Gözden kaçırılmayacak önemde bir haber vardı dün Milliyet’te: “AKP’nin talebiyle anayasa taslağı hazırlayan heyetin başkanı Prof. Dr. Özbudun ile AKP’liler yeni anayasayı New York’ta anlatacak.”
Devamında ise 3 Mart’ta New York’ta düzenlenen konferansın sponsorları arasında Columbia Üniversitesi’nin iki akademik kurumu ile “Gülen’e yakın olan Türk Kültür Merkezi” olduğundan söz ediliyor.
Önce ‘yanlış mı görüyorum acaba’ dedim kendi kendime. Bizim “henüz resmen açıklanmayan” ve Türkiye’deki hukukçuların, Meclis’in, sivil toplum kuruluşlarının görmediği anayasa taslağı onlardan bile önce buradan kalkıyor, böyle bir iletişim çağında ABD’lere kalabalık gruplarla taşınıyor (çok ağır olmalı) ve ABD’de birilerinin “huzurlarına” sunuluyor.
Ergun Özbudun bu konu kendisine sorulduğunda “Bu benim değil AKP’nin sorunu. Ben hazırladığımız taslağı Columbia’nın ricasıyla dünyanın önde gelen anayasa uzmanlarıyla tartışacağım” demiş ama bir anayasayı tartışmanın yolu bu ise “Neden önce kendi ülkenizin önde gelen ama AKP tarafından seçilmemiş anayasa uzmanlarıyla tartışmıyorsunuz” sorusunu da cevaplaması gerekmez mi?
Türkiye Barolar Birliği’nin, TOBB’un hazırladığı alternatif taslaklar gündeme bile getirilmeden “beğenmedik” denerek itiliyor, sivil toplum kuruluşları “Bizim önerilerimizi de hazırlık aşamasında dinleyin, neler yapıldığını biz de bilelim” demelerine rağmen dikkate bile alınmıyorlar ama ABD başka, onların ayağına gidilerek bilgi veriliyor.
Columbia Üniversitesi’nden konferansı düzenleyenlere bakalım: Demokrasi, Hoşgörü ve Din çalışmaları Merkezi ile Din-Kültür ve Kamu Yaşamı Enstitüsü...
Şimdi, bırakın laik bir ülkenin anayasa taslağının Din Çalışmaları Merkezi ile Din-Kültür Enstitüsü’nün isteğiyle/desteğiyle tartıştırılmasını, acaba herhangi bir ülkenin “kendi parlamentosuna iletilmemiş, kendi ülkesinde açıklanmamış” bir anayasa taslağını önce diğer ülkelere taşıdığı görülmüş müdür? Bu görülmemiş tercihin nedeni topluma açıklanmak zorunda değil midir?
Bundan sonraki adımları tahmin edelim; “Dünyanın en iyi anayasa uzmanları ABD’de dinledikleri bizim taslağı öve öve göklere çıkardılar” gibi bir haber gelebilir mesela... Belli görüşteki insanların destekleyip sponsor olduğu bir konferansın sonuçları Türkiye’ye “ABD’deki bilim çevresinin görüşü” olarak empoze edilebilir. Daha önce görülmemiş şey değil...
YAKIN TAKİP
Ve tabii Milliyet’in “Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen” dediği Türk Kültür Merkezi de var. Gerçi konferansı düzenleyen Direktör Yardımcısı Dr. Ahmet Kuru “Bu merkez New York’ta her görüşten Türklerin toplantıya katılımını sağlayacak. Öyle cemaatle sınırlı bir iş değil” demiş ama elbette “cemaat”ten kalabalık bir izleyici grubu olacaktır.
Kısacası Columbia’nın “Din İşleri” bölümleri gibi Gülen de anayasa hazırlığıyla nedense çok ilgili...
YÖK’le ilgili bir haber de şöyleydi dün: “YÖK Başkanı bir ebeyi YÖK’e özel kalem müdürü yaptı (...) Kendisine atadığı 4 danışmandan biri ‘Fethullah Gülen Harekatı’ adlı konferansta tebliğ sunan Doç. Dr. Talip Küçükcan...”
Son günlerde ABD’den Türkiye’ye “Dikkat edin, üniversitelerde türban serbest bırakıldıktan sonra türban takmış provokatörler ortaya çıkacaktır” şeklinde ilginç iddialarda bulunan ve yine son günlerde “Tesettür Kur’an’ın emri. Bunda şüphe yok, emir olmadığını söyleyenler Allah’a karşı gelmiş sayılır” benzeri açıklamalar yapan Fethullah Gülen’in adı nedense siyasi gelişmelerde çok daha sık geçer oldu.
AKP’ye seçim desteği vermesi onu siyasete de otomatik ortak mı yapıyor bilinmez ama bu yakın “takip”in dikkat çektiği kesin.
Devam edeceğim.
İçki de yasak... Ya sonra?
Ankara’nın tanınmış avukatlarından Şevket Çizmeli spor tesislerinde içki içilmesini yasaklayan genelgenin dinî baskı amaçlı yapıldığını ve insan özgürlüklerine önem veriyor görünen Hükümet’in bu özgürlükleri kesinlikle ihlâli anlamına geldiğini söylüyor.
“Şaraptan alınan ÖTV’yi taşınamaz oranlara çıkarıp zavallı üreticiyi bağlarını sökmeye zorlayan AKP, şimdi de içki içilen ve satılan yerlere karşı amansız bir savaşa girmiştir” diyen Çizmeli şöyle devam ediyor:
“İlk bakışta gençleri özendirmemek için masum bir önlem gibi görünen bu girişim uygulamaya girdiğinde, örneğin FB, GS kulüplerinin Kalamış, Kuruçeşme tesisleri, TED, ENKA, Ankara 19 Mayıs, Kavaklıdere Sporting Tenis Kulüplerinde veya Briç, Satranç, Atlı Spor Kulüpleri’nde de içki yasaklanabilecektir. Oysa şu anda hepsinin içki ruhsatı mevcuttur ve kazanılmış hakları söz konusudur.”
Tabii artık “kazanılmış hak” filan hak getire, Şevket Çizmeli bunu unutmuş olmalı. Bundan sonra hakkını arayan derdini Marko Paşa’ya anlatacak, bu ülkede devletlûmuz Başbakan’ımızın dediği olur, nokta son.
Ama biz yine de devam edelim, Çizmeli “bu lokallerde veya sosyal tesislerde 18 yaşın altında gençlerin bulunması hemen hemen imkansızdır, çoğunun lokali ve spor sahası ayrı yerdedir, aynı yerde olanlarda ise 18 yaş altındaki sporcuların bu lokallere girişi yasaktır” diyor ve “anlaşılan amaç bu derneklere üye yetişkinleri içkiden ve günahtan korumak” cümlesiyle bitiriyor.
Bütün gelişmeler topluca olduğu için artık hepsini birbirine bağlayanlara kimse itiraz edemez. Haydi orada “sporcuyu” koruyorsun, TV dizilerinde, filmlerde içki şişelerini buzlayıp, “şarap” kelimesini tuzlayarak kimi koruyorsun derler adama... Bugüne kadar gençler, eğer içki içiyorlarsa dizide, filmde gördükleri için mi içiyorlardı? Sigara içilen film sahnelerini de buzlayın bari... Sonra öpüşmeleri, el ele tutuşmayı, “göz zinası” sayılacağından bakışmayı buzlarsınız. Zaten biraz ötesinde gerek kalmaz, filmler de harem-selamlık olur. Spor kulüplerinden sonra sıra tüm restoranlara da gelir.
İnsanın içine fenalık geliyor... Belli bir yaşın üstündeki insanların, dünyanın parasını vererek üye olduğu kulüplerde gönlünce eğlenmesinden ne istiyorsunuz yahu?
Hani “özgürlükçü”ydünüz, demokrattınız, bu nasıl özgürlükçülük bir açıklasanız da öğrensek!

