Dün “Başbakan neşeli, kadınlar değil” başlıklı yazımda yeni Anayasa taslağında ve Başbakan’ın konuşmasında kadınların “yaşlılar ve engelliler”le birlikte korunmaya muhtaç vatandaşlar olarak yer almasından ve sivil toplum kuruluşlarının bunlara gösterdiği tepkiden söz etmiştim. Bugün devam ediyoruz.Kazanılmış kadın hakları geriye mi döndürülecek, çalışan, yaşamın her alanında yer alan Türk kadını neden “korunmaya muhtaç” sayılıyor ve “eşitlik maddesi” kaldırılmak isteniyor soruları sürekli olarak gündemde... Bu arada tartışmaya yeni bir ilave yapıldı; Emine Erdoğan’ın AKP’li milletvekili eşlerine yaptığı konuşmada kadından söz ederken “çalışan kadın” vurgusunu hiç yapmaması. Aynen 2005 Mayıs’ında Suriye’de yapılan Uluslararası İşkadınları Forumu’nda yaptığı konuşmada olduğu (ve aynı toplantıdaki Türk işkadını ve kuruluş temsilcilerinin dikkatini çektiği) gibi kadının hep “eş ve anne” rollerinden söz etmesi...Emine Hanım “Ailede mutluluğun sırları” konulu konuşmasında kadından “İyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir eğitmen, iyi bir rehber olmak üretken bir kişiliği gerektirir. Üstün vasıflı kadın budur. Aile mutluluğunu sağlamak için kadının kendini daha donanımlı hale getirmesi gerekiyor” demiş. Eğitmen ve rehber ile de annenin çocuklarına karşı görevleri kastedildiğine göre demek ki ona göre kadının tek rolü aile içinde, eşle ve çocuklarla ilgili... Peki bu üretken ve donanımlı sıfatları çalışma yaşamında işe yaramaz mı?Türkiye Cumhuriyeti’nde kadın onlarca yıldır erkek gibi çalışma alanlarında yer almıyor mu? Yoksa artık alması beklenmiyor mu?Dediğim gibi; hepsi bir araya gelince kadınların Başbakan kadar keyifli olma imkânı ortadan kalkıyor. Cevaplanması gereken çok soru var!*****Katılmayın efendim!“Kültür festivali”ymiş, sevsinler onların kadınsız kültürünü... Suudi Arabistan Türkiye’yi Kültür Festivali’ne onur konuğu olarak davet etmiş ama “kadın dansçı istememiş”... Bunun üzerine Türkiye 100 erkekten oluşan kültür heyetiyle katılacak, Devlet Halk Dansları topluluğunda 40 erkek dansçı yer alacakmış.Ne münasebet derler bu saygısızlığa!.. Kim der; tabii ki Türk insanı... Bizim kültürümüzde kadın-erkek eşitliği vardır, kadının kültür-sanat faaliyetlerinde yer alması vardır ve kültür festivaline davet eden bunu gözönüne almak zorundadır.Merak ediyorum, bunlar herhalde erkek dansçıların bacağını görmesinler diye kadınları salona izleyici olarak da sokmuyorlardır.Her davet edildiğimiz festivale katılmak zorunda değiliz, Türkiye bu saygısız daveti geri çevirmek zorundadır... Bizi “kadınsız ve başka ülkelerin kadınlarını bile yok sayan bir daveti” hoş görüyor havasında göstermeye kimsenin HAKKI YOK!*****İtirazım var Sayın Mehmet Yılmaz! Hürriyet’teki yazılarını (ve daha öncekileri) hep zevkle okumuşumdur Mehmet Yılmaz’ın... İşlek zeka ve espri yeteneği etkiler beni, çok yönlü bakabilen ve net anlatabilen yazarlar etkiler, onun için (hepsiyle aynı görüşü paylaşmasam da) beğenirim yazılarını...Ama Cuma günkü “İyilik gördüğünde artmaz, kötülükte azalmaz” başlıklı yazısının yine başlıkla ilgili son paragrafına ciddi şekilde itirazım var. Kadınların eşleri veya evlilik için tercih ettikleri erkeklerle ilgili yazısı şöyle bitiyor:“Çünkü gerçek sevgi ‘iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde azalmayan’ sevgidir.Ben söylemedim Yahya Kemal öyle söylemiş!” Bir kadın yazar olarak kadınları (en azından erkeklerden) iyi tanımak ve onlar hakkındaki kesim yorum ve genellemelere karşı olmakla birlikte sık sık yapılan bu hataya her seferinde karşı çıkamıyorum ama buradaki hata hiç su götürmez.Yani Yahya Kemal’e ait olan hata... Bu ünlü yazarımız herhalde kötülüklere katlanan ve buna rağmen sevgi göstermeyi sürdüren bir kadına rastlamış olmalı ve erkek gözüyle bunu genellemeyi (ve benimsetmeyi) tercih etmiş olmalı... Ya da başka bir şeyi kastederek bunu yazmış olmalı... Yoksa erkekler iyi bilmelidir ki duygu ve düşünceleri sağlıklı bir kadının sevgisi “kötülük gördüğünde” ise kesinlikle artar.Aksini söyleyen erkeklere soralım bakalım; onların sevgisi kötülük gördüklerinde aynen yerinde duruyor mu?Aman Sayın Yılmaz dikkat, yanlış mesajlar vermeyelim.Eline böyle bir örnek de geçince yanındaki kadına her türlü saygısızlığı, kötülüğü yapıp “Yahya Kemal söylemiş, haydi beni sev” diyecek öyle çok erkek çıkar ki!
Perşembe günü Başbakan Erdoğan’ın gayet keyifli bir şekilde 60. Hükümetin Eylem Planı’nı açıkladığı basın toplantısı yayını biter bitmez telefonlar gelmeye başladı.Önce kadınlar aradı... “Başbakan eylem planını açıklarken ‘yaşlılar, engelliler ve kadınları destekleyeceğiz’ dedi. Acaba yeni Anayasa taslağında kadınların yaşlı ve engellilerle birlikte ‘korunmaya muhtaç vatandaşlar’ sınıfına alınmasına gösterdiği tepkiyi umursamadığını mı göstermek istiyor” sorusunu sordular. Hatta “Başbakan ‘aile kadınlarına destek’ten söz etti, evli olmayan kadınlar yok mu sayılıyor” diye soranlar oldu.Başbakan’ın danışmanı filan olmadığım için bu soruların cevabını bilmiyorum ama kadınların ısrarla “engelliler, yaşlılar, korunmaya muhtaçlar” kategorisinde sayıldığını görmemek mümkün değil.Sonra medyadan bazı arkadaşlar aradı ve Başbakan’ın “eylem planı” konuşmasında “İşleyen bir demokrasi, açık ve şeffaf bir toplum için mutlaka çok sesli bir medyaya ihtiyaç olduğunu ve kendisinin de tekelci medyaya karşı olduğunu” söylediğine değindiler.Genel olarak hepsini rahatsız eden nokta “tekelci medyaya karşı” olan bir iktidarın, mevcut durumda çok geniş bir “iktidar taraftarı, destekçisi medya” varken ATV ve SABAH’ın da iktidara çok yakın (ve Başbakan’ın damadının üst düzey yönetici olduğu) bir grup tarafından alınması idi.“Ortada geniş bir tekel durumu varken bundan rahatsızlık nasıl oluyor” diye soruyorlardı.Yine, Başbakan danışmanı olsam hemen sorar ve cevabını alırdım ama maalesef bu sorunun cevabını da sanırım ne ben, ne de soranlar öğrenebileceğiz.“Kadınlar” konusuna dönecek olursak: bir yanda Anayasa’dan kaldırılacağı açıklanan “kadın-erkek eşitliği” ile ilgili madde... Öte yanda kadınları “korunmaya muhtaç vatandaşlar” sınıfına sokacak madde... Ve medyada “çalışan kadın aldatır, eşini çalıştıran erkek günah işlemiş sayılır” sözlerine vaazda yer verdiği için görevden alınan imama “sosyolojik veriler var”, “yabancılar da bunu savunuyor” diyerek destek veren bazı yazarlar kadın kuruluşlarının yeterince tepkisini çekmiş bulunuyor. Ama hepsi bu kadarla bile bitmiyor ne yazık ki...Yarın devam ederiz.***** Şaklaban kültürü AKP’nin Aleviler için düzenlediği “Muharrem Orucu İftarı”nı organize eden AKP Milletvekili Reha Çamuroğlu iftara katılmak istemeyen Alevi kesimi için “Şaklabanlık etmesinler” demiş.Partisinin Genel Başkanı “konuşan kişilerin saygılı olması” konusunda sık sık açıklama yaptığına göre herhalde Reha Çamuroğlu’na da çok kızmıştır.Her ne kadar muhalefetten medyaya “beğenilmeyen konuşmalar yapan” herkes bu ülkede artık ağzının payını alıyorsa da koskoca bir cemaate “şaklaban” hakareti de kabul edilir şey değil...Bu nasıl demokrasi kültürüdür, anlayan beri gelsin!*****Bilmediklerinizi duyacaksınız! Bu hafta Her Açıdan’da “Türkiye’de etkili muhalefetin kaybolması, siyasetteki alternatifsizlik nasıl bir sonuç doğuracak” başlığı altında birçok soruya cevap arayacağız.Muhalefet yokluğu iktidar için de tehlikeli olabilir mi?Deniz Baykal’ın genel başkanlık ısrarının siyasete etkisi ne olacak?DP Tansu Çiller’i mi bekliyor?“Muhalefet yokluğunda kadınların verilmiş hakları geri mi alınıyor” bu sorulardan bazıları...Birinci bölümün konukları: Hüsamettin Cindoruk, Altan Öymen, Hülya Gülbahar ve bu haftanın sanatçı konuşmacısı Ali Poyrazoğlu olacak.Programın ikinci kısmında ise Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan “Alevilerin AKP’nin düzenlediği iftara katılması neden olay oldu” sorusunun cevabını verecek.Her Açıdan Pazar günü öğleyin 12.10’da STAR TV’de. Kaçırmak istemeyenlere duyurmuş olayım.
ABD’de 2007 Ekim’inde gösterilen, Türkiye’de ise bir haftadır gösterimi başlayan bir film “Yargısız İnfaz”... Başrollerinde Meryl Streep ve Reese Witherspoon gibi ünlü sanatçıların da bulunduğu film radikal dinci bombalı eylemlerle ilişkisi olduğu düşünülen kişilerin 11 Eylül saldırısından sonra ABD tarafından hangi yöntemlerle izlendiğini ve konuşturulduğunu anlatıyor.Bu arada “kurunun yanında yaş”ın da yandığını, suçsuz Müslümanların da terörist muamelesi görebileceğini... Akıl almaz işkence metotlarını... Kısacası “din adına”, cihat diyerek yapılan bombalı saldırıların sonuçta Müslümanlığa ve Müslümanlara zarar verdiğini gösteren Yargısız İnfaz’da yoksul ve genç kitlelerin bu eylemler için nasıl yönlendirildiğini, beyinlerinin nasıl düşmanlıkla yıkandığını da görüyorsunuz.Bir Kuzey Afrika ülkesinde geçen olayda CIA şefinin de öldürülmesi ABD’nin işe karışmasına neden oluyor... Filmden çıktığınızda etrafınıza bakıyor, huzuru içinize çekiyor ve kendi güzel ülkemizde de yaşanmış olmakla birlikte bu tür terör eylemlerinin (PKK terörü dışında) sıklıkla yer alacak ortamı bulamayışına seviniyorsunuz.Bunu kesinlikle hissediyorsunuz söyleyeyim... Son yıllarda dinin, inancın siyaset gündeminden, söyleminden düşürülmemesi, ülkenin geleceğini belirleyecek tüm alanlarda dinin bu yönde referans alındığı, kadrolaşmaların görüldüğü gelişmelerin olması, radikal dinci örgütlerin Türkiye’de yeniden faaliyete geçmesi aklınıza geldiğinde “Aman, benim vatanım için de böyle bir tehlike ortaya çıkar mı, burayı da karıştırırlar mı” diye endişe ediyor ama sonra bunu aklınızdan uzaklaştırıyorsunuz; “Hayır, Türk insanı sağduyuludur, demokrasi kültürü yerleşmiştir, asla böyle olmayız...” BEYAZ SARAY UNUTMUŞ!!Bizi rahatlatan ve her fırsatta tekrarlanan bir cümle bu... Ama Türkiye’de de uzun süredir din üzerinden yapılan bölücülük, içten içe kışkırtma ve kutuplaştırmalar, yargıdan üniversitelere, medyaya uzanan bir “kontrolün tek elde toplanma çabası”, Türkiye’yi diğer İslâm ülkelerinde görülen radikal akımlardan, din kavgalarından bugüne kadar uzak tutmuş olan laiklik ilkesinin öneminin göz ardı edilir ve tarifinin değiştirilmeye çalışılır olması, Cumhuriyet rejimine bağlı Alevi vatandaşların bile bölücü bir anlayışla son zamanlarda devlete karşı kışkırtıldığını görmek doğrusu fazla rahatlamanın da sakıncalı olabileceğini anlatıyor.Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin “Gezi analizi”nde Cumhurbaşkanı Gül’ün Bush’la görüşmesini anlatırken “Laiklik vurgusu kayboluyor” ara başlığıyla çok önemli bir noktaya dikkat çekmiş: “Geçmişte Beyaz Saray’dan Türkiye konusunda yapılan bu tür siyaset açıklamalarında Türkiye’nin ‘laik’ yönelişi de ‘demokrasi ve din’ unsurlarıyla birlikte telaffuz edilirdi. Bush Yönetimi’nin Türkiye’ye bakışında bu ilkeyi vurgulamayı artık terk ettiği söylenebilir. Bu durum ABD’nin, İslâmcı bir soyağacından gelen AKP iktidarındaki Türkiye’yi ‘Ilımlı İslâm modeli’ olarak gördüğü yolundaki tezleri kuşkusuz güçlendirecektir”... Tabii hemen “İslâm” kelimesini görerek “Ne var bunda, elbette İslâm ülkesini böyle görebilirler” diyenlere yine hatırlatmak gerekiyor, burada “dinin devlet yönetiminde, siyasette etkili olduğu, sonunda rejimin dönüşmesine neden olabilecek” bir modelden söz ediliyor, daha önce de Türkiye ile (bugün Ilımlı İslâm’dan şeriata geçmiş olan) Malezya’yı “Ilımlı İslâm ülkeleri” olarak birlikte anan Richard Holbrooke’un başlattığı modelden...Ilımlı İslâm’ın, radikale ve sonra şeriat yönetimine döndüğü ülke örneklerini 2007 yılında da gördük.Türkiye’yi şimdiden “Türk-İslâm Cumhuriyeti” olarak adlandıran çok sayıdaki Ortadoğu’lu yazarı unutmamak gerekiyor. İsminde “Cumhuriyet” olan İslamî rejimleri, baskı yönetimlerini de...Malûm, ABD işkenceyi bile hak gördüğü gibi her şeyi de pek güzel plânlıyor, ülkeleri yönlendiriyor. Kendi çıkarına göre tabii!
Bir tarafta Diyarbakır’daki bombalı saldırıda yaşamını yitiren gencecik öğrencinin gözlerinde yaş kalmamış anası, diğer tarafta DTP’li milletvekili Sabahat Tuncel’in katı ifadeli fotoğrafı...Bir milletvekili Tuncel, ama bu ülkenin masum insanlarını, yüzlerce öğrencisini hedefleyen terör saldırısı değil konusu, teröristlerin acımasızlığı değil üzüntüsü, tam aksine...Teröristlere karşı yapılan operasyonlara kızıyor o.“24 operasyon yapıldı, bu yapılan 25’inci ama sorunu çözmediğini, daha da derinleştirdiğini gördük.” Neyi gördük; “Onlar kardeşimiz, bu vatanın evlatları” dedikleri terör örgütünün bir kanlı saldırısını daha (artık bunun aksini AB’ye bile anlatamıyorlar) gördük, başka ne?Daha kimin yaptığının belli olmadığı anlarda hemen “derin provokasyon” dediler... PKK üstlenince hiç değilse utanarak susmaları gerekirdi ama durum hiç öyle olmadı, tam aksine... Siyasi örgüt ilan ettikleri PKK’ya arka çıkmayı ve mazlumu oynamayı sürdürdüler.Terörle, bombalarla korkutulan bir halkın desteğinin böylece alınması ve devlete meydan okunması mıdır amaç?.. “Kürt sorunu kriz haline geldi, acilen çözülmesi gerekiyor” dedikleri sorun nedir; tek cümleyle neden açıkça anlatmıyorlar?Teröristlerle birlik olduklarını gösterirlerse Kürtlerden de daha çok kabul göreceklerini mi sanıyorlar?Aslında artık Güneydoğu’da herkesin terör örgütünün Türk/Kürt demeden acımasızca öldürdüğünü, kendini onunla özdeşleştiren siyasetçilerin de suça ortak sayılacağını bilmesi, anlaması gerekiyor.Terör uzmanı Ercan Çitlioğlu DTP’nin Meclis’e girmesine ve temsil ettiğini söylediği insanların bir sorunu varsa bunlara demokratik çözüm imkanı bulmasına rağmen neden hâlâ teröre arka çıktığını “DTP halkı PKK ile korkutarak oy almayı umuyor, arkasında PKK olmadan gücünü koruyamaz” sözleriyle açıkladı.DTP bir yandan etnik ayırımcılığı körükleyerek (ki Baskın Oran’ın da görmüş olduğu gibi bunu açıkça ırkçı söylemlerle yapıyor), bir yandan PKK’nın Meclis’teki uzantısı görüntüsü yaratarak çok tehlikeli bir oyun oynuyor.İki gün önce Antalya’dan, emekli bir memurdan gelen mektup bu şehirde yaşayan Güneydoğu kökenli vatandaşlara karşı yoğun bir tepkinin ortaya çıkmaya başladığını anlatıyor. Kemal Eğilmez “Durum kötüleşiyor. ‘Antalya’yı terk edin, sizin yeriniz Kuzey Irak, dostlarımız orada, Barzani sizi bekliyor’ gibi tehlikeli sloganlar başladı” diyor.Bugüne kadar PKK terörünü de (DTP’nin bütün ayrıştırma çabalarına rağmen) Türk/Kürt birlikte yaşadık. Kimse birbirine düşmanlık gütmedi. Hiç görmediğimiz bir düşmanlık ortamının yaratılması PKK terörünü “Kürt sorunu” diye ortaya sürenlerin işine yarayacaktır, başka hiç kimsenin değil.Bu tuzağa düşmemeliyiz.*****Gül ABD’ye neden gitmiş? Dün yurtdışında yaşayan bir araştırmacı yazar arkadaşımla yaptığım telefon görüşmesinde bu nedenin bizim üzerinde konuştuklarımızdan çok farklı olduğunu öğrendim.Nasılsa birkaç ay içinde gerçek ortaya çıkacaktır ama ben genellikle “kolayca görünen/bilinenler dışında hep perde gerisinde, kuliste, görünmeyen başka hesapların döndüğüne” inandığım için bunun da doğru olabileceğini düşündüm.Amerika’nın Milli Güvenlik Komitesi’nde yapılan bazı konuşmalarda ABD ile İran’ın arasının düzelmekte olduğu, aslında İran’ın nükleer gücünü geliştirme programından 3 yıl önce vazgeçtiği, bunun üzerine ABD’nin de Ortadoğu’da bir yandan terörü, bir yandan savaşı bitirmek üzere İran’la anlaşma yapacağı konuşulmuş. 2008 Nisan’ında başlayıp Haziran sonunda bitecek bir süreç sonunda Filistin-İsrail sorunu da çözülecek, El Fetih ile İsrail arasında anlaşma sağlanacakmış.Cumhurbaşkanı Gül ise ABD ile İran arasında arabuluculuk yapması için görüşmeye davet edilmiş. Muhakkak ki Kuzey Irak, PKK terörünün bitirilmesi, Kıbrıs, AB gibi konular da konuşulmuştur ama Bush’un görüşmeden hemen sonra Ortadoğu’ya uçması acaba bunlarla mı ilgiliydi, yoksa İsrail, İran vb. ile mi onu zaman gösterecek.*****İmam görevden alınmış TCK Kadın Platformu’nun gönderdiği bilgi notunda “Çalışan kadın aldatır” diyen imamın görevden alındığı ve hakkında en azından işlem yapılmasının memnunluk verici olduğu belirtiliyor. (Eğer imama bir genel müdürlük görevi filân verilmezse tabii!)Ve KADER Başkanı Hülya Gülbahar da “TCK 122. madde gereğince ‘kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen kimse hakkında 6 aydan-1 yıla kadar hapis veya adli para cezası’ hükmü bu olayda geçerli olmalı” diyor. Tabii “Kamu görevlilerince yapılan ayırımcılık TCK’da ağırlaştırıcı neden olmalı... Cezası arttırılmalı, kesinlikle görevden alınmalı” notunu eklemeyi de unutmamış hukukçu kadınlarımız...Bu cezaların verilmesi Türkiye’nin gelecekte karşılaşacağı benzer cehalet tehlikeleri açısından son derece önemli... Aynen Taksim sapıklarına verilmesi gereken cezanın 57 YTL olamayacağı gibi...Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin de bu sapıklara ceza verilmesinin şikayete bağlı olduğunu, buna yeni bir bakış açısı getireceklerini söylemiş.Oysa “En az 4 yıl ceza verirdim” diyen hakimler oldu. “Toplu saldırı ve vücut dokunulmazlığını ihlâl” suçu olduğu için şikayet gerekmeden işlem yapılabileceğini anlatan hukukçular oldu.Bıraksınlar “yeni bakış açısını” da “medeni, adil ve evrensel” bakış açısıyla, kameralara arsız arsız gülerek toplu taciz yapanların hepsini cezalandırsınlar.Bu oyalamalar ve “gaz alma”lar artık yutulmuyor söylemiş olayım
Aydınlar toplumda ayırımcılık yapıyor, bütünleştireceklerine bölüyorlarsa, bu da yetmiyor ağızlarını bozuyorlarsa o toplumun da “aydın görevini yapabilenler ve yapamayanlar” ayırımını onlar arasında yapma hakkı elbette olacaktır.Her profesöre, her akademisyen veya yazara aydın demek doğru mudur, yoksa bu tanımı da ancak “hak edenler” için mi kullanmak gerekir, toplum bunu da tartışacaktır.Dün Prof. Oskay’ın VATAN’da çıkan röportajının ilk gününde verdiği örneklere, yaptığı ayırımlara değinmiştim, ikinci gün “seçkinler/köylüler, badem bıyıklılar/bıyıksızlar”dan başlayarak yaptığı geçersiz ayırımlar ilk günkünü de aratacak nitelikte...10 Kasım’da büyük önderine, “yoktan bir medeni ülke yaratan Ata’sına” ağlayan insanları bile “eşitlikten uzak adalet sistemi”nin ağlattığını iddia edebilen bu “sosyal bilimci” profesör sonra bir sempozyumda türbanlı dinleyicilerin diğer katılımcılar tarafından eleştirildiğini anlatıyor.Oysa sempozyumlara katılmış olanlar gayet iyi bilir, hiçbir sempozyumda kişisel eleştiri yapılmaz, hele de dinleyiciler asla rahatsız edilemez, genel olarak konu tartışılır. Ünsal Oskay bunun hangi sempozyum olduğunu söyleyebilir ve orada bulunan birkaç kişinin “dinleyicilerin eleştirildiği” iddiasını doğrulamasını sağlayabilir mi acaba? Bunu kendisinden istiyoruz.TOPLUMLA OYNAMAYIN!Sonra “AKP’li kadınların artık dantel külot aldığı” bilimsel (!) haberini vermiş. Bunu söylerken Türkiye’de her zaman dantelli külot ve gecelik satışının en fazla olduğu semtler arasında muhafazakâr semtlerin bulunup bulunmadığını (bu konuda çıkan gazete haberlerini) hiç araştırmış mı? Araştırmamışsa kafadan sallama örnekler bir bilim insanına yakışıyor mu?Konuşmasının sonlarına doğru “köyden ve varoştan gelen” insanlar için “Onlar da kendilerine benzeyenlere saygı gösterecekler, bize gösterirler mi? Uzun yıllar seçkinler kuşağından korkmuşlar” diyerek insanların birbirine saygı göstermesi ihtimalini de sıfırlayıp, olası saygısızlıklara güzel bir kılıf bulmuş.Veya, daha doğrusu böyle bir saygısızlık söz konusu bile değilken bir teşvik ya da kışkırtma yapmış...“Sen 60 yıl bu insanları dışlamışsın, korkutmuşsun, ana caddeden yürüme demişsin” sözlerinin hangi gerçekle ilgisi var?Madem ki herkes kendinden örnek veriyor, ben de vereyim... Hiç değilse gerçek bir örnek, araştır çıksın ortaya.Rahmetli babam Mehmet Ünaldı çok kısa bir ara dışında 25 yıl milletvekili ve senatör olarak halkına hizmet vermişti. Uzun yıllar Senato Başkanvekilliği de yaptığı için “Senato Başkanı” olarak kürsüye çıktığı zamanlar oldu.Adana’nın Karaisalı ilçesinin Emelcik köyünde doğmuş, annesiyle babasını çocuk yaşta kaybetmiş, buna rağmen kendi gayretiyle oradan devletin zirvesine çıkmıştı. Siyaset serüveninin başladığı yıllar ise 1954 ve sonrası idi. Bugün ismi hâlâ Adana’da büyük bir sevgi ve saygıyla anılıyor.Kim dışlamış babamı ve onun gibi küçük kazalardan, köylerden gelenleri peki? Haydi çıkıp açıklasınlar ve bu “itilmiş-kakılmışlar” muhabbetinin nereden geldiğini anlatsınlar.BEYGİR BOKU, YAKIŞMIŞ!Popülist söylemler, ilgi çekmek veya aykırı olmak için verilen örnekler bu topluma yarar sağlamıyor, tam aksine zarar veriyor.Prof. Oskay’ın halka atfederek söylediği “Senin rafine kültürünün içine benim beygirim sıçsın... Benim için estetik malzeme beygirimin boku...” gibi, bırakın bilim adamını sokaktaki konuşma adabına bile uymayan sözlerin bu topluma olumlu örnek sayılabileceğini kim söyleyebilir?Dün Hürriyet’te Yalçın Bayer’in köşesine Prof. Nur Vergin tarafından, bir sosyologun açıklamasına cevaben gönderilen yazıdaki saldırgan üslubun bir aydın tavrına yakışacağını kim iddia edebilir?Bayer de “Biz kendisinden bilimsel ve içeriksel bir cevap beklerken şahsiyat yapan ve ‘Çıksın karşıma onu imtihan edeyim’ diyen tavrının bilimsellikle ne kadar uyuştuğunu kamuoyunun takdirine bırakıyoruz” demiş zaten...Bu ülkede “aydın” sayılacak düzeydeki insanların da kendilerine bir ayna tutmasının zamanı geldi artık!
Geçen Pazar Her Açıdan’da Türkiye’de artık insanların birbirini anlamamasının, öfkeli ve sabırsız ruh halinin yayılmasının tartışmasını yaparken bu “genelleme” hastalığına da değindik.Meselâ çevresindeki tek bir konuşmadan veya örnekten yola çıkarak toplumu “bunlar ve onlar” diye bölen yazarlardan, akademisyen ve ünlü isimlerden söz ettik.“Dua okutmak istedim de çekindim”...“Benim arkadaşım Akmerkez’de türbanlı görmek istemiyordu. Laikler böyleydi”...“Eskiden laik elitler başörtülüleri hor görüyordu, şimdi durum değişebilir”...“Başörtülüler temizliğe gidebilirdi ama alışveriş yapmaları reva görülmezdi”...Nur Vergin’in bu cümlelerinden hiç ama hiçbiri genelleme yapma hakkı verecek bir “doğruluk” içermiyor. Aynen AKP ve ona yakın görüşteki insanları “Müslüman muhafazakâr” olarak ayırıp sanki Müslümanlık bir partinin tekeline girmiş, onun etiketi olmuş havası yaymaları, böylece “laik Müslüman muhafazakâr” olunamayacağı imajını yaymaları gibi... Laiklikle Müslümanlık veya muhafazakârlık yan yana gelemezmiş gibi...Şimdi Prof. Ünsal Oskay’ın da konuşmasının bazı noktalarında aynı hatayı tekrarladığını görüyoruz... Önce yukardaki cümlelere gösterilen tepkileri “elit klan baskısı” veya “geleneksel elit baskısı” olarak adlandırıyor. Oysa bu cümlelere elit veya değil, laik veya değil herkesin “gerçeğe uymaması” açısından karşı çıkması mümkündür.Her evinde dua okutulan, başörtülü insanların her zaman her ortamda rahatça bulunduğu (kamusal alan tartışması başka konu), alışveriş merkezlerini, Tarkan ve diğer popçular dahil konserleri doldurduğu, isterse ekranlarda göbek attığı bir ülkede bu ayırımlar yanlış ve haksızdır, kışkırtma-kutuplaştırma görevi görür.GARİP SINIFLAMALAR!Prof. Oskay da “Cumhuriyet seçkinleri” ayırımını yapmış. Sanki yepyeni ve çağdaş bir ülke yaratan Cumhuriyet onlarca yıl sadece seçkin bir tabakanın tekelindeydi. Onlar lacivert elbiselerini giyip klasik müzik konserlerine giderek halktan uzak yaşadılar ve Cumhuriyet’i sahiplendiler. Adeta bugün bir kesimin dini sahiplenmesi gibi... Laiklerle dindarların karşı gruplar şeklinde empoze edilmesi gibi...Peki geriye kalanlar ne olacak?Cumhuriyetçi olup “dünyanın tek laik-demokratik Müslüman ülkesi” olma şansını baştan beri takdir eden ama klasik müzik konserine gitmeyen, laci elbisesi olmayan milyonlar, İstanbul-Ankara dışında yaşayanlar kayıp mı oldular?Ya klasik müzik konserine, operaya, tiyatroya da halk müziği konserine de aynı heyecanla gidenler?Klasik müzik sevenlerin halkla yakın olması veya halk müziği sevenlerin elit, seçkin olması mümkün değil miydi? Halk müziği sevenler mevki, makam sahibi olamadılar mı?Nişantaşı Nur Vergin’in deyimiyle “kadın mecmuasına bakanlar”ın ve sözüm ona “seçkinlerin”, diğer semtler halkın mıdır?Bir kişi “Ben Erdoğan’ı tutmam, Derviş’i tutarım, o Batı kültüründen gelme” dedi diye herkes böyle mi düşünüyordu kabul edeceğiz?Asla bir aristokrat sınıfına sahip olmayan Türkiye’de kafadan bir aristokrasi mi yaratacağız ve varlığına inanacağız?O zaman Türkiye’de büyük sermayenin ve “elit”lerin çoğunun yıllardır Erdoğan’ı destekliyor olması nasıl açıklanacak?Bir başka genelleme de artık “dinci takımın da bir elit takımı” olduğunu söyledikten ve eliti de “Versace çorap kullanan, jipe binen, Nişantaşı’ndan alışveriş eden, Avrupa seyahatlerine çıkan” tarifine hapsettikten sonra “Elit dünyanın her yerinde haramzadedir” demesi...Diğer ülkelerde seçkin “görgüsüyle, bilgisiyle, aydın birikimiyle” takdir edilecek kişidir, bizde itilip kakılan, “cahil ama zengin” ve üstelik “haramzade” oluyor.Acaba “haramzade”nin de tanımı değişti ve biz mi duymadık?
İki gün önce Fox TV’de izlediğim Ahmet Çakar’la Şansa Bak programı yazmak isteyip yazamadığım bir konuda yeniden rahatsızlık hissetmeme neden oldu.Zevkle izlenen güzel bir program ve bu programda bol miktarda paraya ya da bir arabaya sahip olma imkanı buluyor yarışmacılar... Son derece özgün bir sunuşla programı yöneten Ahmet Çakar’ın inisiyatifi sonuçta önemli bir rol oynadığı için de bol bol ağlıyorlar. Özellikle çocuklarını ve eşlerini, sonra da borçlarını, düşük yaşam standartlarını anlatıp mutlaka ağlama noktasına gelmeyi bir şekilde başararak Çakar’ın özel yardımlarını alıyorlar.Birkaç kez izleyince “Eskiden bu toplumun fertleri daha gururluydu, son yıllarda bu da değişti. Kocaman insanlar çocuklarının, eşlerinin düşeceği durumu da umursamadan nasıl bağıra bağıra (bazıları öyle) ağlıyorlar” diye düşünüyorsunuz doğrusu... Herkesin borçları olabilir, herkes çok zor dönemler yaşayabilir (ki Türkiye’de milyonlarca insan bu durumda) ama para için herkesin önünde ağlanmaz.Birçok ülkede başkasının önünde ağlamak “bağışlanmaz bir hata, zayıflık işareti” olarak değerlendirilir. Ayrıca Türkiye’de çok daha fakir aileler, okula gidecek ayakkabısı olmayan ve tek çift ayakkabıyı kardeşleriyle paylaşan öğrenciler yaşıyor, ağlamayı düşünenlerin bu gerçeği de unutmaması lazım.Gelelim bu yazıya neden olan o akşamki yarışmacıya... ODTÜ mezunu olan, mastırını da Boğaziçi Üniversitesi’nde yapan yüksek mühendis genç adam işsizdi.Durumu en az “ağlayan işsiz ve borçlu kadın yarışmacı ve parasızlık nedeniyle eşi ile çocuğundan ayrı kalmak zorunda kalan baharat satıcısı” kadar üzücüydü... Hayatının en güzel yıllarını gece gündüz çalışarak geçiren, en iyi üniversitelerde parlak gelecek hayalleriyle okumuş ve sonunda kendini geçindirecek bir iş bile bulamayarak para için yarışmaya girmek zorunda kalmıştı.NAYLON ÇADIRLARDAOnun durumundaki yüzlerce genç üniversite mezunundan her gün “işsizim ve ne iş olursa yaparım” diyen mektuplar alıyoruz. Devlet kapısında bir iş bulabilmek için her yere müracaat eden, sınavlara giren ama kazansa bile işe alınmayanlar var aralarında... Bu gençler dışında İstanbul’un göbeğinde naylon çadırlarda yaşayan aileler, boş inşaatlara küçük çocuklarıyla sığınan kimsesiz kadınlar var. Öte yanda bakıyorsunuz belediyeler milletten toplanmış paraları parti propagandası ve “başkan” propagandaları için ailelerin yeni doğmuş bebeklerine “altın ve zıbın”, istedikleri ailelere istedikleri isim altında yardım, sınıf geçen öğrencilere bisiklet vs. için kullanıyorlar.Cumhurbaşkanı “Doğu ve Güneydoğu’ya yardım” diyor, bakıyorsunuz anında iktidara yakın dernek ve vakıflardan para yağıyor.Başbakan “kömür, odun dağıtılacak” emri veriyor anında valiler, kaymakamlar “kömür dağıtıcısı” kesiliyor ve yüzlerce ton kömür istenen kişilere veriliyor.Neye göre? Verilecek “en fukara, en ihtiyacı olan” aileler neye göre ve kimin kararıyla seçiliyor?Milletten toplanan trilyonlarca lira adeta padişah emriyle dağıtılır gibi nasıl dağıtılıyor belli değil.Şimdi TBMM’deki personel ancak “çocukları işe alınarak” emekli edilecekmiş.Keyfî uygulama başladı mı sonu gelmez tabii... Diğer tarafta sınav kazandığı halde işe alınmayanları bile soramazsınız.Parti propagandası için saçılan paralarla iş alanı yaratıp çalışarak kazanmaya alıştıracağına, toplumu sadaka kültürüne alıştırmanın nedenini soramadığınız gibi...Japonlar tam da bu durum için güzel bir söz bulmuşlar:“Balık vereceğine balık avlamayı öğret!”*****Tacizcileri cezalandırın! Taksim’deki taciz olayını protesto için kadınlar Taksim tramvay durağından başlayan bir yürüyüş yapmışlar.Bu kadar alenen ve utanmazca, üstelik Türkiye’nin adını kötüye çıkaran bir suçun “ceza şikayete bağlı” denerek cezasız bırakılmasının (komik 57 YTL ile) kabul edilemeyeceğini yazmıştım.Suçun cinsel taciz dışında “toplu saldırı ve vücut dokunulmazlığını ihlâl” olduğunu ve bunların cezasının şikayete bağlı olmadığını da KADER Başkanı Hülya Gülbahar açıklamıştı. Daha sonra “En az 4 yıl hapis cezası alırlar” diyen hakimler çıktı.Aynı suça yeltenen ve hatta tecavüzü bile suç saymayan diğer sapıklara örnek olması açısından bu cezanın mutlaka verilmesi gerekiyor.Bunu yapmak için Türkiye’nin bütün kadınlarının ayaklanmasını beklemesinler.Taksim sapıkları mutlaka cezalandırılmak zorundadır. Cezalandırmayan hakimler “suçu onaylıyor” göründüklerini unutmasınlar!
Orhan Pamuk’un Avrupa basınına soykırım masalını rakamlarla “Kimse söylemedi ben söyledim” diyerek anlatması gerçeği yansıtmıyordu ama aynı cümleyi ben gerçek anlamıyla kullanacağım.Televizyonlarda hiçbir ciddi programın ve tabii ciddi kaliteli tartışma programlarının da “iyi izlenmeyeceği” iddiası son yıllara kadar yaygındı, oysa artık bunun doğru olmadığı anlaşıldı. Maalesef istisnai bir iki televizyon sayfası dışında TV yazarlarının da çoğu kez -gözle görülür şekilde- tanıtmadığı ve aralarında benim hazırladığım Her Açıdan’ın da bulunduğu tartışma programları -ki izleyiciyi de düşünerek anlaşılır şekilde gündemin önemli olaylarını tartışabilenler tek elin parmaklarıyla sayılacak kadar az- giderek daha büyük bir ilgiyle izlenir oldu.Aydınların bile konuşmalarıyla kavram kargaşası yarattığı, gerçekte hiç varolmayan olayları varmış gibi göstererek kafaları daha da çok karıştırdığı bir ülkede toplumun “gerçeği arama, doğru bilgilenme” çabasının bunda önemli bir rolü olduğu yadsınamaz.Bu ortadayken televizyon yazarlarının büyük çoğunluğunun hâlâ yalnızca magazin sohbetlerinin ve sansasyonel olayların yer aldığı programları tanıtması, diğerlerine hiç mi hiç değinmemesi (başarısından söz etmesi demiyorum, en azından duyurması, haber vermesi beklenir) son derece üzücü tabii... Durum böyle olunca ben de “kimse söylemedi, ben söyledim” demek zorunda kalıyor ve hazırladığım programın konu ve konuklarını Cumartesi günleri okuyucuma duyuruyorum.Yaklaşık iki yıldır yayınlanmakta olan Her Açıdan bütün bu tanıtım eksikliğine rağmen ilk günden itibaren ilgiyle izlendi, geçen yıl bana “yılın en iyi kadın televizyon programcısı”, “en iyi kadın gazetecisi” gibi ödüller kazandırdı ve halen her hafta “tüm kanallarda günün en çok izlenen programları” arasında çoğu kez üst sıralarda yerini alıyor. Bir başka programda bugüne kadar denenmemiş kadar çok sayıdaki görüntü ve alt yazısıyla, dinamik tartışmaları, eksiksiz “haber takibi” ile zor bir program olmakla beraber bugüne kadar yaygın olan “dizi, magazin, sansasyon dışındaki programların fazla izlenmeyeceği” kanısını değiştirmiş olması inanın bütün zorluklara, uykusuz gecelere değiyor.MEĞER DOĞRUYMUŞElbette burada büyük başarı; o kanıyı değiştiren, hayatını ilgilendiren konuları doğru yansıtan programlar istediğini gösteren izleyiciye ait... Yıllarca bize “Lütfen yazın, artık birbirine benzer görüntülerle dolu programlardan bıktığımızı anlatın” diyen izleyici artık bunu kendisi anlatıyor.Üstelik program sonrası gelen mektuplarda öğrencinin de, emeklinin de 7’den 77’ye herkesin ilgisini görüyoruz. Bunun için bilinçli izleyici kesimine de ciddi bir teşekkür borçluyuz.Şimdi gelelim bu haftaki Her Açıdan’a... Pazar günü STAR’da 12.10’da başlayacak olan programda “Türkiye’de kutuplaşma ve şiddet neden hızla artıyor, neden iletişim bozukluğu içindeyiz ve birbirimizi anlayamıyoruz, aydınların ve ünlü isimlerin açıklamaları toplumu daha mı çok geriyor, ‘onlar ve biz’ ayırımından nasıl kurtulacağız, 2008’de PKK terörünün yanına bir de ‘toplum içi terör’ mü eklenecek” gibi sorulara cevap arayacağız.Konuklar; Ünlü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Yankı Yazgan, Şiddet ve Terör Uzmanı Ercan Çitlioğlu, Halkla İlişkiler ve İletişim Uzmanı Deniz Adanalı ile Modacı Cemil İpekçi olacak. Reha Muhtar da programa telefonla katılacak.Her zamanki gibi sizleri de bekliyorum.*****İmama cevap“Çalışan kadın aldatır” diyen imam için kadın/erkek çok kişiden öfkeli tepki mektupları geldi. Biri çok ilginçti, İsa Kosovalı isimli okurumuz şöyle diyor:“Bu yobaz düşünceye göre kadınların 9, erkeklerin de 1 nefsi varmış, bu mantıktan yola çıkarak türbanı erkeklere takmak gerekmez mi?”..