AKP’nin kapatılma davasını bir münazara mevzuu haline getirmeyin. Bunun ‘hukuki’ olduğunu söyleyenlerle tartışma programlarında aynı masaya oturarak olanı biteni meşrulaştırmayın (...) Tarafınızı seçin ve orada durun.”
Bu sözlerin “mükemmel” olarak değerlendirilmesi gerçekten çok acı değil mi? Demek ki bu anlayışa göre ben “hukuki” diyorsam, Ali Bayramoğlu “siyasi” diyorsa, iki farklı görüşte yazar aynı masaya oturup tartışmamalı...
“Taraf” olmalıyız. “Düşman” olmalıyız.
Aynı anlayışa göre hiçbir münazara yapılamaz. Aynı anlayışa göre Türkiye tarafından Ermeni olaylarını tartışmak üzere davet edilen Ermeni tarihçilerin “Bizim tezimizi kabul etmezseniz masaya oturmayız” demesi de haklı bir kaçma gerekçesidir.
Bu saatten ve buna benzer yazılardan sonra farklı görüşte olmamıza rağmen aynı masaya oturduğumuz veya dost saydığımız kişilerle düşman mı olacağız acaba?
Artık her şey beklenebilir.
İhtilal komiserleri gibi (2)
Haberin Devamı

