Anayasa hukukçusu olmayan bir avukatla görüşerek “Demokratik ülkelerin çoğunda Anayasa Mahkemesi yok” şeklindeki açıklamalardan söz ettiği yazısına karşılık yazdıklarıma cevap vermiş Nazlı Ilıcak.
Aslında 2 ayrı cevap yazmış, birisi Dubai’de gördüğü “karaçarşaflı kadınları yadırgadığı” ile ilgili yazısından da bahsettiğim için önce ona, sonra da Anayasa Mahkemesi’ne...
Başlık ise “Mengi hocasını değiştirsin”... Öncelikle hemen söyleyelim ki; elbette eğer Anayasa hukuku tartışılıyorsa, okuyucuyu doğru bilgilendirmek adına en azından iyi bir uzmana, deneyimli bir Anayasa hukukçusuna danışmak gerekir. Anayasa hukuku ile alakası olmayan bir avukata değil. Ben de bunu yapıyorum. Süheyl Batum ise bu konudaki derin bilgisine, deneyimine saygı duyulan, benim de takdir ettiğim bir uzmandır.
Dubai konusuna bakalım, Ilıcak diyor ki “26 Aralık tarihli makalemde Dubai’de insanların kıyafetleri yüzünden yadırganmadan bir arada yaşayabildiğini, farklı hayat tarzlarının birbirini rahatsız etmeden sürdürdüğünü yazdım.”
Örneğimiz Dubai!!
O zaman soralım; aynı yazısının sonunda “Şeyh Maktum’un vizyonu acaba ülkesini demokratik bir ülke yapmaya, halkının zihinsel inkişafını da sağlamaya yeter mi? Başarıyla güdülsem bile güdülen bir toplumun üyesi olmak istemezdim” dediği bir ülkedeki demokratik (!) ortamı, dünyada Müslüman çoğunluklu olmakla birlikte laikliği de içeren gerçek bir demokrasiyi uygulayan tek ülke olan Türkiye’ye örnek göstermesi bile eleştiriyi hak etmiyor mu?
Orada gördüğü çarşaflı, peçeli kadınları (üstelik peçelerinin altından yemek yerken fotoğraflarını çekecek ve yazısında vurgulayacak kadar) yadırgaması, onların “modernleşme rüzgarına kapılıp tesettürün kendilerine yakışan şeklini keşfedeceklerini” söylemesi, türbanın Meclis dahil her alanda serbest bırakılmasını savunduğu “demokrasi, insan hakları, özgürlük” anlayışıyla ters düşmüyor, eleştiriyi hak etmiyor mu?
Kendisi de “Dubai’de demokrasi yok ki” dediğine göre, çoğu baskı altında örtünen bu kadınları ve baskıya boyun eğenleri “zihinsel inkişafı olmayan” şeklinde tanımlayacağına Türkiye’deki baskılar arttığında acaba bugün “daha modern ve inkişaf etmiş” bulduğu Türk insanının da onlara (yalnız onlara değil, baskıcı din rejimiyle yönetilen tüm ülkelerin toplumlarına) benzeyebileceğini düşünmesi bu ihtimalin nasıl önlenebileceğine kafa yorması gerekmez mi?
Modadan söz etmiyoruz Nazlı Hanım!
Dubai’de ve benzer şartların olduğu ülkelerde (eğer tepeden inme, devrim şeklinde yapılmamışsa) toplumlar dinî ibadet ve uygulamaların devlet alanlarında serbest olmasının “özgürlük” olduğuna inandırılarak sonunda “demokrasinin hiç olmadığı, insanların güdüldüğü” rejim tarzına getiriliyorlar.
Türkiye’de isteyen herkes tarih boyunca istediği şekilde başını örtmüş, örtenle örtmeyen yan yana barış, huzur içinde yaşamıştır. Bu konuda örneğe, hele de Dubai örneğine hiç ihtiyaç yoktur. Bugünkü tartışma devlet alanlarına, okullara, üniversite ve kamu görevlerine dinî ve her türlü giyim tarzının, ibadet ve diğer dinî uygulamaların girmesi/girmemesi, bunun “gerçek demokrasiyi sağlayan laikliği zedeleyip zedelemeyeceği” tartışmasıdır, diğer alanlarda ve özel alanda zaten bir sorun yok (her ne kadar “varmış gibi” gösterecek tek tük örnekler arada bir çıkıyorsa da), onun için konuyu saptırmayalım.
Ayrıca, tekrarlayayım Nazlı Ilıcak bu “modernleşme, yakışan tesettür” konusunda da çok yanılıyor. Daha iki hafta önce İran’da (yönetimin “yarım tesettür olmaz, çarşaf” baskısı tekrar başladıktan sonra) çarşaflı kadınlar aynı yönde gösteriler yaptılar. Tam o günlerde Türkiye’de “türban” gösterileri sürerken...
Demek ki neymiş; onlar da çarşafın “Kur’an emri olduğuna” inanıyor, bunun için takıyor ve üstelik yalnızca türbanı “dindar olmak için” yeterli bulmuyorlarmış.
Yani konu moda, modernlik değil, Kur’an... Bilmem anlaşılabildi mi?
Egemenlik TBMM’nin mi?
Şu “Egemenlik çoğunluğundur, azınlık veya birey haklarına dokunmadıkça istediği yasayı çıkarır. Parlamentodaki azınlık istemiyor diye Vakıflar Yasası çıkmayacak, 301. madde değişmeyecek mi” sorusuna gelince...
Elbette yasaları parlamento yapar ama bu yasaların Anayasa’ya, özellikle de Anayasa’nın değişmez ilkelerine, Anayasa Mahkemesi kararlarına uyması şartıyla.
Daha 18. yüzyılda “Anayasacılık hareketi”nin ortaya çıkmasının asıl nedeni zaten parlamentoların çoğunluğu eline geçiren partiler tarafından baskıcı uygulamalara geçtiğinin görülmesidir. Meclislerin “biz milleti temsil ediyoruz, istediğimizi yaparız” demesinin önlenmesi, anayasaların çizdiği sınırların dışına çıkamamasının sağlanmasıdır.
Yani parlamento takdirini kullanır ama bu sınırlar içinde kalmak şartıyla... Yani “egemenlik milletindir” ama bu egemenlik “içinde yasama ile birlikte yargının ve tabii Anayasa Mahkemesi’nin de bulunduğu yetkili organlar eliyle” kullanılır.
Kısacası elbette birey hakları çok önemlidir, bununla birlikte hiçbir hukuk devletinde, hiçbir demokraside yasalar sadece birey veya sadece çoğunluk haklarına, isteğine göre şekillenmiyor, demokrasi kimse için “sınırsız özgürlük” rejimi değil. Türkiye Anayasası da “Egemenlik TBMM’nindir” demiyor.
Nazlı Hanım’a anlatmak için bu gidişle kesin hukuk diploması da alacağım gibi görünüyor.
Hoca olacaksa, doğru hoca olsun!
Haberin Devamı

