Aysel Gürel’i anlatabilmek zor...

18 Şubat 2008

Aysel’i iyi anlatmalıyım, o kesinlikle böyle yapmamı isterdi...Kızları Müjde ve Mehtap da dahil onu tanıyan herkes “Aysel” diye hitabederdi Aysel Gürel’e; “yaşsız”dı çünkü... Çok nadir insanda görülebilen bu özelliğe sahipti; yaşsız, herkesin yaşına inip çıkabilen, çocuklar için bile Aysel olabilen bir kadındı.Böyle üretken, canlı, cıvıl cıvıl bir gencin enerjisine, göz ve ruh pırıltısına sahip kısacası varlığıyla dünyaya renk katan insanlara ölümü yakıştıramıyorsunuz... Kendileri de yakıştıramazlar, sonsuza kadar yaşayacaklarmış gibi davranırlar ya, siz de öyle hissedersiniz.Aysel’in akciğer kanseri olduğunu bronşit nedeniyle hastaneye kaldırıldığını duyup, onu benim gibi çok seven kızım Nazlı’yla birlikte koştuğum gün, haftalar önce Müjde Ar’dan öğrenmiş, ikimiz birden oracıkta Müjde’yle beraber ağlamaya başlamıştık. Bu neşeli, tatlı, kimselere benzemeyen kadını kısa süre sonra kaybedeceğimizi bilmek kızı kadar bizi de dayanılması güç şekilde üzmüştü. Ölemezdi daha o, ölmemeliydi... Bir genç gibi ümitleri, dolu dolu planları, daha yazacak çok şarkıları, alacak çok ödülleri vardı. Ama işte hayat bu, kabul etmeseniz de, “Hiç mi ümit yok” diye son ana kadar bir küçücük ihtimal arasanız da herkesin “kaçınılmaz gün”ü geliyor.Müjde ve Mehtap onun hastalığını öğrenmesini istemiyor, bu nedenle kendisinden ve medyadan saklıyorlardı. Son haftalarında onu birçok kez gördüm, daha hastalık vücudunu tam olarak yıpratmaya başlamadan önce, bronşit olduğuna inandığı günlerde hastanede bile keyfi yerindeydi.Kırmızı gözlüğü, hiç ihmal etmediği kırmızı ruju ve mısır püskülü sarısı saçlarıyla dimdik ve keyifli duruyor, “iyileşince yapacağı planlar”dan söz ediyor, onu kızdıran kişileri her zamanki okkalı küfürleriyle çekiştiriyor, bizi kahkahalarla güldürüyordu. 27 Ekim 2006 tarihinde “Aysel Gürel Boğaziçi’nde tez oldu” başlıklı yazımda onu şöyle anlatmışım:“Nasıl bir espri yeteneği, nasıl bir dinamizm, nasıl ‘her dem genç bir ruh’tur o... Tanımadan önce ‘Çılgın Aysel’ imajının biraz da kasıtlı olarak, özellikle yaratıldığını düşünürdüm ama hayır, inanın bana o gerçek bir çılgın... Yaratıcı yeteneğe sahip tüm sanatçılarda olduğu gibi farklı... Yalnız... Eğlenceli... Özgür (...) Çoğu kez elbise niyetine giydiği şile bezi gecelikleri veya absürd kıyafetleriyle, dansı sırasında görseniz genç bir kız sanabilirdiniz onu... Öylesine hafif, tutkulu, uçarı bir görüntü...” Aysel Gürel böyleydi işte, onu ancak “farklı” sözcüğüyle anlatmak mümkündü, herkesten farklı ve özgür ruhlu...O özgür ruhtan bizi de nasiplendirdiği; yazdığı “Sen Ağlama”, “Firuze”, “Ne Kavgam Bitti, Ne Sevdam” ve daha olağanüstü güzellikte sayısız şarkıyı yaşamımıza kattığı için şanslıyız.“Sen Ağlama dayanamam, ağlama gözbebeğim sana kıyamam” dizelerini Sezen Aksu’nun sesinden dinleyip de unutabilen var mıdır? “Kıskanır rengini baharda yeşiller, sevda büyüsü gibisin sen Firuze” dizeleri unutulabilir mi?Ölmeden bir gün önce Nazlı’yla onu yattığı hastanede son kez ziyaret ettik. Artık her an kaybedebileceğimizi ben biliyordum ama Nazlı bilmiyor, geleceğe ait planlar yapan Aysel Gürel’in ölmesini kabullenemiyordu. Birlikte yanına girdik, gözlerini araladı, dikkatle baktı, artık konuşacak gücü yoktu ama yine de zorlukla dudaklarını ileri doğru uzatarak bize öpücük gönderdi.Pazar günü Her Açıdan’ın yapımcısı Zeynep Sevim, yönetmeni Yasemin Şehiraltı’nın da bulunduğu ekibimizle ondan söz ediyorduk. Bir saat sonra tam onu andığımız dakikalarda öldüğünü öğrendim.Aysel Gürel hep “devamlı çalışarak, üreterek ve iyi eserler bırakarak” gençlere iyi örnek olmak isterdi.Bunu başardığına hiç şüphe yok. Gençlerin onu şarkılarıyla sonsuza kadar yaşatacağına da...Sevgili Aysel huzur içinde uyusun, yeri cennet olsun!

Devamını Oku

Ekonomi harika, deprem parası yok!

17 Şubat 2008

Devamlı olarak “ekonominin ne kadar iyi olduğu” tekrarlanıyor ve hatta “televizyonlarda konuşanlara sorun bakalım gelirleri ne” diyerek gazeteciler, akademisyenler örnek gösteriliyor.Yani örnek tüm hayatını çalışarak geçirmiş, televizyonlarda konuşacak bilgi ve birikime sahip ve tabii uzman olarak da “rahat geçinebilecek gelir düzeyine sahip” insanlar... Hani ekonomiyi Meclis’teki milletvekillerinin, başbakanın, cumhurbaşkanının veya işinde yükselmiş işadamlarının cebine bakarak anlayabilirseniz yukardaki örneğe bakarak da anlayabilirsiniz.Öfke katsayısı bu kadar yüksek, şiddetin kol gezdiği bir ülkede “öfkenin hitabet sanatı olduğunu” söyleyenler o öfkeyle yanlışları arka arkaya sıralıyorlar.Ekonominin “ne kadar iyi” olduğunu ekonomistler yazıyor, onları okusunlar bari diyeceğim, benim örneğim ise bambaşka.10 Şubat Pazar günü bir haberde Kandilli Rasathanesi Müdürü Gülay Altay şöyle diyordu: “İstanbul büyük bir deprem riskiyle karşı karşıya. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz ama kaynak sorunumuz var. Kaynak bulmak kolay değil ve acilen bu çalışmanın yapılması lazım.” Geçinemeyen az gelirli veya işsiz vatandaşlardan mektup yağıyor: “Lütfen, ne iş olsa yaparız. Çok zor durumdayız.” Okullardan istek geliyor (sonuncusu Şanlıurfa’dan geldi): “Sandalyemiz, sıramız, sobamız yok. Öğrencilerimizin montu yok, donuyorlar, lütfen yardım...” Demek ki insanlara poşet, kömür vs. dağıtarak, kaynakları “sadaka ile susturmaya” harcayarak olmuyor.Israrla büyük deprem uyarıları yapılırken depreme kaynak ayırmayan, okullarında sobası bile olmayan bir ülkede “iyi ekonomiden söz edenlerin yüzü kızarmıyor mu” demez misiniz?*****Başbakan dürüstçe açıklasın, anlaşılmıyor! Kelime oyunları zevkli iştir, özellikle hatipler, demagoji ustaları için... Arka arkaya dizdiğiniz birkaç cümlede büyük kalabalıkları inandırabilirsiniz. Hele de o büyük kalabalıklara bir yandan “vergi veren vatandaşlardan topladıklarınızı” ödül olarak dağıtıyor, aslında ödüle, bedavacılığa alıştırmak yerine iş imkânı yaratmanız gerektiğini bile unutturuyorsanız. (Bu cümlelere dar gelirliler kızabilir ama Başbakan’ın sık sık örnek verdiği hiçbir ülkede böyle bir sistem görülmemiştir.)Örneğin Erdoğan çoğu zaman kendisini eleştiren tüm medyaya, bazen ise belli medya gruplarına çatıyor. Haydi bunlara ve hatta kişisel olarak anlaşılacak şekilde yaptığı hakaretlere bile alıştırdı diyelim.Ama dürüstlükten en uzak davranış (ki biz genellemeleri kendi içimizde de eleştirir, “kim yapıyorsa, ne yapıyorsa adını koy” deriz) görünmeyen, kelime aralarına gizlenmiş muhataplara konuşmak ve onları suçlamaktır.Tayyip Erdoğan bazı medya gruplarının veya birinin manşetlerini “çıkar kavgasını örtmek için bahane” olarak attığını söylüyor. Hangi grup ve hangi çıkar kavgası?Bunu sormak medyanın hakkıdır çünkü kimi ve hangi çıkarları kastettiği anlaşılmıyor, bunu hep yapıyor ve herkesi zan altında bırakıyor.Bir başbakan, hele de “ayrım yapmadığını”, “yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevdiğini” tekrarlayan bir başbakan bunu yapamaz.Onu üstü kapalı sözlerini açıklamaya davet ediyoruz. Ya da ediyorum... Aksi takdirde konuşmalarına inanmak iyice güçleşecek.*****Sevgililer Günü’nde gelen mektuplar Başlık ilginizi çekti değil mi? Sizi gidi magazin meraklıları sizii... Hayır efendim, bunlar ciddi mektuplar, çok sayıda geldikleri için yazmayı düşündüm. En detaylı olanı Seyit İyidoğan’dan geleni... Seyit Bey (ve diğerleri) diyorlar ki “Sevgililer Günü’nde iyice aklımıza düştü, biz de dindar erkekler için Anayasa’nın değiştirilmesini istiyoruz”...Mektup şöyle devam ediyor:“Lütfen biz erkeklerin bu taleplerini hiç olmazsa Nazlı Ilıcak ve Kezban Hatemi ile gündeme getirerek tartışmanızı ve onlardan bu haklı talebimize destek istemenizi rica ediyorum.Biz Müslüman erkekler de dinin gereği olarak 4 kadınla evlenmek istiyoruz. Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nda değişiklik yapılmasını istiyoruz. Ayrıca bu bir din emridir ve dinin yani şeriatın bir emrini inkar etmek hepsini inkar etmek anlamına gelmektedir. Sevgililer Günü’nde bu talebimizi size iletiyorum, umarım dindar Türk kadınları dinin bu emrine karşı gelmezler. Dört evlilik hakkımız, söke söke alırız. Tüm kadınlar duysunlar, gözleri aydın olsun. Elimizde pankartlarla yollarda bizleri yakında göreceklerdir. Onlar 30 sene mücadele ederek Anayasa’mızın değiştirilmesini sağladılar. Ayrıca Müslüman erkekler olarak onlara bu yaptıklarından dolayı minnet borçluyuz. Bir devlet büyüğümüz ‘Anayasa bir kere delinirse bir şey olmaz’ demişti. Elbette olmaz. Bu ilk talebimiz. Daha sonra miras paylaşımını gündeme getireceğiz. Sonra harem isteği gelecek (...)Allah korusun karşı çıkarlarsa Allah’ın emirlerine karşı gelmiş olacaklar. O zaman da yerleri cehennemdir. Buna da benim gönlüm razı olmaz...” İşte böyle... Daha önce de tek tük bu istek dile getiriliyordu ama son günlerde çok arttı. Sevgililer Günü’nde tavan yaptı. Herkese eşit uzaklıkta durduğunu söyleyen iktidar erkek vatandaşların ısrarlı taleplerini de göz önüne alır mı acaba?(Not: Bir de üniversite öğrencilerinden her gün gelenler var. Örneğin Esin Bilgili diyor ki; “Fakirlikten okuyamayan öğrenciler de çok fazla. Onların eğitim hakkı yok mu? Sayın Başbakan ben harcımı yatıramıyorum, bana da arka çıkın mümkünse!” Bu öğrenciler arasında hiç tanımadığım halde harcını benim yatırdıklarım oldu, onun için bu çağrılarının samimi olduğunu biliyorum. Üstelik onların “beyin göçü” yapacak maddi gücü de, okutacak zengin ahbapları da yok. Hükümet bu gençlere nasıl yardımcı olacağını söyleyebilir mi?Ayrıca üniversiteyi bitirdikten sonra torpilsiz nasıl iş bulacaklarını da... Mâlum gemi alamıyorlar, mısır, yumurta işi kuramıyorlar.)

Devamını Oku

Bir günah keçisi!

15 Şubat 2008

Dün AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’nın “Hedefimiz kamuda da yasağı kaldırmak” dediği için parti yönetimi tarafından Disiplin Kurulu’na sevk edildiği haberini VATAN’ın manşetinde görünce bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşündüm.Öyle ya Hüsnü Tuna’nın yaptığı yakın gelecekte zaten ortaya çıkacak bir niyeti biraz erkence açık etmek, “üniversite’de izin” için henüz TBMM’den kesin sonuç bile çıkmadan sabırsızlık göstermekti...İyi ama “türban kamuda olmaz” mesajı vermek için neden Hüsnü Tuna cezalandırılıyor?İmâlı mesaja ne gerek var? Topluma bir mesaj verilecekse Başbakan veya yardımcıları bunu “açık ve net” şekilde ve de en garantili, en inandırıcı ifadelerle, gerekiyorsa tekrar tekrar basına açıklar, halka duyururlar. Ama gelin görün ki bu yapılmadığı gibi Hüsnü Tuna AKP’den bu görüşü dile getiren tek kişi de değil.Onunla aynı sıralarda AKP Milletvekili Fatma Şahin “Adım adım ilerlemek gerekir” derken, AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman “Yasak her yerden kalkmalı, türbanlı belediye başkanı da olmalı” demişti.En sonunda da (ve en önemlisi) AKP Genel Başkan Yardımcısı, Başbakan Danışmanı, İstanbul Milletvekili Egemen Bağış Berlin’de UTED yemeğinde konuşurken “Türban Meclis’e de girmeli” dedi. Onunla da yetinmedi “Başörtüsü takma özgürlüğünü” klasik AKP söylemini kullanarak “mini etek özgürlüğü” ile karşılaştırdı. Başörtüsü takmayan herkes mini etekli yani... Veya mayolu, hatta çıplak. Bunu iyice beyinlere kazıyorlar.Egemen Bağış’a dönecek olursak, eh iktidar partisi türbanın Meclis’e de girmesini istiyorsa ve istediği her şeyi gerçekleştirecek gücü varsa o zaman devlet dairelerine de, her yere de girmelidir.Peki, birçok kişi aynı şeyi söylerken Hüsnü Tuna’yı tek başına Disiplin’e göndermek haksızlık değilse nedir?Egemen Bağış için de aynı uygulama yapılmıyorsa (üstelik Başbakana danışmanlık yapıyor, onun bilgisi dışında konuşması düşünülemez. Üstelik Genel Başkan Yardımcısı, konuşunca sözleri parti görüşü olarak değerlendirilir) buna “herkese eşit muamele” denebilir mi?Ya hepsine aynı uygulama olmalı veya Hüsnü Tuna vitrin olarak Disiplin Kurulu’na sevk edilmemeli... Güvence vermek istiyorlarsa yapılacak şey “kesin ve net” olarak sınırı belirtmektir. Ayrıca... Bu nasıl özgürlük anlayışıdır belli değil... Üniversitede izin verip mesleğini eline almış insanlara “çalışamazsın” diyerek yasak koymak veya “lisede aç, üniversitede örtün” derken üniversite için “biz özgürlükçüyüz, kılık kıyafete karışılamaz” demek nasıl bir tutarlılıktır?Sonuçta siz de yasağı gerekli görüyorsunuz işte!(Not: Açıklayayım da bilmeyenler yine kaleme sarılmasın; “günah keçisi”nin günahla, dinle ilgisi yoktur. Göstermelik olarak benzerleri arasından seçilen kişiler için kullanıla gelen bir deyimdir.)*****Zafer Üskül Her Açıdan’da!AKP ile MHP’nin Anayasa’da yaptıkları türbanla ilgili değişiklikler nedeniyle ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gerginlik sürüyor.Bu arada Boğaz Köprüsü, sokak ve alışveriş merkezi gibi topluma açık alanlarda namaz görüntüleri, bacağına kezzap atılan liseli kızlara ait haberler ve yapılan yüksek tansiyonlu konuşmalar da bu gerginliği giderek arttırmakta...Gözle görülür hale gelen ve şimdiden üniversiteli gençlerin şiddete varan tepkilerini içeren bu gerginlik nasıl durdurulacak? Bu ortam yakın gelecekte üniversitelere nasıl yansır? Bir mahalle baskısı artarak su yüzüne çıkarsa bunu önlemenin, yatıştırmanın yöntemi ne olur?Anayasa’da yapılan değişiklik “türban” dışındaki dinsel ve siyasi sembol/kıyafetleri önlemeye yeterli mi?Üniversiteden sonra aynı özgürlüğün lise ve devlet dairelerine sağlanmamasının nasıl bir açıklaması olacak? Türkiye’ye paralel olarak Batı’da ve İslâm ülkelerinde görülen gelişmeler nasıl yorumlanabilir?Avrupa’da Müslüman azınlıklara tepkiler neden artıyor?Bu hafta Her Açıdan’da bu sorulara ve hepimizin kafasındaki birçok soruya cevap arayacağımız programın konukları: TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı, AKP Mersin Milletvekili Prof. Dr. Zafer Üskül, Marmara ve Yeditepe Üniversiteleri Anayasa Hukuku öğretim üyesi Doç. Dr. Sultan Uzeltürk, karşılaştırmalı dinler uzmanı, uluslararası araştırmacı yazar Aytunç Altındal ve bu haftanın sanatçı ismi; ünlü baletimiz Tan Sağtürk olacaklar.Yine heyecanlı, dinamik ve kesinlikle bilgilendirici bir Her Açıdan olacak, hepinizi bekliyorum.

Devamını Oku

Tarihe geçecek sadakat!

14 Şubat 2008

Başbakan Erdoğan’ı “çok demokrat, çok özgürlükçü, pek değişimci, pek ilerici” bulan ve tezlerini cansiperane savunan birçok liberal isim şimdi yavaş yavaş gerçeği görmeye ve meselenin “özgürlük” olmadığını, “değişim”in ise hiç söz konusu olmadığını anlamaya başladılar mı acaba?Aralarında hâlâ kendine göre nedenlerle desteğini sürdürenler var. Hâlâ... Mehmet Altan’ı bile “Türkiye’de milyonlarca kişi günde 1 dolarla yaşıyor, türbandan acil sorunlar var” dediği için “kendisine göre hitabet sanatı olan öfke” ile karşılayan Başbakan’ı görmelerine rağmen farklı görüşleri baskıyla susturacak kadar demokrat olan anlayışa destek verenler var...Tarihe geçecek bir sadakat doğrusu... Ve mutlaka geçecektir, hiç şüphe yok.Dünyadaki gelişmelere, Avrupa ülkelerinde bile son günlerde yaşanan “türban-çarşaf ve şeriat” tartışmalarına baktığınızda Türkiye’deki gelişmelerin sadece Türkiye ile sınırlı olmadığını, genel bir hareketlilik ve dayatma tarzı “değişim” yaşandığını görüyorsunuz.Türkiye’de farklı görüş bildiren herkese (medyadan, sivil toplum kuruluşlarına, yargıdan üniversitelere kadar) gösterilen tahammülsüzlük, tartışmaya konuşmaya gerek görmeden yasalarda yapılan değişiklikler sizi ürkütürken gözünüz Arap Birliği üyesi 21 ülkenin imzaladığı; “Hükümetlerin ve din adamlarının eleştirildiği, İslâm’ın tartışıldığı TV programlarını kısıtlayan sözleşme” haberine takılıyor.Bizdeki aşırı tepkilerin, “hitabet sanatı (!) öfke”nin bir adım ötesi bu mu acaba?Biz de yakın gelecekte, bugün medeni bir ülke olarak rahatça yaptığımız tartışma ve eleştirileri yapamayacak olabilir miyiz? Başı açık kadınları şimdiden “çıplaklık”la özdeşleştiren, örtülü kadını “dindar, iffetli” olarak ayıran, örtüsüz olanlara “Nasıl giyiniyorlar biliyorsunuz” diyen, “rejim için bir sorun çıkabilir mi” endişesi taşıyanları neredeyse halk düşmanı, din düşmanı ilân eden ve bunu yurt içinde ve dışında haykıran bir anlayışla acaba nerelere varılır?Bu soruları şu anda milyonlarca insan soruyor, hem de her yerde...ASIL TEHDİT NE?Şimdi Mehmet Barlas’ın Her Açıdan’da gösterilen “İstanbul’un çeşitli semtlerinde çarşaflı ve cüppeli görüntüler”e karşı yazdığı “Mevsim yaz olsaydı Bodrum’da, Antalya’daki mayolu kadınları da gösterirlerdi, dengelenirdi” cümlesine ve “Acaba türbanlı kadınlar tehdit gibi görülmekten rahatsız olmuyorlar mı” sorusuna gelelim.Barlas’tan söz ediyorum ama aynı vurguları çok kişi yapıyor, o bunlardan yalnızca biri...Oysa burada konu “türbanlı kadınların tehdit olarak görülmesi, yaz-kış, mayo” filan değil. Din ve dindarlığın kendisi kesinlikle değil. Sorun, o semtlerde ve Türkiye’nin her köşesinde hızla Arap ülkelerine, din diktatörlüklerine benzer görüntü ve uygulamaların yayılması. Anketlerde sadece türban için verilen “kısa sürede 4 katına çıktı” sonucunun aslında çarşaf ve cüppe için de geçerli olması... Burada hemen hatırlatayım; ben eğer laik bir ülkede ‘Devlet alanlarında türbana izin veriliyorsa çarşafa da izin verilmeli. O da inanç gereği takılıyor’ demiştim, hâlâ aynı görüşteyim.Cumhurbaşkanı Gül’ün Sabancı Kültür Sitesi’nde yaptığı konuşmada söylediği “Üniversiteler tüm inançların serbestçe yaşandığı yerler olmalıdır” sözüne bakacak olursanız; çarşaf da, kipa da, sarık da serbest olmalıdır. Üniversitede mescit de, cem evi de, kilise de, sinagog da bulunmalıdır.Kısacası tehdit olarak görülen “türbanlı kadının kendisi” değildir, çeşitli yöntemlerle ikna edilerek veya baskıyla tesettüre sokulan kadınların, küçücük kızların, cüppeli-sarıklı erkeklerin ve paralel olarak her alanda dinle bağlantılı görüş ve uygulamaların hızla artmasıdır. Yaz-kış, o şehir, bu şehir, o semt, bu semt farketmez, bugün Mehmet Barlas Türkiye’yi bir uçtan öbür uca dolaşsa hemen tüm illerde İran, Suudi Arabistan benzeri görüntülerle karşılaşacaktır.Eğer konu yalnız kılık-kıyafet olsa yine de üzerinde durulmayabilirdi ama “özgürlük” ve “kadının örtünmesi” ile başlayıp sonunda tüm baskının kadınlar üzerinde yoğunlaştığı ve her alanda dinî kuralların geçerli olduğu ülke örneklerini yok farzedemeyiz. Özellikle kadınlar olarak!

Devamını Oku

Başı açıklıktan çıplaklığa...

13 Şubat 2008

Tartışma aslında “devlete ait alanlara bir dinî kıyafetle, sembolle girilmesi, dinî uygulamalara devlet kurumlarında, okullarında izin verilmesi/verilmemesi” tartışması...“Bu yapıldığında laiklik ilkesi zedelenir mi, zedelenmez mi” tartışması... Ama bakıyorsunuz usta siyasetçi ya da gazeteciler bunu “usta”lıklarına pek yakışır şekilde bambaşka bir yöne çekiyor ve düşman-laş-tı-rı-yor-lar...Meselâ bazı erkek yazarlar sanki “sokakta, alışverişte türban”dan söz ediliyormuş gibi tesettürlü kadınlara “Haddini bildirsenize şu laiklere/laikliğe, sorsanıza ‘sanane benim kıyafetimden’ diye” kışkırtması yapıyorlar.Veya Mehmet Barlas gibi “Başörtülü kadınların tehdit ve tehlike simgesi olarak sunulması acaba onları germiyor mu” benzeri bir soru soruyorlar.Barlas 12 Şubat Salı günü yazısının “Şaka” başlıklı bölümünde geçen Pazar Her Açıdan’da gösterdiğimiz Eminönü, Fatih, Üsküdar semtlerinde karaçarşaflı ve cüppeli vatandaşların görüntülerinden söz etmiş ama nedense ciddi bir hata yaparak çarşaf ve cüppe yerine “başörtülü kadınlar” demeyi tercih etmiş.İzlemeden, başkalarından duyarak yazıyor olamaz herhalde...Bu görüntülerin “program katılımcılarının tepkisine” neden olduğunu söylemiş (oysa sadece iki katılımcının tepkisi demeliydi, zira 5 katılımcı vardı), sonunda da şakayı “Bence buradaki yanlış mevsimden kaynaklanıyor. Program yazın yapılsaydı, Ruhat Mengi mutlaka mayolu kadın görüntülerini de ekrana getirir ve olayı dengelerdi. Türban krizi yanında selülit krizleri de konuşulurdu programda” diyerek bitirmiş. Öncelikle, selülit bağlantısı nereden aklına geldi bilinmez; “her mayolu kadın selülitlidir” diye bir genelleme mi var? Evet bazıları selülitlidir ama mayonun selüliti çağrıştırması enteresan...Gelelim çarşaf-mayo, yaz-kış meselesine...Her nedense “vatandaşlar arasında ayrım yapmadığını” sıkça tekrarlayan ve buna neden olarak “yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevdiğini” gösteren (Almanlara bile bunu söyledi ama onlar pek alışık olmadıkları için anlamamışlardır herhalde) Başbakan Erdoğan ve Bülent Arınç gibi Mehmet Barlas da başörtülü olmayan kadınlarla çıplaklığı özdeşleştirmeyi pek kolay başarmış.Başbakan sanki gazete eklerinde çıkan çıplak sanatçı veya sosyetik fotoğrafları “başı açık kadınları temsil ediyor”muş, başı açık olanın.... da açık olması gerekiyormuş gibi çarşafa karşı bunları dile getirmiş.Arınç üniversitede başı açık kız öğrenciler için “Ne kıyafetlerle geliyorlar biliyorsunuz” demişti.Mehmet Barlas’ın benzer bir karşılaştırma yapması bu açıdan ilginçtir... Onlar bunu yaptıklarında, kafa yormadan “söylenenleri kayda geçiren” bir takım kendini bilmezler başı açık kadınlara şimdiden saldırıya geçmeye ve bu özdeşleştirmeyi yapmaya başladılar. (Örnek istemesinler hemen alırlar örneği...)MASUM VE DERİNDEN!Ve özellikle siyasetçiler bu provokasyonları yaparken bir yandan da masum masum “Geçen dönem ne yaptık ki, herkese hizmet verdik. Başı açık da kardeşimiz, örtülü de... Ne gördünüz ayrımcılık adına... Laiklik toplumun tüm katmanlarına eşit mesafede olmaktır. Hem dünyanın hangi ülkesinde böyle katı laiklik var ki” gibi aldatıcı cümleleri arka arkaya sıralayıp toplumla da oynamasınlar.Nasıl bir ayrım yaptıkları, görebilen için aynı konuşmaların satır aralarında gizli.“Geçen dönem” niyetleri tamamen ortaya çıkmadı ama belki de bunun nedeni henüz ele geçmesi gereken kurumların tamamlanmamış olmasıydı. Zaten aldıkları oyların büyükçe bir kısmı, büyük sermayenin desteği de dahil bu “geçen dönem” yanılgısı ile ilgilidir.Toplumun tüm katmanlarına eşit mesafede durduklarını son olarak Almanya’da (öldürülen vatandaşlarımız için gitmişken yaptıkları seçim konuşması gibi kutuplaştırmalarla, suçlamalarla dolu konuşma) ve şimdi de Türkiye’de yaptıkları konuşmalardan mı anlamak lazım bilinmez. Türkiye’de “laikliği korumak için” konmuş kuralları sürekli olarak diğer ülkelerle karşılaştırmaları ise bir başka aldatmaca... Türkiye yeryüzünde laik-demokratik bir rejimi uygulayabilen tek İslâm ülkesi. Benzeri yok...Örnek gösterdikleri Batı ülkelerinde Müslüman ülkelerde görüldüğü gibi “mümkün olduğunca çok kadını örterek, çarşafa sokarak” yayılan bir din rejimi tehlikesi de yok.Bu örneği gösterirken neden hiç İslâm ülkesi örneği veremediklerini sormak gerekmez mi?Yarın devam edeceğim.

Devamını Oku

Beyza Bilgin diyor ki...

13 Şubat 2008

Bu ülkede bazıları çok fazla konuşuyor ve kendilerinden başka herkese çatarak, kendilerinden başka hiçkimseye yararı olmayacak şeyler söylüyorlar, bazıları ise konuşmaları gereken yerde nedense (!) susuyor ve hiç konuşmuyorlar.Mehmet Yılmaz Pazartesi günü köşesinde Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın “İslâm ve Giyim Kuşam” isimli kitabından söz ediyor ve şöyle diyordu: “Ülkemizde sayısını bilmediğimiz kadar çok sayıda İlahiyat Fakültesi var. Kimse de ortaya çıkıp ‘Hayır, siz yanlış tercüme ediyorsunuz, bu kelime şu anlama gelir, şu kelimenin o tarihteki manası buydu’ demiyor, ya da diyemiyor.İki olasılık geliyor aklıma: Ya İlahiyat Fakülteleri’nin konuyla ilgili bilim adamlarının bilgileri böyle bir konuyu tartışmaya yetmiyor. Ya da ince ile Beyaz’ın yazdıkları doğru, bunu kabul etmeye dilleri varmıyor.” Yazısını “Diyanet’te ya da İlahiyat Fakülteleri’nde bu sorulara bilimsel yanıt verecek kimse yok mu” sorusuyla bitirmişti. İşte benim sorduğum da aynen Mehmet Yılmaz’ın sorduğu soruydu. Bunu Diyanet İşleri Başkanı’na da sormuştum ama hepinizin bildiği gibi o “gelenek, prensip” gibi sözcükleri kullanıyor ve emir ifadesini, saçla başla ilgili tanımları kelime kelime açıklamaya yanaşmıyor.Oysa her ayet kolayca anlaşılırken bu ayet anlaşılamıyorsa, farklı yorumlar yapılıyorsa Yılmaz’ın dediği gibi dini bilimsel olarak inceleyenlerin net bir yorum yapılmasına hiç değilse yardımcı olmaları, en azından iddiayı “açıklayarak doğrulamaları” gerekir ki “Biz ayette böyle bir farz göremiyoruz” diyenler de görebilsin.Program izleyicilerinden gelen istek üzerine daha önce de arayarak davet ettiğim İlahiyat Profesörü Beyza Bilgin’i geçen hafta tekrar aradım. Din ve Kur’an konusundaki açıklamalarıyla tanınan önemli akademisyenlerden ve Türkiye’de din eğitimi dalında ilk profesör olan Bilgin önce yine televizyonda konuşmak istemediğini söyledi, ısrarım üzerine şu açıklamayı yaptı:“Ben konuştuğum zaman üniversitedeki arkadaşlarım bile yapılmaması gereken bir şey yapmışım gibi tutum içine giriyorlar. Oysa onlar da her şeyi biliyor ama konuşmaya çekiniyor. Bilen herkes susuyorsa ben de artık konuşmuyorum. Siz gazeteciler araştırdınız yazdınız, peki diğerleri neden susuyor?” Sanıyorum Beyza Bilgin’in bu konuşması Mehmet Yılmaz’ın aklına gelen olasılıkların cevabıdır.Kimse konuşmak istemiyor ve “bir sebebi” var! *** Ne kolaymış Türkiye’yi yönetmek; din konusuna girip toplumda düşman kutuplar yarattın mı, insanları “bunlar daha dindar-şunlar değil” diye bölüp gündemi sürekli aynı noktada ve gerilimde tuttun mu, bir de arada medyaya ve tüm kurumlara çaktın mı her şey unutuluyor.Ayrıca alkış alması da kolay bir konu; örneğin Almanya’ya gittiğinde bir başbakan olarak sağduyu ile, vatandaşları bölmeden, seçim gecesi yaptığı konuşmayı unutmadan “Şöyle şöyle meseleler var ama uzlaşarak, anlaşarak, rejim endişelerini gidererek milletçe çözeceğiz inşallah” diyeceğine “Binlerce öğrencimiz engellemeler yüzünden ülkeyi terk ediyorlar. Beyin göçü yaşanıyor. Biz o engelleri kaldıracağız” diyor ve salon ayakta. Çünkü konu yine türban, her türban ve o sanki birtakım düşmanlara karşı türbanlı öğrencileri koruyor... Kimse de kalkıp “kızlarınız okumak için ülkeyi terk etti de oğullarınız neden aynı yere gitti? Onlarında mı türbanı var” demiyor. Oysa bütün mesele üniversiteye kadar türbansız okumuş genç kızların birkaç yıl daha aynı şekilde devam edip etmemesiyle ilgili. Bunun dışında bir sorun yok. Herkes kendi alanında, yaşamın her alanında istediği gibi giyiniyor...Gel gör ki bir hava yarattılar; sanki memlekette “türbanla dolaşılmıyor, hiçbir yere gidilemiyor, laikler başörtüsünden nefret ediyor”... muş gibi.GOL ATMA SİYASETİBaşbakan Almanya’da ve her yerde bunu yapıp yine kutuplara bölünce kendi kutbundan bol alkışı (ve oyu) garantiliyor tabii... Din en verimli siyasi malzeme... Denendi ve görüldü. İşte bu nedenle Erdoğan ve AKP’nin attığı adımlardan, yaptığı değişiklerden endişe duyan geniş bir kesim var, çünkü samimi, güven veren, tüm toplumu kucaklayan bir başbakan yerine hep “karşı kaleye gol atmaya, puan kazanmaya” çalışan, hep kendi dediğini ne pahasına olursa olsun yapmak isteyen biri var.Buna bir de Milli Görüş kökeninden gelmesi ve daha önce ettiği laflar eklenince güven tümüyle yok oluyor ve her gelişmenin ardında doğal olarak bir başka neden aranıyor. O zaman meselâ İran Cumhurbaşkanı Danışmanı Hüccetülislam’ın Türkiye’deki türban gelişmeleri için ellerini ovuşturarak söylediği “İslâm’ın tüm dünyaya yayıldığına ve Müslümanlar arası birliğin güçlendiğine şahit oluyoruz” sözü daha rahatsız edici bir hal alıyor.Öyle böyle değil, bayağı rahatsız edici. Sanki tüm dünyada bir “cihat”ı çağrıştırır ve Türkiye’deki gelişmeleri de buna bağlar gibi!

Devamını Oku

İslâm hoşgörü dinidir efendim!

11 Şubat 2008

Pazar günü Her Açıdan’da Eminönü, Üsküdar, Fatih gibi semtlerden çarşaflı, cüppeli insan görüntüleri verdim. Tek tük değil, gruplar halinde...Aynı zamanda İran’da liseli kızlar “Türban yetmez, çarşaf isteriz” diye çarşafları içinde yürürken bizde de benzer şekilde çarşaflı kadınların türban gösterisi yaptıklarını söyledim. Ki bunu benim vurgulamam bir şeyi değiştirmez, her gün gazetelerde bu fotoğraflar yer alıyor zaten...Her Açıdan’da çarşaflı, cüppeli insanların görüntüsünü vermemin sebebi aslında liberal demokrat yazar ve akademisyenlerin “Türkiye farklıdır, asla İran’a, Suudi Arabistan’a, Malezya’ya benzemez” görüşünü tekrarlayıp durmalarıdır.Acaba gerçekten hiç benzeme ihtimali yok mudur; orada yapılan gösterilerin benzerleri burada yapılıyor, ülkeyi yönetenlerin uygulamaları Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın bile “toplumu başörtüsü ile böldüler, biz bu filmi daha önce görmüştük” tepkilerine neden oluyor... Konunun sadece tesettür olmadığı, Arap ülkelerinde yapılabilecek açıklama ve davranışlarla görülüyor... Bunlar gazetecilerin dikkatini çekecek ve tablonun tümüne uzaktan bakmasını gerektirecek gelişmelerdir.Yaptığım şey bu karşılaştırmayı görmeye çalışmak ve izleyiciyle, okurlarla paylaşmaktır. Kaldı ki bırakın bizlerin bunu yapmasını Amerika’dan İtalya’ya, Almanya’dan İngiltere’ye, İspanya ve Fransa’ya kadar birçok ülkenin gazeteleri bu karşılaştırmaları yapıyorlar, dün bizim gazeteler hepsinin yorumlarını verdi.Dünyanın en ünlü haber ajanslarından AFP de İstanbul’da çektiği 6 çarşaflı kadın fotoğrafını dünyaya “Türk kadınlar sokakta örtüleriyle yürüyor” haberiyle vermiş (Hürriyet, 11 Şubat 2008).Gelelim dün bana gönderilen 200 civarında elektronik mektubun büyük bir kısmında yansıtılan öfkeye...Benim dinimi inancımı sorgulayan mı istersiniz, “inanan insanları onların izni olmadan kameraya çektirdiğime” kızan mı, dindarlara zarar verdiğimi söyleyen mi, benim adıma Allah’tan af dileyen mi, Fethullah Gülen’in “Kur’an’da başörtüsü emri yok” diyenleri “kafir” diye suçladığı haberle aynı gün gelen tehdit mektuplarından söz ettiğim için “Onun adını bir daha ağzına alma” diyen mi...Okuyunca gerçekten de bu mektupları yazanların İslâm’ın hoşgörüsünden hiç nasiplenmediklerini düşünüyor insan... Önce söyleyeyim ki ben verdiği iki branş dersinden biri “din bilgisi” olan, Arapçayı Türkçe kadar iyi bilip Kur’an’ı her zaman Arapçasından okuyan, çocuklarına da dinî bilgileri çok küçük yaşta veren bir anne tarafından yetiştirildim.Kısacası bu derslere, dualara ihtiyacım yok, Allah’ın herkesin kalbinin içini okuduğuna ve kullarını “yerine getirdikleri ibadet kadar bununla, tüm yaşamlarıyla, yaptıkları iyilik ve kötülüklerle, kalplerinin temizlik ve dürüstlük ölçüsüyle değerlendireceğine” inanırım.Kendini onun yerine koyup başkalarının dini, inancı hakkında karar verenler düşünsünler ahireti, çok şükür benim bir endişem yok.Öte yanda şu “kafir fetvası” konusunda söylenecek şey de kimsenin Nur Suresi 31. ayeti reddetmediği, sadece “Kur’an emri” diye ısrar edilen başörtüsü için “emir varsa nerede” sorusunun sorulduğudur. (Ben de arkadan bu suçlamaların geleceğini bildiğim için yazılarıma ‘İnkar etmiyorum, soruyorum’ başlığını koymuştum.)Dindarların (az veya çok dindar fark etmez) hemen hepsi Kur’an’da anlatılanlar yerine Medeni Kanun’daki mal rejimi, miras, evlilik ve boşanma hukukunu tercih ederken, şahitlik, faiz ve daha birçok konuda ilgili ayetler dinlenmezken kadınların başörtüsünün Müslümanlığın olmazsa olmaz şartı gibi sunulması doğal olarak bu soruları beraberinde getirir. Eğer bu konuda eski Diyanet İşleri Başkanları dahil birçok din uzmanı “farz değildir” diyorsa o zaman kızıp öfkelenenler tartışmayı gazetecilere değil ilahiyatçılara yönlendirmelidir...Yarın devam ederiz.

Devamını Oku

Bizi kimse bölemez... miş !

9 Şubat 2008

Evet sevgili seyirciler imzalı türban savaşları tüm hızıyla sürüyor; “türbana evet”çiler bir haftada 3 bin 549 imza toplarken “hayır”cılar 4 günde 3 bin 128 imza topladılar.Ve lâkin kimse hayatından memnun değil. Üniversitede dinî kıyafetlere izin çıkmasını isteyen öğretim görevlilerinin başını çeken, bildiriyi hazırlayanlardan biri olan Doç. Dr. Şaban Çalış çok mutsuz ve hatta “Bu bir facia” diye haykırıyor “kadınlar istemiyor, erkek egemen bir tablo ortaya çıktı, bundan rahatsızım” diyor. Ee, türban zaten erkek sorunu (!) değil mi, hep erkekler ortada, bildiri hazırlayan da, Anayasa, yasa değiştiren de onlar, bunun getirisinden nemalanacak olan yine onlar, olacağı bu niye şaşırıyor belli değil.Şaban Çalış bir de “sadece başörtüsü değil, her türlü kılık kıyafetin serbest olmasıyla ilgili” demiş ki çok doğru, mesele budur. Onun için bu imzaları aynı zamanda çarşaf, burka, Taliban kıyafeti ve benzerlerinin özgürlüğü için de atıyorlar.Öte yanda “Laik üniversitede her kıyafetin serbest olması kabul edilemez” diyen öğretim görevlileri “İmza kampanyası internette tamamen kontrolsüz yapılıyor. Öğretim görevlisi olmayanlar da imza veriyor” diyorlar. Ayrıca bu görüşte olanların imzalarını yayınlayan siteye “hacker saldırıları” oluyormuş, buna rağmen 4 günde 3 bin 128 imza toplanmış. “Burada sanki rektörler karşı, öğretim üyeleri serbest bırakılmasından yana gibi bir görüntü yaratma isteği var, oysa durum hiç böyle değil. Üstelik karşı çıkanlar arasındaki kadın akademisyen sayısı diğerlerinden çok fazla” şeklinde mektuplar geliyor üniversitelerden.Bence aynı öğretim üyeleri üniversiteden sonra çalışma yaşamında “dinî kıyafet özgürlüğü” talepleri için ne düşündüklerini de bir kampanyayla açıklamalılar.Hatta lise ve ilköğretim okulları için de... Küçücük çocuklara cüppe giydiren, uzun tesettür kıyafeti içinde ilahiler okutup tören yaptıran öğretmen ve okullar şimdiden mevcut olduğuna göre o adımı da gecikmeden atmaları lazım değil mi?En komik haber ne biliyor musunuz; Cumhurbaşkanı Gül’ün “Bu milleti kimse bölemez” demesi. Kimse bölemezdi ama kendileri planla, programla başardılar işte!En ilginç olanını soracak olursanız... O da bence bugüne kadar hep üniversitede türbanın serbest bırakılmasını desteklemiş olan Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Şahin Alpay gibi sol liberal isimlerin “Türban meselesi siyasi malzeme haline getirildi” diyerek imza vermemesiydi.Çok şaşırtıcı gelişmeler oluyor, çok!*****Soruyu Ateş cevaplasın!Tek gündem konusu bu... Tüm haber ve konuşmalar “türban” etrafında dönüyor. Mecburiyetten biz de gündeme uymak zorunda kalıyoruz.Almanya Başbakanı Merkel’le konuşan Kevser isimli Türk kızı “türbanı nedeniyle Almanların kendisine önyargılı davrandıklarını” söylemiş.Bu herhalde Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan tesettürlü çok sayıda kadının şikayeti olmalı... Bir süre önce Diyanet İşleri eski Başkanı Süleyman Ateş kendisine gelen benzer bir okuyucu mektubuna;“Medeni ülkelerde kadının rahatsız edilme sorunu yoktur, başörtüsünü çıkarabilirsin” cevabını vermişti. Acaba Kevser bu şikayetini Ateş’e söylese bugün ona ne cevap verirdi?Aslında Süleyman Ateş, Mehmet Nuri Yılmaz ve Ali Bardakoğlu’nun aynı konuda neler söyleyeceğini çok kişi merak ediyor. Ben iki Başkan’a çağrı yaptım, ses çıkmadı. Üçünü davet etsek gelirler mi bilmem... Gelmezlerse neden gelmezler bari onu açıklasınlar. Öyle ya Başbakan bu konuların “ulema”ya sorulmasını istiyordu, ulema onlar değilse kim?Ve neden ulema hiç konuşmaz ve aydınlatmaz, ya da şifreli konuşur?4 EŞ VE İMAM NİKAHIBu arada Süleyman Ateş “Dul ve 2 çocuklu 33 yaşındaki bir kadının evli ve 5 çocuklu bir erkekle imam nikahı yaptığını ve bu beraberlikten bir çocuğu olmasından üzüntü duyduklarını” anlatan bir aileye verdiği cevaba tepki mektupları bana da gönderiliyor.Süleyman Hoca bu cevapta: “İslâm’da eşit davranmak şartıyla 4 eşe kadar izin olduğunu, bu kızcağızın korunması gerektiğini ve 2 şahitle Allah’ın huzurunda yapılan nikahın yeterli ve geçerli olduğunu” yazmış. Tepki gösteren okurlara ise kızmış.Ben duyunca inanamadım, bir yanlışlık olmalı değil mi? Değilse neler oluyor?

Devamını Oku