Günlerdir Kuzey Irak harekatı, şehitlerimiz, vicdani red gibi konuları yazıyorum ama sanki türbanla ilgili yazıyormuşum gibi mektupların çoğu hâlâ aynı cümlelerle geliyor. Aynı cümlelerle ve “yıldırma harekatı” şeklinde...
Sanki birileri “siz durmayın, o ne yazarsa yazsın aynı mektupları göndermeye devam edin” diyormuş gibi... (Bazılarında o “birileri”nin adı açıkça geçiyor.)
Hepsi erkeklerden ve hepsi de aslında tamamen “kadınlara ait bir konuyla, türban hakkı”yla ilgili... İyi de karşı cinse ait bir hakkı (daha önce kadınlarla ilgili, “aile içi şiddet, taciz, tecavüz” gibi hayati konularda hiç sesleri çıkmadığı halde) mesela demokratlık adına savunuyorlarsa aynı demokratlığı basın özgürlüğü için göstermeleri gerekmez mi? Hayır, gerekmiyor olmalı.
Örneğin biri “İran oluruz, Pakistan oluruz diye korkuluyorsa muhafazakârlar da bugün başörtüsü, yarın ezan, namaz yasaklanır, öbür gün ateistlik gelir” diyor.
Her şeyden önce bu anlayışa göre “türban takmayanların hepsi devlet alanlarında türbana karşı veya karşı olanlar ezana, namaza da karşı ya da bu bile değil ateist” gibi bir sonuç ortaya çıkıyor ki gerçekten buna görüş bile denemez, komik denebilir ancak...
Siyasi malzeme haline getirilmesine rağmen türban (iki alan dışında; eğitim ve kamu görevi) her yerde serbest.
Bugün, tesettür defilesi fotoğraflarında da gördüğümüz gibi birkaç yıl öncesinden tümüyle farklı bir türbanlı Türkiye tablosu yaratılmış durumda... Cumhurbaşkanı başta olmak üzere devletin önde gelen isimlerinin hepsinin eşleri (“yürütme”nin tamamı, “yasama”nın çoğu) artık her alanda türban takıyor. Onu da bırakalım, MHP’nin “türbanı siyasi olarak kullanmalarının önüne geçeceğiz, faydalanmaksa biz de faydalanacağız” diye açık açık söylemesinden sonra artık DTP de türbanın “siyasi simge” olarak kazandırdığı oydan yararlanma yolunda.
Sarı-kırmızı-yeşil türbanlıları hemen üniversitede devreye soktukları gibi Meclis’te de yan yana oturttular, bundan sonra türban oy getirecekse (ki fazlasıyla getirdiği görülmüştür) üç partiye getirecek, birine değil.
Böylece “farzdır, emirdir” denerek inandırılan kadınların (ama Süleyman Ateş, Mehmet Nuri Yılmaz, Ali Bardakoğlu gibi üç Diyanet İşleri Başkanı’nın da “emirdir” demediği, dediyse bile ertesi gün “gelenektir”le değiştirdiği) daha da hızla türbanlı sayısını arttıracağına artık şüphe yok. Türkiye’yi yönetenler bu “simge”yi; ister dinî, ister siyasi, sevdiler. Bu simgenin oy getirdiğini öğrendiler.
“BACIMIN ÖRTÜSÜ”
Bana gelen yıldırma mektuplarına dönelim; biri (veya birçoğu) yine benim gazeteci olarak anketlerle de ortaya çıkan, onunla ilgili Anayasa değişiklikleri yapılan bir konuyu elbette enine boyuna inceleyeceğimi unutmuş “Sen Müslüman mısın” diye soruyor.
Cevap yazsam “Sana ne benim dinimden, inancımdan din ölçme memuru musun” diye sormam gerekecek. Türban takmıyorsun ve “din diktatörlüğüne gidiş yolu hep tesettürlü kadın sayısının arttırılması ve bunun önce ‘emir’ sonra ‘özgürlük’ olduğuna inandırılmasından geçiyor. Yakında laik demokratik rejim hayal olabilir, bugün fark etmiyor göründüğünüz özgürlüğü arayabilirsiniz” diyorsun ya sana din biçme hakkı görüyor kendinde...
Erkeklerin bu konuda gösterdiği faaliyet, verdiği destek tamamen kendi çıkarlarıyla ilgili ama maalesef kadınlar bunu anlayamıyor, onların kendilerine destek verdiğini sanarak seviniyorlar. Bu erkeklerin bir çoğu da Mehmet Akif Ersoy’un dizelerinden esinlenerek (M. Akif de yalnızca onların şairi ya!!):
“Bacımın örtüsü batmakta rezilin gözüne” demeyi unutmuyor. Önce “kelimeyi” aynen iade ediyorum, sonra da Persepolis’in filminin yanında çizgi romanı da çıkmış, herkese okumayı öneriyorum.
Ben filmi görmemiştim, romanı dün akşam okudum ve Humeyni devrimini yaşamış, 10 yaşında zorla türban taktırılmış, küçük yaşta ailesi tarafından Avrupa’ya gönderilip geri dönmüş İranlı bir kadın çizer tarafından yazılarak uluslararası ödüller alan hikâyeden çok etkilendim. Özellikle din baskının insanları nasıl ikiyüzlü bir yaşama ittiğini, çocukların yaşadığı bunalımı anlatan bölümler son derece ilginç. Tesadüf bu ya orada da devrim muhafızları ve erkek memurlar kadınlara hep “bacım” diyorlarmış.
Siz kitabı okuyun, yarın yine konuşuruz.
Persepolis’i okumak lâzım!
Haberin Devamı

