Pazar günü Her Açıdan’da Eminönü, Üsküdar, Fatih gibi semtlerden çarşaflı, cüppeli insan görüntüleri verdim. Tek tük değil, gruplar halinde...
Aynı zamanda İran’da liseli kızlar “Türban yetmez, çarşaf isteriz” diye çarşafları içinde yürürken bizde de benzer şekilde çarşaflı kadınların türban gösterisi yaptıklarını söyledim. Ki bunu benim vurgulamam bir şeyi değiştirmez, her gün gazetelerde bu fotoğraflar yer alıyor zaten...
Her Açıdan’da çarşaflı, cüppeli insanların görüntüsünü vermemin sebebi aslında liberal demokrat yazar ve akademisyenlerin “Türkiye farklıdır, asla İran’a, Suudi Arabistan’a, Malezya’ya benzemez” görüşünü tekrarlayıp durmalarıdır.
Acaba gerçekten hiç benzeme ihtimali yok mudur; orada yapılan gösterilerin benzerleri burada yapılıyor, ülkeyi yönetenlerin uygulamaları Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın bile “toplumu başörtüsü ile böldüler, biz bu filmi daha önce görmüştük” tepkilerine neden oluyor... Konunun sadece tesettür olmadığı, Arap ülkelerinde yapılabilecek açıklama ve davranışlarla görülüyor... Bunlar gazetecilerin dikkatini çekecek ve tablonun tümüne uzaktan bakmasını gerektirecek gelişmelerdir.
Yaptığım şey bu karşılaştırmayı görmeye çalışmak ve izleyiciyle, okurlarla paylaşmaktır. Kaldı ki bırakın bizlerin bunu yapmasını Amerika’dan İtalya’ya, Almanya’dan İngiltere’ye, İspanya ve Fransa’ya kadar birçok ülkenin gazeteleri bu karşılaştırmaları yapıyorlar, dün bizim gazeteler hepsinin yorumlarını verdi.
Dünyanın en ünlü haber ajanslarından AFP de İstanbul’da çektiği 6 çarşaflı kadın fotoğrafını dünyaya “Türk kadınlar sokakta örtüleriyle yürüyor” haberiyle vermiş (Hürriyet, 11 Şubat 2008).
Gelelim dün bana gönderilen 200 civarında elektronik mektubun büyük bir kısmında yansıtılan öfkeye...
Benim dinimi inancımı sorgulayan mı istersiniz, “inanan insanları onların izni olmadan kameraya çektirdiğime” kızan mı, dindarlara zarar verdiğimi söyleyen mi, benim adıma Allah’tan af dileyen mi, Fethullah Gülen’in “Kur’an’da başörtüsü emri yok” diyenleri “kafir” diye suçladığı haberle aynı gün gelen tehdit mektuplarından söz ettiğim için “Onun adını bir daha ağzına alma” diyen mi...
Okuyunca gerçekten de bu mektupları yazanların İslâm’ın hoşgörüsünden hiç nasiplenmediklerini düşünüyor insan... Önce söyleyeyim ki ben verdiği iki branş dersinden biri “din bilgisi” olan, Arapçayı Türkçe kadar iyi bilip Kur’an’ı her zaman Arapçasından okuyan, çocuklarına da dinî bilgileri çok küçük yaşta veren bir anne tarafından yetiştirildim.
Kısacası bu derslere, dualara ihtiyacım yok, Allah’ın herkesin kalbinin içini okuduğuna ve kullarını “yerine getirdikleri ibadet kadar bununla, tüm yaşamlarıyla, yaptıkları iyilik ve kötülüklerle, kalplerinin temizlik ve dürüstlük ölçüsüyle değerlendireceğine” inanırım.
Kendini onun yerine koyup başkalarının dini, inancı hakkında karar verenler düşünsünler ahireti, çok şükür benim bir endişem yok.
Öte yanda şu “kafir fetvası” konusunda söylenecek şey de kimsenin Nur Suresi 31. ayeti reddetmediği, sadece “Kur’an emri” diye ısrar edilen başörtüsü için “emir varsa nerede” sorusunun sorulduğudur. (Ben de arkadan bu suçlamaların geleceğini bildiğim için yazılarıma ‘İnkar etmiyorum, soruyorum’ başlığını koymuştum.)
Dindarların (az veya çok dindar fark etmez) hemen hepsi Kur’an’da anlatılanlar yerine Medeni Kanun’daki mal rejimi, miras, evlilik ve boşanma hukukunu tercih ederken, şahitlik, faiz ve daha birçok konuda ilgili ayetler dinlenmezken kadınların başörtüsünün Müslümanlığın olmazsa olmaz şartı gibi sunulması doğal olarak bu soruları beraberinde getirir.
Eğer bu konuda eski Diyanet İşleri Başkanları dahil birçok din uzmanı “farz değildir” diyorsa o zaman kızıp öfkelenenler tartışmayı gazetecilere değil ilahiyatçılara yönlendirmelidir...
Yarın devam ederiz.
İslâm hoşgörü dinidir efendim!
Haberin Devamı

