Devamlı olarak “ekonominin ne kadar iyi olduğu” tekrarlanıyor ve hatta “televizyonlarda konuşanlara sorun bakalım gelirleri ne” diyerek gazeteciler, akademisyenler örnek gösteriliyor.
Yani örnek tüm hayatını çalışarak geçirmiş, televizyonlarda konuşacak bilgi ve birikime sahip ve tabii uzman olarak da “rahat geçinebilecek gelir düzeyine sahip” insanlar... Hani ekonomiyi Meclis’teki milletvekillerinin, başbakanın, cumhurbaşkanının veya işinde yükselmiş işadamlarının cebine bakarak anlayabilirseniz yukardaki örneğe bakarak da anlayabilirsiniz.
Öfke katsayısı bu kadar yüksek, şiddetin kol gezdiği bir ülkede “öfkenin hitabet sanatı olduğunu” söyleyenler o öfkeyle yanlışları arka arkaya sıralıyorlar.
Ekonominin “ne kadar iyi” olduğunu ekonomistler yazıyor, onları okusunlar bari diyeceğim, benim örneğim ise bambaşka.
10 Şubat Pazar günü bir haberde Kandilli Rasathanesi Müdürü Gülay Altay şöyle diyordu:
“İstanbul büyük bir deprem riskiyle karşı karşıya. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz ama kaynak sorunumuz var. Kaynak bulmak kolay değil ve acilen bu çalışmanın yapılması lazım.” Geçinemeyen az gelirli veya işsiz vatandaşlardan mektup yağıyor: “Lütfen, ne iş olsa yaparız. Çok zor durumdayız.”
Okullardan istek geliyor (sonuncusu Şanlıurfa’dan geldi): “Sandalyemiz, sıramız, sobamız yok. Öğrencilerimizin montu yok, donuyorlar, lütfen yardım...”
Demek ki insanlara poşet, kömür vs. dağıtarak, kaynakları “sadaka ile susturmaya” harcayarak olmuyor.
Israrla büyük deprem uyarıları yapılırken depreme kaynak ayırmayan, okullarında sobası bile olmayan bir ülkede “iyi ekonomiden söz edenlerin yüzü kızarmıyor mu” demez misiniz?
Başbakan dürüstçe açıklasın, anlaşılmıyor!
Kelime oyunları zevkli iştir, özellikle hatipler, demagoji ustaları için... Arka arkaya dizdiğiniz birkaç cümlede büyük kalabalıkları inandırabilirsiniz. Hele de o büyük kalabalıklara bir yandan “vergi veren vatandaşlardan topladıklarınızı” ödül olarak dağıtıyor, aslında ödüle, bedavacılığa alıştırmak yerine iş imkânı yaratmanız gerektiğini bile unutturuyorsanız. (Bu cümlelere dar gelirliler kızabilir ama Başbakan’ın sık sık örnek verdiği hiçbir ülkede böyle bir sistem görülmemiştir.)
Örneğin Erdoğan çoğu zaman kendisini eleştiren tüm medyaya, bazen ise belli medya gruplarına çatıyor. Haydi bunlara ve hatta kişisel olarak anlaşılacak şekilde yaptığı hakaretlere bile alıştırdı diyelim.
Ama dürüstlükten en uzak davranış (ki biz genellemeleri kendi içimizde de eleştirir, “kim yapıyorsa, ne yapıyorsa adını koy” deriz) görünmeyen, kelime aralarına gizlenmiş muhataplara konuşmak ve onları suçlamaktır.
Tayyip Erdoğan bazı medya gruplarının veya birinin manşetlerini “çıkar kavgasını örtmek için bahane” olarak attığını söylüyor. Hangi grup ve hangi çıkar kavgası?
Bunu sormak medyanın hakkıdır çünkü kimi ve hangi çıkarları kastettiği anlaşılmıyor, bunu hep yapıyor ve herkesi zan altında bırakıyor.
Bir başbakan, hele de “ayrım yapmadığını”, “yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevdiğini” tekrarlayan bir başbakan bunu yapamaz.
Onu üstü kapalı sözlerini açıklamaya davet ediyoruz. Ya da ediyorum... Aksi takdirde konuşmalarına inanmak iyice güçleşecek.
Sevgililer Günü’nde gelen mektuplar
Başlık ilginizi çekti değil mi? Sizi gidi magazin meraklıları sizii... Hayır efendim, bunlar ciddi mektuplar, çok sayıda geldikleri için yazmayı düşündüm. En detaylı olanı Seyit İyidoğan’dan geleni... Seyit Bey (ve diğerleri) diyorlar ki “Sevgililer Günü’nde iyice aklımıza düştü, biz de dindar erkekler için Anayasa’nın değiştirilmesini istiyoruz”...
Mektup şöyle devam ediyor:
“Lütfen biz erkeklerin bu taleplerini hiç olmazsa Nazlı Ilıcak ve Kezban Hatemi ile gündeme getirerek tartışmanızı ve onlardan bu haklı talebimize destek istemenizi rica ediyorum.
Biz Müslüman erkekler de dinin gereği olarak 4 kadınla evlenmek istiyoruz. Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nda değişiklik yapılmasını istiyoruz. Ayrıca bu bir din emridir ve dinin yani şeriatın bir emrini inkar etmek hepsini inkar etmek anlamına gelmektedir. Sevgililer Günü’nde bu talebimizi size iletiyorum, umarım dindar Türk kadınları dinin bu emrine karşı gelmezler. Dört evlilik hakkımız, söke söke alırız. Tüm kadınlar duysunlar, gözleri aydın olsun. Elimizde pankartlarla yollarda bizleri yakında göreceklerdir. Onlar 30 sene mücadele ederek Anayasa’mızın değiştirilmesini sağladılar. Ayrıca Müslüman erkekler olarak onlara bu yaptıklarından dolayı minnet borçluyuz. Bir devlet büyüğümüz ‘Anayasa bir kere delinirse bir şey olmaz’ demişti. Elbette olmaz. Bu ilk talebimiz. Daha sonra miras paylaşımını gündeme getireceğiz. Sonra harem isteği gelecek (...)
Allah korusun karşı çıkarlarsa Allah’ın emirlerine karşı gelmiş olacaklar. O zaman da yerleri cehennemdir. Buna da benim gönlüm razı olmaz...”
İşte böyle... Daha önce de tek tük bu istek dile getiriliyordu ama son günlerde çok arttı. Sevgililer Günü’nde tavan yaptı. Herkese eşit uzaklıkta durduğunu söyleyen iktidar erkek vatandaşların ısrarlı taleplerini de göz önüne alır mı acaba?
(Not: Bir de üniversite öğrencilerinden her gün gelenler var. Örneğin Esin Bilgili diyor ki; “Fakirlikten okuyamayan öğrenciler de çok fazla. Onların eğitim hakkı yok mu? Sayın Başbakan ben harcımı yatıramıyorum, bana da arka çıkın mümkünse!” Bu öğrenciler arasında hiç tanımadığım halde harcını benim yatırdıklarım oldu, onun için bu çağrılarının samimi olduğunu biliyorum. Üstelik onların “beyin göçü” yapacak maddi gücü de, okutacak zengin ahbapları da yok. Hükümet bu gençlere nasıl yardımcı olacağını söyleyebilir mi?
Ayrıca üniversiteyi bitirdikten sonra torpilsiz nasıl iş bulacaklarını da... Mâlum gemi alamıyorlar, mısır, yumurta işi kuramıyorlar.)

