İktidar ve “yardımcıları” pür heyecan olayın yalnızca “türban, din-inanç özgürlüğü” olduğunu anlatadursunlar ve “sadece bu kadar olmadığını, işin gerisinde laik-demokratik rejim tehlikesi olduğunu” söyleyenleri de yasakçı ilan ededursunlar, laik rejim konusunda tehlikenin uluslararası sinyalleri bile görülmeye başlandı.
Son George Bush-Abdullah Gül görüşmesinde Bush’un -her zaman Türkiye’nin rejiminden övgüyle söz edilirken “laik-demokratik” tanımı kullanılmasına rağmen- neden bu kez “laik” kelimesini atladığı dikkatleri çekmişti. Birçoğumuz bunu yazdık da...
Geçtiğimiz hafta içinde Hürriyet gazetesi bir ABD yetkilisinin yaptığı “AKP Hükümeti’nin ‘laik demokrasi’ ifadesinin Washington tarafından vurgulanmasından rahatsız olduğu açıklamasını” haber yapmıştı. Bu habere göre AKP Washington’a “Siz Avrupa ülkelerinden söz ederken sadece demokrasi ve demokratik sözcüklerini kullanıyorsunuz. Doğrusu budur. Türkiye de AB ile tam üyelik müzakeresi yapan bir ülke olduğuna göre neden ‘laik’ eklemesine gerek duyuyorsunuz” demiş ve bunun üzerine Türkiye’nin rejiminin tanımından “laik” kelimesi çıkarılmış.
Bu sıradan bir haber değildi, cevabının Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından verilmesi gereken bir soru niteliğindeydi ama onlardan hiç ses çıkmadı.
Konuyu bana hatırlatan ve sormamı isteyen izleyici ve okurlarım çıkınca ben de görevi üstlendim.
Soruyorum; AKP Washington’dan böyle bir istekte bulundu mu ve Türkiye’nin laik rejiminden rahatsızlık duymadığını, tanımın asla değişmeyeceğini söyleyebilir mi?
Önce “kul hakkı”nı düşünün!
Gazetelerde Zeytinburnu’ndaki patlamada annesini babasını kaybeden küçük çocuklara, yürek dağlayan gözyaşları döken gençlere, babası cezaevinde anasını da bu olayda yitiren güzel Ebru’cuğun ağlayışına bakıyorum.
Sonra Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın “Vatandaş ihbar etmedikçe önüne geçemeyiz” sözüne, Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın’ın “memurları ruhsatsız yeri kapatmamakla yüzde yüz suçlu olmasına rağmen” ileri sürdüğü mazeretlere, Vali Muammer Güler’in “Zaman zaman böyle patlamalar olabiliyor” açıklamalarına bakıyorum.
20 yıldır kontrol edilmeyen demiryolunda bir conta nedeniyle, Bolu Tüneli’nde “buzlanma” nedeniyle, yapı hatasıyla çöken binalar nedeniyle ölen onlarca insanımızı düşünüyorum.
Bu olaylardan sonra hâlâ mazeret ileri sürebilen ve derhal sorgulanmaları ve cezalandırılmaları gerekirken sanki olaylar kendileriyle ilgisizmiş gibi koltuklarında oturanları düşünüyorum. Ne demek “önüne geçemeyiz”, ne demek “zaman zaman böyle patlamalar olabiliyor”, hangi medeni ülkede bunlar görülmüş? Bu ülkeyi yönetenler işlerine geldiği konuda diğer ülkeleri örnek gösteriyorlar da insan hayatı söz konusu olduğu zaman neden diğer ülkelerdeki disipline, kusursuzluğa hiç bakma gereği duymuyorlar?
TCDD Genel Müdürü’nün, Zeytinburnu Belediye Başkanı’nın cezalandırılması için, diğerlerinin de sorumlu olduğunun açıklanması için daha kaç patlama, kaç bina çökmesi, kaç demiryolu cinayeti gerekiyor, söylesinler halka. İhmalden, ilgisizlikten ortaya çıkan her olay sonrasında onlarca kişinin hayatının faturasının neden yalnızca makinistlere çıkarıldığını açıklasınlar.
Yeter artık Türkiye’yi yönetenlerin dikkatleri türbana çekerek suçlarını, eksiklerini unutturdukları... Önce o yiten canların, hayatta yapayalnız bırakılan çocukların, evlatlarına ağlayan anaların “kul hakkı” nı düşünsünler. Bu olayların sorumluları hukukla cezalandırılmaz, korunurlarsa da kurtulmuş olmayacaklar. O kul hakkı peşlerini asla bırakmayacak!

